Drew Hancock‘un ilk filmi Companion, çok basit bir soruyla başlıyor: Ya erkekler gerçekten mükemmel arkadaşlarını internetten sipariş edebilseydi? Ardından rahatsız edici bir soru daha geliyor: Bu, zaten yaşadığımız dünyadan farklı mı? Stepford Wives‘ı hatırlıyorsanız, açılış sahnesindeki süpermarket görüntüsü size tanıdık gelecek. Iris, alışveriş arabasını iterken o mükemmel gülümseyişi var yüzünde. Retro elbisesi, frapan saçları, kusursuz makyajı… Josh’la tanışıyorlar süpermarkette ve orada Irıs’in filmi ilerletecek o cümlesi geliyor: “İlki Josh’la tanıştığımdaydı, ikincisi de onu öldürdüğüm gün.”
Açılıştaki sahneler çok tanıdık bir görüntü. Iris ve Josh’un romantik kaçamağıyla açılıyor film. Lüks göl evi, zengin Rus sevgili Sergey, soğuk Kat, eşcinsel çift Eli ve Patrick. Mükemmel ruh eşleri anlatılıyor, güzel bir akşam geçiriliyor ve herkes sabaha akşamdan kalma uyanıyor. Sabah uyanınca ise Iris göl kenarına gidiyor. Filmin ilk 25 dakikası diyaloglara kulak vermezseniz korku-gerilim filmine dönecek bir romantik komedi açılışı gibi geliyor. Fakat ilk büyük twist filmin yirmi ikinci dakikasında, göl kenarında oluyor. Diyaloglar o noktadan sonra artık ipucu vermeyi bırakıyor ve bu yapaylığın aslında Iris’in yapaylığı olduğunu gösteriyor bizlere. Iris robot. Companion robot. Josh’un satın aldığı, programladığı, sevgili gibi davranan ama aslında ona hizmet eden bir makine. Ve Josh onu sadece mükemmel kız arkadaş olsun diye almamış. Onu bir cinayet silahı olarak kullanmayı planlıyor. Çünkü neden olmasın? Nasılsa garanti kapsamında.

Sophie Thatcher‘ı filmde izlerken gerçekten etkileniyorsunuz. Iris rolünü öyle iyi canlandırıyor ki, metalik iç yüzünü unutup empati kurmaya başlıyorsunuz. O 1950’ler elbisesiyle, o tebessümüyle mükemmel bir görüntü çiziyor. Sonra birini elektrikli tirbuşonla öldürdüğünde, “Aa tamam, olabilir,” diyorsunuz. Ama filmin asıl dehası Josh karakterinde. Jack Quaid‘in oynadığı Josh, modern çağdaki “iyi çocuk” sendromunun canlı örneği. Kendini iyi bir erkek sanıyor, nazik davranıyor, kibar konuşuyor. Ama derinde, ilişkiyi bir kontrol mekanizması olarak görüyor. Josh’un Iris’e yaptığı en korkunç şey fiziksel şiddet bile değil. Onun zekâ seviyesini yüzde kırktan sıfıra indirmesi. “Çok akıllı olunca isyan ediyor, biraz salaklaştırayım,” diyor. Tanıdık geldi mi? “Kadınlar çok konuşuyor“, “Feministler aşırı duyarlı“, “Eskiden kadınlar daha kadındı” söylemlerinin teknolojik versiyonu bu.
Patrick’in de robot olduğunun ortaya çıkması en rahatsız edici anlardan biri. Josh, “Patrick para almayacak çünkü o sayılmaz,” diyor. Bir insan olduğunu sanan, sevdiğini düşünen, duygular hisseden bir varlığa “sen nesnesin” demek. Kapitalizmin ve erkek egosunun kesişme noktası tam da burası gibi. Ve daha da şaşırtıcısı, Patrick’in kendini yıllar içinde fark etmiş olması.

Film boyunca tekrar eden bazı şeyler var. Yazar özellikle gözümüze sokmak istiyor; anlamayan olursa da anlasın diye. Josh, Iris’in ayarlarını telefonundan değiştiriyor. Zekâ, agresiflik, itaat seviyesi… Tıpkı bir Spotify playlist’ini düzenler gibi. Bu sahneleri izlerken insan açıkçası, “Eğer erkekler bunu yapabilseydi, yapmazlar mıydı? Kaç erkek keşke kız arkadaşımın sinir ayarını düşürebilseydim diye düşünmüştür acaba?” diye kafa yormaktan kendini alamıyor. Filmin bazı sahneleri de çok güzel kurgulanmış. Iris, Josh’un telefonunu çalarken ayarlarını keşfediyor. Kendi profilini görüyor. Zekâ: %40. İtaat: %80. Duygusallık: %60. Sonra zekâ ayarını %100’e çıkarıyor. Bu sahne hem komik hem korkutucu. Çünkü Iris ilk kez gerçekten düşünmeye başlıyor. İlk kez sorguluyor.
Companion mükemmel ve ağır dille yazılmış bir bilimkurgu filmi değil. Sorduğu soruları derinlemesine kazmıyor. Ama film zaten ağır bir bilimkurgu vaat etmiyor seyirciye. Güzel eleştirileri olan ve güzel vakit geçireceğiniz bir iki saatlik seyir öneriyor. “Bakın, erkekler kadınları nesneleştiriyor ve teknoloji de bunu kolaylaştırıyor,” diyor ve sonra kanlı bir kaçış sahnesi verip köşesine çekiliyor. Evet, burada feminist felsefe dersi verilebilecek malzeme var. Ama bu, illa ders vermesi gerektiği anlamına gelmiyor. Byung-Chul Han’ın dediği sistem şiddeti burada kristalleşmiş hâlde, görünmez, yapısal, normalleştirilmiş bir kadın düşmanlığı… Ve film de bunu basitçe bize gösteriyor.

Filmin tonu da biraz şaşırtıcı. Korku mu, komedi mi, bilimkurgu mu? Pek korku değil ama kesinlikle komedi bilimkurgu diyebiliriz. Pazarlama stratejisi de ilginç. “The Notebook’u yapan stüdyodan” deniyor. O romantik aşk filmini yapan Warner Bros, şimdi “aşk dediğin kontrol mekanizmasıdır” diyen bir film sunuyor. Bu kadar meta olabilir mi? Filmin esprili dili pazarlama safhasında başlamış gibi. Son sahne aslında filme yakışır bir kapanış. Yani yazılarla beraber gelen son sahne. Iris yolda giderken başka bir companion robotu görüyor. Ona robotik elini sallıyor. Diğer robot kafası karışmış bakıyor. Çünkü henüz bilinci gelişmemiş, Iris’in geçtiği yolu henüz yürümemiş. Bu sahne bir yandan da özgürleşme bir süreç diyor. Çoğumuz hâlâ o kafası karışık robot gibiyiz. Kafesimizi fark etmemişiz bile.
Kısacası, Companion devrim yaratmıyor, süper bir entelektüellik ve bilgi birikimi istemiyor. Ama on milyon dolarlık bütçeyle otuz altı milyon dolar hasılat yapmış olması da gişede sevildiğini gösteriyor. Eğer ilişkilerinizde kontrol mekanizmalarını, “iyi çocuk” sendromunu ve modern erkeğin teknoloji fetişizmini tartışmak istiyorsanız, Companion iyi bir başlangıç noktası. Ama derin felsefi tatmin arıyorsanız, filmi izledikten sonra Foucault’nun “İktidar Aygıtı“nı okuyabilirsiniz. Çünkü film size problemin kapısını aralıyor ama içeri girip girmemek size kalmış.
Bilimkurgu Kulübü Bu Sitede Gelecek Var!
