Teknolojinin üretim araçlarını dönüştürmesi, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin, değer sistemlerinin ve ekonomik tahayyüllerin de yeniden tanımlanması anlamına geliyor. Sanayi Devrimi’nde dokuma tezgâhlarını kıran Ludistlerden bugünün yapay zekâ karşıtı kaygılarına kadar uzanan çizgi, teknolojik ilerlemenin her zaman bir tür toplumsal tedirginlik yarattığını gösteriyor. Fakat bu defa değişen yalnızca iş araçları değil, emeğin kendisi ve dolayısıyla insanın üretim içindeki anlamı.
Bugün artık teknolojik otomasyonun, beyaz yakalıların hatta yaratıcı emek gerektiren mesleklerin sahasına da hızla yayıldığına tanıklık ediyoruz. Yapay zekânın yazı yazabildiği, hukuki argümanları formüle edebildiği, tıbbi teşhis koyabildiği, finansal risk hesaplamaları yapabildiği bir gelecek, bünyesinde ciddi normatif sorunlar da barındırıyor: İnsan emeği neye dönüşüyor ve hangi değerleri kaybediyor?

Söz konusu dönüşüm, salt işlerin kaybı ya da verimliliğin artışıyla sınırlı bir mesele değil. Asıl mesele, emeğin tarih boyunca üstlendiği işlevin (kimlik, aidiyet, üretkenlik ve toplumsal statü) çözülmeye başlaması. İşsizliğin bollukla birleşmesi, kapitalist sistemin temel vaadi olan “çalışırsan kazanırsın” anlatısını da temelden sarsıyor. Eğer makineler bizim yerimize çalışıyorsa, o hâlde birey neyle var olacak? İşte burada devreye yeni bir kavramsal çerçeve giriyor: Post-emek toplumu. Kavram, emeğin merkezî olmaktan çıktığı, gelir dağılımının ve üretkenliğin teknolojik altyapılarla sağlandığı bir toplumsal yapıyı ifade ediyor. Modelde üretim araçlarına sahip olanla olmayan arasındaki fark, işçi ile işveren arasındaki geleneksel farktan çok daha derin. Çünkü mülkiyet yalnızca toprağın, fabrikanın değil; algoritmanın, veri setlerinin, bulut sistemlerinin ve robotik üretim hatlarının da mülkiyeti.
Böyle bir ortamda emek artık fiziksel bir karşılıktan ziyade algoritmik yönetim biçimlerine göre yönlendirilen veri tabanlı hareketlerle ölçülüyor. Burada sorun, işsizliğin artması kadar “çalışmanın ne olduğu” sorusunun da belirsizleşmesi. Evrensel vatandaşlık geliri ya da temel gelir modeli gibi çözümler, emeğin yeniden tanımlanmasına yönelik basit geçici öneriler. Ancak bunlar bile liberal birey anlayışının sınırlarında geziniyor: İnsan çalışmak zorunda kalmadığında yine de üretmek isteyecek mi? Ve bu üretim hangi değer sistemine göre yüceltilecek?

Daha radikal öneriler, örneğin tam otomasyona dayalı bir post-kıtlık toplumu fikri, üretim sınırlarının ortadan kalktığı, dolayısıyla mülkiyetin anlamını yitirdiği bir dünya hayal ediyor. “Tam otomatik lüks komünizm” gibi kavramlar da üretim araçlarının kolektif mülkiyeti altında, insanların yalnızca yaratıcı ve estetik etkinliklere yöneldiği bir yaşam biçimini betimliyor. Bu modelin karşısında ise üretim araçlarının tekelleşmesiyle oluşabilecek teknofeodalizm tehdidi yükseliyor. Yani teknolojik sistemleri kontrol eden şirketlerin, üretimden gelen kazancı bireylerle değil de yalnızca kendi sermaye çevreleriyle paylaştığı bir manzara.
Bu noktada mesele siyasal bir boyut da kazanıyor. Yeni teknolojik düzen, ulus-devletin vatandaşına iş, istihdam ve sosyal güvenlik sağlama kapasitesini aşındırıyor. Dijital üretim, sınır aşırı yapılara dayandığı için ulusal politika araçları da yetersiz kalıyor. Siyaset, bu yeni üretim biçimlerine müdahale edemiyor; bunun yerine işsizliği “küreselleşme” ya da “göç” gibi dışsal nedenlerle açıklıyor, böylece meseleyi teknopolitik olmaktan çıkarıp kimlik politikasına indirgiyor.

Oysa gereken şey, yeni bir toplumsal sözleşmenin tartışmaya açılması. Bu sözleşme boş zamanı, üretkenliği, gelir dağılımını, mülkiyeti ve teknolojik altyapılara erişimi de kapsamalı. Tabii bu noktada düşünce sistemleri de kendini yeniden sorgulamalı. Çünkü neoliberal bireycilik ve piyasa merkezli değer ölçütleriyle post-emek toplumunun ihtiyaçlarını anlamak imkânsız. Emeğin artık merkezî bir kategori olmaktan çıkmaya başladığı günümüzde, insanın değeri hangi ölçütlerle belirlenecek? İşte hayati mesele bu.
Yeni teknolojik düzende hayatta kalmak yalnızca “yeniliklere ayak uydurmakla” ilgili değil, daha çok kolektif hayal gücünü yeniden inşa etmekle ilgili. İnsan merkezli bir teknoloji etiği, anlam üretiminden adalete, eşitlikten ortak yaşama kadar birçok unsura zemin hazırlamalı. Zira “robotlar işimizi elimizden alacak mı?” diye sormak bile gereksiz artık. Böyle olacağını hepimiz biliyoruz. Asıl ve üzerinde durulması gereken yeni soru şu: “Robotlar hayatımızdan neyi eksiltecek ya da bize hangi alternatifleri sunacak?“
Bilimkurgu Kulübü Bu Sitede Gelecek Var!
