stranger-things-3

Üçüncü Sezonuyla Stranger Things

Bir AVM’nin açılışı neden korkutucu olabilir ki? Starcourt Mall’un neon ışıkları Hawkins kasabasını aydınlatırken, aslında çok daha karanlık bir şeyi gizliyor da ondan. Büyümeyi, değişimi ve artık geri dönemeyeceğiniz o anı gizliyor içinde.

1985 yazı. Çocuklar artık tamamen çocuk değil ama henüz yetişkin de sayılmaz. Eleven ve Mike sürekli öpüşüyor, Will hâlâ Dungeons & Dragons oynamak istiyor ama artık kimse o masaya oturmuyor. Starcourt Mall ise bu geçiş döneminin mükemmel sahnesi ve temsili; parlak, renkli, bağımlılık yapan ve tam da bu yüzden tehlikeli. AVM hem alışveriş merkezi hem de kapitalizmin tatlı vaatleriyle süslenmiş bir büyüme makinesi.

Dizinin üçüncü sezonu ilk iki sezonun sinsice üzerimize çöken o küçük kasaba korku atmosferinden biraz uzaklaşıyor. Artık Upside Down‘a bile girmiyoruz. Bunun yerine Sovyet ajanları, beden ele geçiren canavarlar ve bir yaz döngüsünün içinde eriyip giden masumiyet var hikâyenin özünde. Eleştirmenlerin bir kısmı bunu bir zayıflık olarak görse de dizinin en doğru hamlesi. Çünkü Stranger Things, nostaljinin kendisi hakkında bir hikâye anlatmaya başladı bu sayede. Klişeleri art arda işleyen bir yapıdan çok, izleyicinin bağ kurmasını hedefine koyuyor bu kez.

AVM’lerin altın çağı. O dönem de gençler için AVM’ler belli ki alışveriş mekânı olmanın yanı sıra, kamusal yaşam alanlarıydı. Arkadaşlarınla buluştuğun, ilk flörtünü yaptığın, saatlerce dolaştığın yerler… Üçüncü sezonun en güçlü yanlarından biri de bu nostaljiyi sadece bir dekor olarak kullanmayıp onun acısını da hissettirmesi. Çünkü biliyoruz ki o AVM’ler artık yok. Tıpkı o yaz gibi, o masumiyet gibi, o dostluklar gibi. Yani var da, o ruh yok. Aslında keşke o AVM’ler hiç olmasa, bizler de insanlar olarak bu ruhu şehrimizin parklarında, sokaklarında da koruyabilsek.

Karakter gelişimi açısından bakıldığında, sezon oldukça cömert. Steve ve Robin’in dondurma dükkânındaki ikili dinamiği dizinin en güzel yanlarından. İkiliye kocaman bir AHOY diyelim. Steve’in “popüler çocuk“tan “abi figürü“ne dönüşümü tamamlanıyor artık. Dustin’in sevgilisi Suzie ile söylediği “The Neverending Story” şarkısı hem komik hem içten. Ama bazı karakterler kaybolmuş gibi. Will’in neredeyse hiçbir işlevi yok ki bu çok acı; çünkü ilk sezonda tüm hikâye onun etrafında dönüyordu. Will fazla gizli özne oluyor bu sezon.

Hopper karakterinin dönüşümü ise en tartışmalı nokta. İlk iki sezonda hırçın ama sevecen olan şerif, üçüncü sezonda sürekli bağıran, agresif bir adama dönüşüyor. Joyce’la olan ilişkisindeki dinamik de rahatsız edici. Yazarlar büyümenin bir başka yüzünü anlatmak istemiş olabilirler tabii, insanlar değişir, bazen de daha kötüye diyerek.

Dizinin esas gücü 80’ler nostaljisini sadece rengârenk kıyafetler ve pop müzikle vermiyor oluşu. Buna ek olarak, Soğuk Savaş paranoyası, küçük kasaba yaşamının kapitalist güçler karşısında yok oluşu ve “komünizm kötü ama kapitalizm de öyle” gibi belirsiz bir toplumsal eleştiri de var. Zaten biliyorsunuz, Amerikalılar sıkıştı mı hemen biraz komünizm ve Rus kötülerini ortaya çıkartırlar. Bu da aslında bir Amerika hikâyeciliği klişesi. Rusların AVM’in altında gizli üs kurması, sembolik olarak oldukça güçlü bir bilindik o yüzden. Amerikan tüketim kültürünün altında farklı bir tehdit. Ama bu tehdit o kadar karikatürize ki, gerçek gerilimi kaybediyoruz izlerken.

Görsel açıdan bakıldığında ise sezon gayet tatminkâr diyebiliriz. Neon pembe, yeşil, turuncu. Her kare 80’lerin rengine boyanmış. Gore seviyesi artmış, bedensel korku unsurları daha fazla. Mind Flayer‘ın insanları ele geçirip eriterek kocaman bir canavar yaratması, hem mide bulandırıcı hem de güzel 80’ler göndermesi. Belki de zorlarsak, metaforik açıdan “yetişkinlik de böyle bir şey, parça parça eriyip başka bir şeye dönüşmek” gibi bir alt metin bile okuyabiliriz.

Sezonun en büyük sorunu, her şeyin önceden belirlenmiş gibi hissettiriyor oluşu. Canavar ortaya çıkacak, grup onu keşfedecek, savaşacak ve yenecek… Formül aynı. Üçüncü film sendromu denilen şey mi acaba diye düşünüyoruz izlerken. Star Wars, Alien, Terminator… Üçüncüleri hep beğendirmesi zor olur. Duffer Kardeşler bunu biliyor ve dizinin kendisi de bu durumla yüzleşiyor. Karakterler büyümek, değişmek zorunda. Ama değişim her zaman acıdır.

Sezonun finali duygusal açıdan iyi toparlıyor hikâyeyi. Hopper’ın (görünürde) ölümü, Byers ailesinin kasabadan ayrılışı, Eleven’ın güçlerini kaybetmesi… Bunlar sadece plot twistler değil, büyümenin getirdiği kayıplar. İkinci sezonun sonu okul dansı sahnesiyle bitiyordu. Mutluluk, umut, ilk öpücükler… Üçüncü sezonun sonu ise veda bu sefer. Bazı sonların üstesinden gelemezsiniz, bazı şeyleri bırakmak zorundasınız demek istiyor gibi.

Üçüncü sezon mükemmel değil. Yer yer aşırı tahmin edilebilir ilerliyor, bazı karakterler ihmal edilmiş, formüle biraz fazla bel bağlanmış. Ama yine de izlemeye değer. Çünkü sonuçta bu dizi sadece canavarlı bir korku hikâyesi değil. Büyümek üzerine, geride bıraktıklarımız üzerine, AVM’lerin artık mezarlıklara döndüğü bir çağda gençliğin nasıl bir ütopya gibi hatırlandığı üzerine bir hikâye.

Ve korkunç olan, o yaz bitti. AVM yıkıldı. Artık geri dönemezsiniz…

Ceren Demirkılınç

Ürün tasarımcısı. 10 yıldır yapay zekânın bilişsel gelişimi üzerine çalışmalar yapıyor. Teknoloji alanında çalışmayı, bilimsel gelişmeler üzerine düşünüp yazmayı seviyor. Robot hakları aktivisti. Çeşitli yerlerde öyküleri, kitap eleştirileri yayımlandı. Yaşamını kedileri ile seyahat ederek sürdürüyor.

İlginizi Çekebilir

xeno

Yarım Kalan Dostluk: Xeno

1982’de Steven Spielberg’in yönettiği E.T., insanlar ile uzaylılar arasındaki dostluğu beyaz perdeye taşıyan en etkili …

Bir yorum

  1. Tam 3. sezonu yeni bitirmişken, harika bir yazı teşekkürler.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir