Bilimkurgu, çoğu zaman geleceği değil, bugünün arzularını ve korkularını yansıtır. 20. yüzyıl boyunca sinema perdesinde ya da roman sayfalarında sıkça karşımıza çıkan bir sahne vardı: Gelecekte bir insan, sabahın ilk ışıklarında uyanır ve kahvaltı etmek yerine avucuna bir hap koyarak yutar. Beş saniyede doyum! Ne pişirme, ne bulaşık, ne de karar verme zahmeti. Üstelik tüm vitaminler, proteinler ve enerji tek bir kapsülde. Ne var ki bu fikir zamanla bir ütopyadan distopyaya dönüştü. Kültürel ve insani düzlemde de gerçekleşmesi güç bir arzuyu simgeler oldu. Oysa fikir ilk olarak bilimkurgu yazarlarından çok daha önce, mutfakta vakit kaybetmek istemeyen 19. yüzyıl feministleri tarafından dile getirilmişti.
1893 yılında Chicago Dünya Fuarı’na hazırlık sürecinde Amerikan Basın Derneği, dönemin entelektüellerine 100 yıl sonrasına dair öngörülerini sordu. Kadın hakları savunucusu Mary Elizabeth Lease, gelecekte kadınların mutfaktan kurtulacağını, yemek yerine besleyici özler içeren sentetik karışımların tüketileceğini yazdı. Onun için bu hem teknolojik bir dönüşüm hem de kadınların üzerindeki toplumsal yüklerden biriyle vedalaşmaları anlamına geliyordu. Söz konusu vizyon, dönemin muhafazakârları tarafından alaya alındı. Hatta 1887 tarihli Geleceğin Cumhuriyeti romanında mutfaksız bir hayat bile karikatürleştirildi. Ancak zamanla fikir, teknolojik gelişmelerin hız kazanmasıyla yeniden ciddiye alınmaya başlandı.
Modernleşmenin Yan Ürünü: İşlevsellik Takıntısı

1920’ler ve 30’larda nüfusun hızla artması, kaynakların yetersiz kalacağına dair endişeleri de beraberinde getirdi. Medya, gıda haplarını hem eğlenceli hem de kaçınılmaz bir çözüm gibi sunmaya başladı. Sanayileşen dünyada insan, bir bireyden ziyade üretim bandındaki birimler hâline gelmişti. Yemek yemek, bu sistemin verimliliğine aykırı bir boşluk gibiydi. 1933’teki Chicago Dünya Fuarı’nda atılan sloganlar bu yaklaşımı pekiştiriyordu: “Bilim bulur, sanayi uygular, insan da uyar.” Yemek bir keyif değil, bir işlev hâline getirilmeli, teknoloji insan doğasına da hükmetmeliydi. Yemek hapı, insanın doğaya karşı zaferinin sembolü olabilirdi.
Fakat mesele yalnızca mutfağı ortadan kaldırmak değildi. Uzay yarışının başladığı 1960’lı yıllarda, olay daha da çetrefilli bir hâl aldı. Uzay yolculuklarında her gram önemlidir. Astronotlar için geliştirilen toz ve tüp gıdalar, gitgide popülerleşmeye başladı. Bilimkurgu tekrar “hapla beslenme” fikrini gündeme getirdi. Soğuk Savaş’ın yarattığı kriz atmosferi, bu tür çözümleri “pratik” ve “gerekli” kılıyordu. Geleceğin insanı, savaş ya da felaket koşullarında var olabilmeliydi. Haplar da hayatta kalmanın özüydü.
Peki Ya Gerçeklik?

Ne var ki insan yalnızca biyolojik bir varlık değildi ve yemek yemek de kalori almanın ötesinde bir deneyimdi; koklamak, dokunmak, birlikte oturmak, paylaşmak demekti… Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, bir tabağın bu kadar şeyi aynı anda yapabilmesini sağlayan bir kapsül üretilemedi. Ayrıca mesele teknik olarak da karmaşıktı. Vitamin ve mineraller elbette kapsüllere sığdırılabilirdi. Ancak günlük 2000-2500 kaloriyi, sağlıklı bir şekilde küçük bir hapın içine koymak fiziken imkânsızdı. Columbia Üniversitesi’nden Dr. Milton Bridges’in 1936 yılında yazdığı gibi: “İnsan hiçbir zaman yemek yerine hapla yetinmeyecektir… çünkü hapın yeterli kalori içermesi mümkün değildir.”
Üstelik bu “hap hayatı” ruhu da aç bırakacaktı. Kültürlerin mutfaklarla kurduğu bağı, çocukluğunuzu hatırlatan tatları, bir tabakta yatan sosyalliği kapsüllere sığdırmak olanaksızdı. İnsanlık belki de bunu içten içe hep biliyordu. Uzun lafın kısası, yemek yerine geçen haplar teknik, kültürel ve duygusal nedenlerle asla gerçeğe dönüşemedi. Teknoloji bunu tamamen olanaksız kılmasa da insan olmak doymaktan ibaret değildi; asıl mevzu hissetmek, paylaşmak, hatırlamak ve bağ kurmaktı…
Bilimkurgu Kulübü Bu Sitede Gelecek Var!
