the silver globe - Na srebrnym globie kapak

Gümüş Küre’nin “Acısı”

Gümüş Küre (Na srebrnym globie, 1988) bilimkurgu sinemasının en nadide örneklerinden biri. Bunun en büyük nedeni de yönetmen Andrzej Zulawski’nin klasik yönetmenlerden farklı olması. Zulawski, Polonya sinemasının “üçüncü kuşak” yönetmenleri arasında sayılır. Yani 2. Dünya Savaşı sonrası Polonya sinemasının önemli figürleri arasındadır. Zulawski, Ukrayna’nın Lviv kentinde 1940’ta doğar. Sinema kariyerine Andrzej Wajda’nın asistanı olarak atılır. Çektiği ikinci film olan Diabeł (Şeytan, 1972) yasaklanınca ülkesini terk eder ancak sonrasında geri döner.

Dönüşünden iki yıl sonra Gümüş Küre filminin çekimlerine başlar. Filmi izlerken anlayacağınız üzere ne yazık ki dönemin otoriteleri filmin tamamlanmasına izin vermez. Çekimlerin önemli bir kısmı kaybolsa da 11 yıllık bir sürenin ardından filme son halini verir ve 1988 yılında vizyona sokar. Açıkçası yaklaşık üç saatlik uzunluğuyla film din, mitoloji, yabancılaşma gibi motifler eşliğinde modern toplumsal yaşamın ve tarihin bir eleştirisine girişir.

Sınırda Bir Film ve Yaşam

Gümüş Küre, öncelikle izlemesi zor bir film. Eğer Zulawski’nin Possession (1981) gibi filmlerini izlediyseniz ne kadar sınırlarda dolaştığını, belki de sürgünü benimsemesinin de etkisiyle doğduğu topraklarla pek de barışık sayılamayacak ruh halinin yaratıcılığında itici güç olduğunu bilirsiniz. Büyük amcasının “Ay Üçlemesi” adlı eserinden uyarladığı film, 3 saatlik zorlu bir sinematik deneyim vaat ediyor ve anlaşılmak için dikkatli bir seyir istiyor.

Filmin konusu, yine Polonyalı bir yazar olan Stanislav Lem’in romanlarında çokça kullandığı iletişimsizlik, duyarsızlık ve yabancılaşma üzerine. Bir grup astronot bilinmez bir gezegenin karanlık tarafına iniş yapar. Görece aralarındaki en yaşlı ve bilge olanın zamansız ölümüyle birlikte kurdukları toplum önemli sorunlarla mücadele etmek durumunda kalır. Zaman içinde sayılarının hızla artması ve yavaş yavaş beliren iç çatışmalar grubun dinamiğini bozmaya başlar. Bilimkurguda sık sık gördüğümüz ilkelleşme fenomeni bir kez daha karşımıza çıkar. Kalan son yerleşimci aynı zamanda gündelik yaşamı kaydetmeye çalışan bir muhabirdir ve bir süre sonra mesih gibi bir muamele görmeye başlar. Dahası, kahramanımız kendi adına işlenmekte olan cinayetler/kötülükler karşısında dehşete düşer. Film boyunca deniz hayata ivme kazandıran önemli bir semboldür ve denize ulaşma, denizi aşma hayatta kalmak için önemli görünür. Kahramanımız denizi aştığında kuş imgeleri kullanan bir türle karşılaşır. Bir süre sonra Hristiyanlık mitolojisine bolca atfın yer aldığı bir tür iletişimsizlik, tarihin tekerrürü yaşanmaya başlar.

Otoriter Yönetimlere Karşı Şüphecilik

Öncelikle filmin alt metninde sosyalist ya da otoriterleşen sosyalist yönetim anlayışına karşı ağır bir eleştiri olduğunu söyleyebiliriz. Hem filmin çekim süreci hem de kurgulanmasındaki “zahmet” yönetmenin bir nevi aynası konumunda. Bunu filmin sonunda beliren yönetmenin imgesinde de görmek mümkün. Onun sokaklarda hızla dolaşan kamerası, bu kameranın öz düşünümsel etkisi, devam eden monolog ve açıklama, filmi yepyeni katmanlara sürüklüyor. Eserin yapısına sinmiş tamamlanmamışlık, geçip giden imgelerin süreksizliği altında bir başıboşluk, flanör etkisi yaratıyor. Yönetmen biraz “korkusuzca” bu tamamlanmamışlığı sahipleniyor, bunu filmin alt metnine yerleştirmeyi başarıyor. Zulawski’nin hedefinde gri bir renge bürünmüş Sovyetik yönetim varsa da, film kendi zamanını aşıp ötelere gittiğinde eleştirel ton insanlığın bütününe doğru genişlemeye başlıyor. İyi bir yaşam nedir? Modern yaşamın temeli neyin üzerine kuruludur? Mitolojisiz ve dinsiz bir yaşam düşlenebilir mi? Düşlenen ve gerçekleşen bu yaşam insanlığa ne getirir, türünden sorunlar izleyenler için önemli bir düşünsel problem halini alıyor.

İkinci olarak, ötekiyle yıkıcı karşılaşma film boyunca bizi en fazla zorlayan fenomen. Bir grup astronot yabancı bir gezegene zorlu bir iniş yapar. Atmosferin soluk almaya uygun olduğunu keşfeder ancak yöre insanlarıyla nasıl iletişim kuracağını bilemez. Tıpkı diğer filmlerinde olduğu gibi, organize bir din olgusu toplumsal ilişkileri hem ivmelendiren hem de onu süreksizleştiren bir olgu olarak karşımıza çıkar. Din ve kurban ritüeli toplumu bir araya getirir ve bastırılan arzular, bu enerjinin aktarılması için bir kanal yaratır ancak bu kanalın ne türden sonuçlar getireceği belirsizdir. Toplumsal ilişkiler süreksizdir ve iyicil başlangıçların hangi türden kötücül sonuçlara vesile olacağı bilinmez.

Bilgeliğin Kurbanı

Jerzy (Jerzy Trela), bu gezegende beliren ilk bilgelerden biridir ve yeni oluşan topluluk onu “Yaşlı Adam” olarak tanımlar. Jerzy bir süre onlarla birlikte yaşasa da yeni oluşan klanı terk eder ve video günlüğünü dünyaya gönderir. Marek (Andrzej Seweryn) adında bir gezegen bilimcisi video günlüğünü alır ve bu garip gezegene gider. Orada yaşayan rahipler, Marek’i kendilerini gezegenin yerli sakinleri olan Szerns’in esaretinden kurtarabilecek Mesih olarak karşılar. Kısa süre sonra Marek bir ordu kurar ve Szernler’in şehrine girer. Katliam dehşet vericidir. Bu arada rahipler, Marek’in dini kehaneti yerine getirmek için gelen bir Mesih yerine, Dünya’dan dışlanmış biri olduğuna inanmaya başlar. Böylece kahramanımız bir kurtarıcı olmaktan bir kurban olmaya doğru dönüşüm geçirir. Bu kurban figürü ise büyük ölçüde Hristiyanlıktaki haça germe ritüelini yineler.

Filmin psikedelik tonu, ölüm yaşam gibi ikilikleri sonuna kadar kullanır. Genel olarak insanlık ve özel olarak herhangi bir insanın kendini bilmeye dönük isteği tüm insanlık için bir model olabilir. Tekrarlanan hatalar, yalnızlığın getirdiği psikedelik duygu durumları, ölümü bir yazgı olarak insanlığın üzerine çökertir. Zulawski yaşam/ölüm diyalektiğinde oldukça kötümserdir ve pek çok filminde olduğu gibi ölümün karşımıza bir “yazgı” olarak çıkışını öne çıkarır. Çünkü “yaşam varsa ölüm var”dır ve bu diyalektik biraz da karamsar biçimde iki unsuru birbirine bağlar.

Zulawski’nin filmi, uygarlık fenomeninin aslında ne kadar kırılgan olduğunun tipik bir örneğidir. Filmin tonundaki ağır sinematografi, kamerayı öte gezegenlerin tarafsız bir izleyici gibi konumlar ve nesnel duruş, dünyalar değişse de pek değişmeyen otoriterlik, acı, kasvet, ölüm gibi olgulara karşı çaresizliği gözler önüne serer. Kısacası Gümüş Küre, bilimkurguseverler için “ötekiyle heyecan verici” karşılaşmaların yıkıcı tonunu göstermesi açısından kült bir eser. Bilimkurguseverlerin mutlaka izlemesi gereken bir film; sadece biraz sabır istiyor.

Yazar: Mikail Boz

Ömrünün yarısını ne yapacağını, kalan yarısını da ne yaptığını düşünerek geçirmek istemeyen bir yersiz yurtsuz... Bilimkurguyu da bu yüzden seviyor...

İlginizi Çekebilir

gezegen astronot 2

Keşfedilen Yeni Gezegenler Bilimkurguyu da Dönüştürüyor

St. Andrews Üniversitesi’nden araştırmacıların yeni bir çalışmasına göre, 1995’te Güneş benzeri bir yıldızın etrafında dönen …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et