John Lennon suikast girişiminden sağ kurtulurken Papa II. John Paul hayatını kaybediyor. Ronald Reagan, 1980 yerine 1976’da başkan seçiliyor. Three Mile Island felaketi Jamestown’da geliştirilen teknoloji sayesinde önleniyor, Sovyetler Afganistan’ı istila etmek yerine uzay yarışına kaynak aktarıyor. Prens Charles, Diana yerine Camilla ile evleniyor ve 1980 Kış Olimpiyatları’ndaki “Buz Üzerinde Mucize” hiç gerçekleşmiyor. İşte, bir başka evrende, Ronald D. Moore ve ekibinin alternatif evreninde, 1975’ten 1983’e kadar olan yılları kapsayan gazete manşetleri ve haber görüntüleri böyle. For All Mankind bu harika haber montajlarıysa bizlere ikinci sezonda merhaba diyor…
Ronald D. Moore’un alternatif tarih evreni 1983’e adım attığında ilk fark edilen, birinci sezon ile ikinci sezon arasında geçen on yılda karakterlerin artık bambaşka insanlar olduğu. Ed Baldwin artık pilotluktan çekilmiş, astronot programının başına geçmiş bir yönetici. Tracy Stevens ünlü bir astronot olmuş ama evliliği çökmüş. Gordo, o son görev ve eşiyle ayrılmasından sonra travmalarıyla başa çıkamayan bir enkaz hâline dönüşmüş. Bu zaman atlaması dizinin en akıllıca hamlelerinden biri çünkü bize sayfalarca açıklama yapmadan yılların insanları nasıl eskittiğini gösteriyor. Moore’un daha önce Battlestar Galactica‘da da kullandığı cesur yaklaşım burada da işliyor. Sadece karakterler değil, dünyaları da büyüyor. Jamestown artık üç kişilik değil, askeri bir üs hâline dönüşmüş. Uzay da artık çatışmanın mekânı, âdeta vahşi bir batı. Soğuk Savaş’ın gerilimi Ay’ın yüzeyine kadar tırmanmış durumda.

Sezonun ilk bölümlerinde bu gerilimi hissetmek zor. Çünkü dizi, karakterlerini yeniden tanıtmayla o kadar meşgul ki gereksiz toplantı sahneleri peş peşe geliyor. West Wing’in NASA şubesi görüşmeleri gibi bir hava var ortada. Ed ile Karen’in yemek masasında sessizce oturmaları, Tracy’nin Ay’da günlük rutinleriyle uğraşması, Gordo’nun travmaları derken daha sakin bir açılış yapıyor dizi. Ama bu yavaşlık yanıltıcı. Güneş fırtınası var sezon başında. Sonra uzun toplantı sekansları. Bu sakinlikten neyse ki kaliteli oyuncuların performansları sayesinde sıkılmıyorsunuz. Joel Kinnaman’in Ed Baldwin’i artık daha yorgun ama daha bilge. Wrenn Schmidt’in Margo Madison’ı NASA’nın ilk kadın yöneticisi olarak hem gurur veriyor hem geriyor.
Ed ile Karen, Kelly adında bir kız evlat edinmişler. Bu aslında hem bir aile detayı hem de dizinin Vietnam Savaşı’nın bu alternatif zaman çizelgesinde nasıl devam ettiğini gösterme şekli. Kelly’nin kimlik arayışı, doğum ebeveynlerini merak etmesi gelecek sezonlar için önemli ipuçları barındırıyor. Tracy ile Gordo’nun ayrılığı ise sezonun en acı tatlı hikâyelerinden. Tracy bayağı ünlü olmuş. Johnny Carson’ın koltuğuna oturmuş, yüzü billboardlarda. Gordo ise içki ve travmayla boğuşuyor. İlk sezonda Jamestown’da yaşadığı psikolojik çöküntüden sonra bir daha uzaya çıkamayacağını sanıyor. Ama NASA ona bir şans daha veriyor. Margo Madison’ın yükselişi ise özel bir önem taşıyor. İlk sezonda kontrol merkezindeki tek kadın olarak tanıdığımız Margo, artık Johnson Uzay Merkezi’nin direktörü. Aleida ile yeniden buluşması, genç bir Meksikalı göçmenin NASA’da mühendis olarak yükselmesi dizinin sosyal mesajlarını vaaz vermeden iletme becerisiyle yine bizleri, özellikle izleyen kadınları gülümsetiyor. Dani Poole ve Ellen Waverly gibi yan karakterler de nihayet hak ettikleri ekran süresini alıyor. Ellen’ın Pam ile ilişkisini gizleme çabası, Dani’nin sonunda kendi görevini elde etmesi… Bunlar sadece çeşitlilik kutularını işaretlemek değil. Gerçek insanların gerçek mücadeleleri. İkisi de büyük mücadeleler veriyor sezon içinde. Ve diğer sezonlarda verilecek mücadelelere de olta atıyorlar gibi hissettiriyor izlerken.

Gelelim dizinin geçtiği yıla. 1983, tarihin en gergin dönemlerinden biri. Reagan’ın ikinci dönemi. Sovyetler Birliği hâlâ güçlü. Nükleer savaş korkusu her yerde. Ve dizi bu atmosferi Ay’a taşıyor. Savunma Bakanlığı artık Görev Kontrolün içinde. NASA’nın militarize edilmesi bazı karakterler için fırsat, bazıları için kâbus. Jamestown artık sadece bilim insanlarına ait değil, askerlerin de olduğu bir yer. Deniz piyadeleri Ay’a konuşlanmış. Tracy onlarla arkadaşlık kuruyor, LSAM aracını kullanarak gezilere çıkıyor. Ama bu sıradan bir iş gibi görünen şey aslında yaklaşan fırtınanın habercisi.
Sovyet kozmonotları da kendi üslerini kurmuş. İki süper güç Ay’ın yüzeyinde karşı karşıya. Bir yanlış hareket dünyayı nükleer savaşa sürükleyebilir, gerçi bu kısım her evrende aynı galiba. Dizinin en güçlü yanlarından biri de bu gerilimi insan ölçeğinde anlatabilmesi. Büyük jeopolitik oyunlar var ama sonuçta bunları yaşayan bireyler sahada; korkuları, ümitleri, hatalarıyla. Zaten D. Moore ve yazar ekibi bu kadar büyük hikâyeleri bu kadar birey bazında anlatabildikleri için bu diziler çok başarılı. Dokuzuncu bölüm “Triage” sezonun gidişatını tamamen değiştiriyor. Sovyet kozmonotları Jamestown’a silahlı bir baskın düzenliyor. Sebepse Sovyetlerden kaçıp Amerika’ya sığınmak isteyen bir kozmonot. Bu basit iltica vakası nükleer krize dönüşüyor.

Çatışma sırasında Tracy ile Gordo üssün geri kalanından ayrılıyor. Aleida’nın yardımı sayesinde eski bir sistemle Johnson Uzay Merkezi’yle iletişim kuruyorlar. Ve o anda keşfediyorlar ki askerlerin NASA’dan sakladığı bir nükleer reaktör var ve hasar görmüş. Eğer müdahale edilmezse Jamestown havaya uçacak. Ve Ay binlerce yıl boyunca yaşanmaz hâle gelecek. Tam olarak, “hayda, al bir de buradan yak” anı. Tracy ile Gordo’nun önünde sadece ama sadece tek seçenek var. Dışarı çıkıp reaktörün yedek soğutma sistemini manuel olarak açmak. Ama buna uygun uzay giysileri bile yok. Sadece eski bir hava kilidinde buldukları malzemelerle doğaçlama giysiler yapabiliyorlar. Bu sahneler nefes kesici. İlk sezonda, sezon finaline doğru koltukta maç izler gibi hop oturup hop kalkıyoruz. Bu sezon da finale doğru aynı şekildeyiz yine. Sadece aksiyonu değil, duygusal ağırlığı da yoğun sahneler bunlar. Tracy ile Gordo biliyorlar ne yapacaklarını. Ay’ın yüzeyine koruma olmadan çıkmak ölüm demek. Ama başka seçenek de yok. Birbirlerine aşklarını itiraf ediyorlar. Sonra koşuyorlar. Ölüme doğru…
Ronald D. Moore bir röportajında bu kararın yazılar odasında nasıl alındığını anlatmış. Başlarda kimse Tracy ile Gordo’yu öldürmek istemiyormuş. Karakterleri çok seviyorlarmış. Oyuncuları da öyle. Gelecek sezonlar için planları varmış hatta. Ama her seferinde bu son noktaya dönüyorlarmış. Çünkü hikâyenin doğal sonu buymuş. Alternatif bir tarih hikâyesinin içerisinde iki sevilen karakterin her evrende sonunun böyle olması üzücü tabii ki. Moore şöyle diyor: “Bu fikir yazılar odasında sürekli geri geliyordu. Bir yerçekimi gibi. Belli bir noktadan sonra dinlemeye başlıyorsun bunu. Ve gerçekten konuşmaya başlıyorsun. Artıları eksileri tartışıyorsun. Ve açık hâle geldi ki bu onların hikâyesi için doğru son”. Birinci sezondan beri takip ettiğimiz evlilik, ayrılık, ünlüleşme, travma ve tekrar bir araya gelme… Bunların hepsinin varması gereken tek nokta varmış meğerse, birlikte kahraman olmaları. Sahnelerin hepsi o kadar lezzetli ve muazzam ki. Tracy ile Gordo birbirlerine yardım ederek üsse dönmeye çalışıyor. İçeri girmeyi başarıyorlar. Ama geç kalmışlar…

Michael Dorman bir röportajında bu sahnenin çekimini anlatırken, “yüklü bir tartışma” olduğunu söylüyor. Farklı şekillerde çekmişler. Gözler açık mı kapalı mı olmalı? Nasıl görmeliyiz onları? Ve bu onların dizideki son çekimleri. Oyuncular için de karakterler için de bir yolculuğun sonu. Bu sona erişlerinin gerçek kahramanlık üzerine söyledikleri var. Tracy ile Gordo ikinci sezonda halkın gözünde kahraman. Tracy bir önceki sezonda Molly’yi kurtardığı için ünlü olmuş. Gordo ise birinci sezonun sonunda uydurduğu yalanı tekrar tekrar anlatmak zorunda kalan bir adam. Ama gerçek kahramanlık son bölümde geliyor. Jamestown’daki herkesi ve gezegeni nükleer serpintiden kurtarıyorlar. Bunun karşılığı hayatları.
Dizinin sezon finaline verdiği isim “The Grey” – Gri. Bu sezonun ana temalarından birini özetliyor. Hayat siyah beyaz değil. Gri tonlarında yaşanıyor. Karen bu kavramdan bahsediyor Ed’e ihanetini itiraf ederken. Hayatın Ed’in sandığından daha karmaşık olduğunu söylüyor. Çoğu insanın gri bölgede yaşadığını. Tracy ile Gordo’nun sonu da gri. Acı ama güzel. Trajik ama şiirsel. Paylaştıkları kaderin ifadesi. Karakter arkları tamamlanıyor. Bazı açılardan dizinin onlara verebileceği en mükemmel son. Çünkü yaşasalardı gelecek sezonlarda muhtemelen ikinci plana düşerlerdi. Üçüncü sezonda 1990’lara sıçrarken, genç astronotlar ön plana çıkarken onlar arka planda kalırdı. Bu şekilde hikâyeleri doruk noktasında bitiyor. For All Mankind‘in ikinci sezonunun güçlü yanları çok açık. Görsel efektler muhteşem. Televizyonda bu seviyede uzay görüntüleri görmek nadir. Prodüksiyon tasarımı kusursuz. 1980’lerin başka bir versiyonunu canlandırırken retro-fütürist bir estetik yakalamışlar. Ay’da bulunan bilgisayarların görünüşü, dijital posta sistemleri, video konferans teknolojisi… Hepsi o dönemin teknolojisinin gelişmiş hâlleri gibi görünüyor.

Karakterler çok katmanlı. Margo Madison’ın Sovyet mühendis Sergei ile kurduğu ilişki mesela. Bu ikisi üzerinden aslında iki ülke ilişkisi üzerine de okumalar yapılacaktır muhakkak. Başlarda masum görünen bu dostluk gelecekte nereye varacak bilinmez. Dizinin bunu nasıl işleyeceği merak konusu. Bir casusluk hikâyesine mi dönüşecek? Yoksa Soğuk Savaş’ın duvarlarını aşan bir insanlık hikâyesine mi? Her şekilde çok heyecanlı. Uzayın tehlikeli olduğunu gösterme konusunda da başarılılar. Güneş fırtınası sahnesi korkunç. Molly’nin gözlerini kaybetme riskinin yaşandığı an yürek burkucu. Hakeza Tracy ile Gordo’nun son yürüyüşü. Ne diyebiliriz ki? Kelimeler kifayetsiz kalıyor. Ancak sorunlar da yok değil. Çok fazla karakter var. Ve hepsine yeterli gelişim alanı bulmak zorlaşıyor. Yeni nesil karakterler Kelly, Aleida ve Danny fazla bağlantısız kalıyor ana hikâyeden. Özellikle Danny’nin Karen ile yaşadığı tek gecelik ilişki tamamen gereksiz. Dizinin tonuna uymuyor. Sadece şok değeri için konulmuş gibi duruyor. Bazı anlar gereğinden fazla melodramatik. Duygusal sahnelerin üstüne ağır AC/DC şarkıları bindirmek gibi seçimler bazen göze batıyor. İnce bir şekilde anlatabilecekleri şeyleri çoğu zaman çekiçle vurarak anlatıyorlar. Duyguları seyirciye dayatma riski var böyle anlarda.
Sezonun sonu Mars’ı işaret ediyor. 1994 yılında kırmızı gezegende bir insan görüntüsü finalin son karesinde beliriveriyor. Moore yedi sezonluk bir plan olduğunu söylemişti. Her sezon on yıllık atlamalarla ilerleyecekmiş. 1994’ten 2000’lere, oradan 2010’lara, ta ki günümüze ve ötesine kadar. Bu yaklaşım diziye epik bir ölçek kazandırıyor. Onlarca yılı kapsayan alternatif bir tarihi takip ediyoruz. Karakterler yaşlanıyor, ölüyor, yerlerine yenileri geliyor. Ama uzay programı devam ediyor. İnsanlığın yıldızlara uzanma arzusu sürüyor. For All Mankind‘in ikinci sezonu ilk sezonun sorunlarını büyük ölçüde çözmüş bir yapım. Daha özgüvenli, daha olgun ve daha etkili. Yavaş başlasa da varış noktası unutulmaz. Tracy ile Gordo’nun fedakarlığı, yayımlandığı senenin en etkileyici sahnelerinden birini oluşturuyor. Dizinin sorduğu soru basit: Kahramanlık nedir? İkinci sezon acı bir cevap veriyor. Kahramanlık bazen en sevdiğiniz insanları kaybetmektir. Gözleriniz açık bir şekilde sevdiğiniz insanın kollarında son nefesi vermek demektir. Dünya sizi hatırlasın diye kendi dünyanızdan vazgeçmektir…

Tracy ile Gordo öldüler ama hikâyeleri bitmedi. Arlington’daki mezarlarının başında bir heykel var. Hollywood onların hikâyesini Dennis Quaid ve Meg Ryan’la filme aldı. Abartılı ve melodramatik muhtemelen. Ama önemli değil. Çünkü onlar artık bir efsane. Nasıl Neil Armstrong’un Ay’daki ilk adımı tarihe geçtiyse, Tracy ile Gordo’nun son yürüyüşü de bu alternatif tarihte aynı yankıyı bulacak. Nesiller sonra çocuklar onların hikâyesini öğrenecek. Kahramanlık dersleri alacak.
Ronald D. Moore, tıpkı diğer yapımlarındaki gibi yine büyük sorular soruyor, kolay cevaplar vermiyor. Karakterlere acı çektiriyor ama onları seviyor. Ve biz de seviyoruz. Tracy’yi, Gordo’yu, Ed’i, Karen’i, Margo’yu, Dani’yi. Onların acıları bizim acımız oluyor. Zaferleri bizim zaferimiz. İşte iyi televizyon budur. Bizi bağlıyor, hissettiriyor, düşündürüyor. Şimdi Mars’a gidiyoruz. Üçüncü sezonda kırmızı gezegende olacağız. Yeni karakterlerle tanışacağız, yeni acılar yaşayacağız. Ama Tracy ile Gordo’yu unutmayacağız. Onlar hep orada olacak. Heykellerde, filmlerde, anılarda… Kahramanlar ölmez. Sadece şekil değiştirirler. Efsaneye dönüşürler. Gelecek nesilleri yıldızlara taşıyan rüzgâra bürünürler.
For All Mankind devam ediyor. Ve biz de onunla devam edeceğiz. Yıldızlara kadar…
Bilimkurgu Kulübü Bu Sitede Gelecek Var!
