Norveç metal sahnesinin en sıra dışı gruplarından Arcturus, 1990’ların başında Mortem’in bir kolu olarak Hellhammer (Jan Axel Blomberg), Marius Vold ve Sverd (Steinar Sverd Johnsen) tarafından kuruldu. O dönem Norveç’te ikinci dalga black metal akımı yükseliyor, Mayhem, Darkthrone ve Emperor gibi gruplar karanlık, çiğ ve saf bir müzikal estetikle dünya çapında ilgi uyandırıyordu. İşte Arcturus’un kökleri de bu ortamda filizlendi. Ancak adını Sirius ve Canopus‘tan sonra göğün en parlak üçüncü yıldızı Arcturus’tan alan grup, yıllar içinde geleneksel black metalin sınırlarını zorlayarak türün en deneysel ve avangart temsilcilerinden biri hâline geldi.
1991’de yayımlanan ilk çalışmaları “My Angel”, Sverd’in Mortem’de başlattığı death metal anlayışı ile Arcturus’un ilerleyen yıllarda iyice şekillenecek olan senfonik black metal kimliği arasında bir geçiş noktası gibiydi ve daha çok death-doom metal estetiği taşıyordu. Basit bir çalışma olsa da grubun sonraki yıllarda imzasına dönüşecek o tiyatral, atmosferik ve kozmik dokuların ilk izlerini yansıtması bakımından dikkate değerdi. Öte yandan, 1992’de grubun kurucu vokalisti Marius Vold’un ayrılışı Arcturus için bir dönüm noktası oldu. Zira Mortem’den devralınan death metal dönemi kapanıyor, grup yeni bir kimlik arayışına giriyordu.

1994’te çıkan “Constellation” ile grubun farklı bir yöne doğru ilerleyeceği kesinleşti. Klavye kullanımının ön planda olduğu EP, atmosferik ve melodik derinliğiyle dikkat çekiyordu. Çalışmada, daha sonra Norveç müzik sahnesinde farklı projelerde adlarını sıkça duyuracak pek çok önemli isim bir araya geldi. Vokalde Garm (Kristoffer Rygg), gitarda Samoth (Tomas Thormodsæter Haugen), bateride Hellhammer ve klavyelerde ise grup lideri Sverd vardı. “Constellation“, black metalin sertliğini hâlâ koruyan ama onu senfonik öğelerle zenginleştiren bir yaklaşıma sahipti. O dönem black metalde klavyeler genellikle gotik ya da senfonik bir destek unsuru olarak kullanılıyordu, ancak “Constellation“da bunlar doğrudan müziğin merkezine yerleştirilmişti.
1996’da grubun ilk stüdyo albümü “Aspera Hiems Symfonia” geldi. Arcturus’un senfonik black metal alanındaki ilk büyük başarısıydı ve klasik müzik etkilerinin black metal ile sentezi müzik dünyasında büyük yankı uyandırdı. Garm’ın yüksek perdeli black metal vokalleri ile senfonik klavye melodilerini bir araya getiren albüm, ileride türün klasiklerinden biri olacaktı. Black metalin buzlu tınıları hâlâ belirgindi, ancak karmaşık düzenlemeleri, senfonik klavye pasajları ve dramatik vokal geçişleriyle bambaşka bir noktadaydı. Norveç black metal sahnesinde var olan kaotik saldırganlığın aksine gökyüzü, yıldızlar, zamanın akışı ve insanın evrendeki konumu eşeleniyordu. Âdeta soğuk ormanlardan uzayın sonsuz boşluğuna uzanan destansı ve zarif bir yolculuğa davet ediliyorduk.

1997’de piyasaya sürülen “La masquerade infernale”, türler arası bir devrimdi. Grubun müzikal evriminde bir dönüm noktası olan bu albümle birlikte artık black metal kalıpları büyük oranda yıkılıyor, yerini ise avangart bir anlayış alıyordu. Trompet, yaylılar, tiyatral vokaller ve karanlık kabare atmosferiyle benzersiz bir iş vardı karşımızda. Garm’ın vokal performansı ve Sverd’in klavye çalışmaları, albümü türün klasikleri arasına sokmakta gecikmedi. Özellikle “Ad Astra“, “The Chaos Path” ve “Alone” (Edgar Allan Poe şiiri) gibi parçalar, sanki 19. yüzyıl operasının karanlık bir yeniden yorumu gibiydi; tiyatral, kaotik ve büyüleyici… Albümde barok estetiğinden opera unsurlarına, progressive rock riff’lerinden black metalin çiğ enerjisine kadar uzanan geniş bir müzikal palet sergileniyordu. Hatta akordeon, çello ve piyano gibi geleneksel black metalde nadiren karşılaşılan enstrümanların kullanımı, metal dünyasında hem hayranlık hem de şaşkınlık yarattı. Arcturus’un sıradan bir black metal grubundan çok daha fazlası olduğu nihayet anlaşılmıştı.
2002 yılında çıkan “The Sham Mirrors”, grubun deneysel yolculuğunu sürdürdü. Elektronik unsurların ve endüstriyel dokunuşların eklenmesiyle müzikal palet daha da genişledi. Albümde progressive rock etkilerinin iyice belirginleştiği görülüyordu. Bir yandan uzayı, teknolojiyi ve insanın bilinmeyene yolculuğunu işleyen sözleriyle dikkat çekiyor, bir yandan da grubun black metal köklerinden koptuğunu haykırıyor gibiydi. Yine kozmik temaları ve fütüristik atmosferiyle de önceki çalışmalardan farklı bir işti. Hızlı riff’ler, karmaşık ritimler ve yoğun klavye katmanları, dinleyeni bir bilimkurgu romanının içine daldırıyordu. Ne var ki bu albümden sonra Garm’ın gruptan ayrılmasıyla birlikte Arcturus için zorlu bir dönem başladı. Sonraki süreçte vokale Øyvind Hægeland ve ICS Vortex (Simen Hestnæs) gibi isimler geçti, ancak grup eski kadrosunun yakaladığı sihri yeniden yakalamakta zorlandı.

Garm’ın ayrılmasından sonra vokalleri Spiral Architect’ten Øyvind Hægeland devraldı. Hægeland yalnızca sahne performanslarında gruba eşlik etti, herhangi bir stüdyo kaydında yer almadı. Zaten 2005’te yapılan bir açıklamayla da yolların ayrıldığı duyuruldu. Bu noktada mikrofon başına ICS Vortex geçti. Kendisi Arcturus’a yabancı bir isim değildi, daha önce “La Masquerade Infernale” albümündeki “Master of Disguise”, “The Chaos Path” ve “Painting My Horror” parçalarında vokal yapmıştı. Gitar tarafında ise Carl August Tidemann‘ın yerine Knut Magne Valle ekibe katıldı. 2003’teki canlı performanslarda ikinci gitarist olarak sahneye çıkan Tore Moren de grubun resmî bir üyesine dönüştü. Böylece grup, Knut’un yedi telli gitarıyla açtığı alanı, Tore’nin altı telli gitarıyla dengeleyen iki farklı üslubu aynı anda barındırarak zengin bir ses katmanı yaratmayı amaçlıyordu.
Bu yeni kadroyla kotarılan 2005 tarihli “Sideshow Symphonies” albümü, grubun sanatsal yolculuğu açısından önemli bir virajdı. Önceki işlere nazaran daha sakin, atmosferik ve uzay operasına yakın bir hava hâkimdi. Vokaller daha temiz, şarkı yapıları daha akılda kalıcıydı. Dinleyiciler arasında tartışmalara yol açsa da albümün minimalist yapısı ve melankolik tınıları Arcturus’un sınır tanımaz doğasını vurguluyordu. Ancak bu dönemde grup içindeki gerilimler de artmıştı. Sonunda korkulan oldu ve grup 2007’de dağıldığını açıkladı. Bu karar, avangart metal sahnesi açısından büyük bir boşluk anlamına geliyordu.

Neyse ki Arcturus’un hikâyesi burada bitmedi. 2011’de grup yeniden bir araya geldiğini duyurdu. Bu dönüş hem eski hayranlar hem de yeni nesil dinleyiciler için büyük bir sürpriz oldu. Uzun bir sessizliğin ardından gelen ve 2015’te yayımlanan “Arcturian”, grubun geçmişteki müzikal karakteristiğini yansıtan bir sentez niteliğindeydi. Senfonik dokular, avangart deneyler ve progresif yapılar yine iş başındaydı. Bir nevi geçmişin senfonik ve avangart ruhunu modern prodüksiyonla birleştiriyor ve grubun hâlâ yaratıcı gücünü koruduğunu kanıtlıyordu. Şarkı sözlerinde Arcturus’un kozmik imgelemi bu kez daha çağdaş bir tonda karşımıza çıkıyordu. Metinler, evrenin bilinmezlikleriyle insanın içsel çatışmalarını iç içe geçiriyor, bilimkurguya göz kırpan göndermelerle mitolojik motifleri aynı potada eritiyordu. Albüm, eleştirmen ve dinleyicilerden olumlu tepkiler aldı. Arcturus’un hâlâ çağının ötesinde düşünebilen ve müzikte farklı boyutları yan yana getirebilen bir topluluk olduğunun kanıtı gibiydi.
Metal müziğin sınırlarını zorlayan ve asla tek bir kalıba sıkışıp kalmayan deneysel yaklaşımıyla Arcturus, bugün avangart metal sahnesinin öncü grupları arasında yer alıyor. Özellikle senfonik black metal alt türünün gelişimine olan katkısı çok büyük. Hakeza Dimmu Borgir, Emperor ve daha sonraki dönemde Fleurety gibi gruplar, Arcturus‘un öncülük ettiği müzikal yaklaşımdan etkilendi. Zaten her yeni albümleri, bir sonraki bilinmezliği kucaklamak için atılmış cesur bir adımdı ve her adımlarında müziğin sınırları biraz daha genişledi. Kısacası Arcturus, bir müzik grubundan ziyade bitip tükenmek bilmeyen bir sanatsal arayışın vücut bulmuş hâliydi ve ne mutlu ki arayışları hâlâ devam ediyor; geleceğe, yıldızlara ve bilinmezliğe doğru…
Bilimkurgu Kulübü Bu Sitede Gelecek Var!
