terra firma aysegul yalvac

Terra Firma | Ayşegül Yalvaç (Kısa Öykü)

Bir zamanlar Dünya’mızı “Mavi Yeşil Gezegen” ismiyle anardık. Çocukluğumda, 2040’lı yıllarda, gezegenimiz sahiden mavi ve yeşildi. Gerçi iklim değişikliği ve su sorunları, o günlerde bile gözle görülür bir durumdaydı. Ancak umut da vardı. Yeşil yaşam alışkanlıkları, insanlığı sürüklenmekte olduğu felaketten kurtarabilirdi. Ama bunu anlamakta geç kaldığımız yetmiyormuş gibi, bir de gezegeni yaygara koparmak suretiyle kurtarmaya çalıştık. Son zamanlarda, 2070’li yıllarda, bu hataların sonuçları moral bozmaya başladı. Özellikle Akdeniz civarlarında mağduriyetler vuku buldu. Şimdi bu geçmiş hatalarından benim payıma düşen bir hayal kırıklığını anlatacağım.

Adem, elimden şişeyi kaptığı gibi dudaklarına yapıştırdı ve bütün suyu tek seferde bitirdi. Ardından, kavruk teniyle yeşil gözleri parladı. Sanki o şişede su değil de sihirli bir iksir vardı.

Oysa su sahiden sihirli bir iksirmiş. Biz bunu geç anladık fakat bu insanlar çoktan farkındaydı. Her şey bu kadar kötü değilken bile çektikleri su sıkıntıları, onlara suyun yaşam değerini çoktan öğretmişti. Onlar da bunu herkese anlatmak istercesine az miktar su ile hayata tutunuyordu. Bunu ilk kez Adem’i izlerken görmüyordum.

Gözlerimi ondan bir süre alamadım. Nasıl da oyunbaz bir çocuktu. Şişeyi bana uzattıktan sonra termal çelik evin eşiğinden koşarak fırladı ve kurak topraktan bir parça aldı. Sonra tüm yaratıcılığını o kuru toprakla oynamaya adadı.

İsmimin Umut olması onlar için kötü bir şaka gibiydi. Bir hayır kurumu adına çalışıyordum ve hanelere su dağıtıyordum. Eşit ve adil olmalıydım ancak bunun için dünyada yeterince temiz su kalmamıştı. Çalıştığım hayır kurumu buna makul bir çözüm üretmişti. Bölgeye pis suyu kullanılabilir suya dönüştüren makineler kurmuştu. Böylece atık su, bu insanlar için bir kaynak oldu. Kullanılmış su, içten antibakteriyel malzeme kaplı borular boyunca çeşitli işlemlerden geçiyor ve kullanılır hâlde depoya dönüyordu. Buna rağmen makineler topluluğun ihtiyaçlarını karşılamak için yetersizdi. Aynı su defalarca kullanıldığında, su profili değişiyor ve arıtma verimsiz kalıyordu. En sonunda yeniden su temin etmek gerekiyordu.

O an zihnimde koşan bu düşüncelerden beni uyandıran Adem’in annesi Ana Kadın oldu. Kucağında yeni doğanıyla bana doğru geliyordu.

Kucağındaki bebeğin doğumuna şahit olmuştum. Onu ilk gördüğümde, yaşlardan yeşile dönmüş gözlerimi saklamaktan çekinmeden gözlüğümü çıkarmış ve ona dikkatle bakmıştım. Sonra onu, ‘’Zalim Dünya’ya hoş geldin Çikolata,’’ diyerek selamlamıştım. Böylece ona Çikolata ismini ben vermiş oldum.

O esnada, Ana Kadın’ın bakışları beni tedirgin etti. Onlara veya başka birine karşı herhangi bir suç işlemedim. Ancak, adaletsiz bir gezegenin haksız düzenini değiştirmek için yeterince çaba gösterildiğine ikna değildim. Ana Kadın ve hemşerilerinden daha şanslı doğmanın adaletsiz bir yanı vardı. Bundan kişisel olarak sorumlu değildim ama rahatsızdım. Suçluluk dolu bakışlarımı Ana Kadın’dan saklayamadım. Onun ise bana bir şey söylemek ister gibi bir hâli vardı. Gözlerimi ondan hiç ayırmadım ve konuşmaya başlaması için ufak bir tebessüm ile cesaret verdim.

‘’’Yine buradasın,’’ diye içerledi ve devam etti. ‘’O makinelerin önünde oyalanıp duruyorsun. Sonra vicdanını rahatlatmak için biraz su dağıtıp buradan gidiyorsun.’’

‘’Böyle söyleme. Elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz.’’

Dilimden dökülen bu sözlere inanıyordum ama geç kalmışlığın farkındalığı ile gözlerimi kaçırdım. Sözlerime karşılık Ana Kadın’ın gözlerine inançsız ve hatta aldırışsız bir bakış yerleşti. Bu suçlayan tavır üzerine savunmaya geçtim.

‘’Ağlamaktan gözlerim şişti. Burada su dağıtmak vicdan rahatlatan bir iş değil. Aksine insanların durumunu gördükçe üzülüyorum.’’

Ana Kadın dediklerimle ilgilenmedi bile. Sonra derin bir iç çekti ve koynundaki bebeğe bakarak, ‘’Neden onu sevmiyorsun?’’ diye sordu. Sorusu beni çok şaşırttı çünkü o bebeği seviyordum. Üstelik sevgimi açıkça gösteriyordum.

‘’Bebekleri severim. Onu da seviyorum, bunu biliyorsun.’’

Cesaretini toplayıp başını aniden kaldırdı ve bana doğru bir adım attı.

‘’Acı çektiğinin farkındayım.’’

Haklıydı, acı çekiyordum, kendimi suçlu hissediyordum. Burada temiz suya zorluk çekmeden erişen sayılı kişiydik. Bu eşitsizliğe bir gerekçemiz vardı, görevliydik. Ancak memleketimizde de temiz suya erişimde büyük sıkıntılar yoktu. Böyle olunca eşitlik meselesinde derin düşüncelere gark ediyordum. Neticede bizlerin durumu bu insanlardan daha iyiydi. Bu da eşitlik değildi. Burada her haneye eşit su paylaştırmakla da eşitlik sağlanmıyordu.

Ana Kadın’ın sessizliği bozan öksürüğü ile ana geri geldim ve ‘’Bugün Çikolata’ya biraz daha fazla su bırakacağım,” dedim. Ana Kadın bu sözlerime karşılık olarak ‘hayır’ anlamında başını sallayınca şaşırdım. ‘’Bebekli bir aileye biraz daha fazla su vermekte sakınca yok. Adaletsizlik sayılmaz zira eşit muameleyi bozmaz.’’

‘’Yok, bebeği evlat edin.’’

Hayretler içinde Çikolata’ya baktım. Bir çocuk sahibi olmayı hiç düşünmemiştim.

‘’Lütfen Umut. Ona başka türlü yardım edemezsin.’’

Susup kaldım. Ana Kadın ise suskunluğuma aldırmıyor ve ısrar ediyordu.

‘’Birkaç gün sonra hiç su kalmayacak değil mi?’’

‘’Hayır, öyle bir durum yok. Yeni sistemi işletmeye aldılar. Ayrıca denizden su çekiliyor.’’

‘’Deniz suyu da bir gün tükenmez mi?’’

Bu garip bir soruydu. İnsanlık okyanusları ve denizleri tüketecek kadar zıvanadan çıkar mıydı?

‘’Bilmiyorum, sanırım uzun bir süre herkesi idare eder,’’ diyerek geçiştirdim meseleyi.

‘’Hayır, bir süre size yeter fakat hepimize yetmez. Bize hiçbir şey kalmaz. İşte o gün bir bebek daha ölür. Benim bebeğim de ölebilir. Hatta bence sizden biri olmazsa kesin ölür.’’

Bu sakin öfke sızıntısına derin bir iç çekiş haricinde verecek hiçbir cevabım yoktu. ‘’Lütfen,’’ diyerek ısrar ederken gözlerinden yaşlar damladığını fark ettim ve gözlerimi ondan kaçırdım.

‘’O yaşayacak endişe etme,’’ dedikten sonra hemen kulübeden uzaklaşacaktım ama kolumdan kavrayarak beni durdurdu.

‘’Lütfen!’’

Dudaklarımı yalayarak, ‘’Su,’’ diye mırıldandım. Çok sıcaktı. Sanki susuzluğun bilincindeyken insan suyu daha fazla düşünüyor ve istiyordu. Ana Kadın bu defa beni düşüncelerimden koparmakla kalmadı, aynı zamanda utandırdı. Bana bir kase su getirmişti.

‘’İçebilirsin.’’

Yüzümü çevirdim. Evin karşısındaki duvara dayalı bidonlara baktım. Onlara bir bidon su daha verirsem evlerden biri bugün susuz kalacaktı. Ne yapabilirdim? Eve girmek için eşikten adımımı atarken Ana Kadın arkamdan geldi.

‘’Çocuğu alacak mısın?’’

Anlaşılan bundan böyle her fırsatta bu soruyu soracaktı. Ama ben ona hemen bir cevap veremezdim. Bu, üzerine uzunca düşünmem gereken bir meseleydi. Bir süre buralardan uzaklaşacaktım. Ana Kadın’ın sorusunun yanıtını erteledim.

‘’Düşünürüm, bugün memleketime döneceğim. Sonra bebeğin durumuna bir çare bulacağım.’’

Ana Kadın bu tavrıma karşılık hayal kırıklığı ile başını öne eğdi ve başka hiçbir şey söylemedi. Tezgâh üzerinden boş bir bidon aldım. Bu bidonla dışarı çıktım ve diğer bidonlardan ona az miktarda su doldurdum. Herkesin hakkından eşit miktarda çalıp Ana Kadın ve bebeğine biraz daha su bırakmaya karar vermiştim. Robin Hood’luk değildi bu. Fakirden çalıp fakire vermek başka bir şeydi. İçeriye bidonu bıraktım. Ana Kadın köşede oturuyordu. Ben gelince kalktı yerinden.

‘’Lütfen, bebeğimi şimdi al. Düşünmekle kaybedecek zaman yok, onu hemen almazsan hayatta kalmaz.’’

Bu sözler üzerine Çikolata’ya takıldı gözlerim. Ona baktığımda bebeğin hayatta kalamayacak bir durumu yok gibi görünüyordu. Üstelik onu şimdi evlat edinmek çok ani bir karar olurdu.

Bir çocuk bakabilir miydim?
Böyle bir sorumluluğu nasıl alırdım?
Ebeveynlik için yeterli miydim?

Ana Kadın zihnimden geçen soruları duymuşçasına, ‘’Sen bir kasaba dolusu kadar insandan sorumlusun. Bakarsın, senin yanında daha iyi olacağı kesin, ‘’ dedi. ‘’Geri döndüğümde ilgileneceğim,’’ derken tavrım ciddiydi. Daha fazla ısrar etmesini istemiyordum.

Her şeye rağmen bu sözlerim bir vaatti zira ısrarlarına yüreğim dayanmıyordu. O bebeği ben evlat edinmesem bile bir şekilde onu buradan daha iyi bir yere götürmeye karar vermiştim. O gün su dağıtım işlerimi bitirdikten sonra idare binamızın odasındaki tavanı izlerken Çikolata bebeği evlat edinmeyi düşünüyordum. Sonra meseleyi valizimi hazırlarken düşündüm, yolculuğa çıkarken de bunu düşündüm ve yolculuk esnasında da. Eve ulaştığımda bebeği evlat edinme düşüncesi zihnimi meşgul etmeye devam etti. Çikolata’yı seviyordum ve hatta daha fazla sevebilirdim. Onu kendi evladım gibi kabullenmeyi mümkün görüyordum. Öyleyse anneliğin bir koşulunu sağlıyordum. O çocuğa sahip olduğundan daha iyi imkânlar verebilirdim. Bir koşulu daha sağlıyordum. Çocuk gelişimi konusunda kendimi eğitirsem ona iyi bir gelecek kurması için yardımcı olabilirdim. Lakin bu üçüncü koşul beni derin düşüncelere daldırdı.

Ona gerçekten iyi bir gelecek verebilir miydim? İyi bir gelecek garantisi sadece benim imkânlarım ve kabiliyetlerim dâhilinde miydi? İklimin değişmesi, kuraklık, suyun dünyanın birçok yerinde kirlenerek kullanılmaz hâle gelmiş olması bu soruyu yanıtsız bırakıyordu. Fakat böyle bir soruya kimse yanıt veremezdi. Yine de, bu yanıtsız soru yüzünden o bebeği almamak adil bir karar olmayacaktı. Çikolata’nın geleceği belirsizse bile bugünü daha iyi olabilirdi ve o güzel bebeğin bugünü benim onu evlat edinmemle daha iyi olacaksa bunu yapmalıydım.

En sonunda Ana Kadın’ın talebini yerine getirmeye karar verdim. Çocuk sahibi olmak yine de bir hazırlık gerektirirdi ama bütün bu hazırlıkları hızlı bir şekilde yapmak için gerekli olanaklara sahiptim. Bütün bunlar bir yana o bebeği almak benim için de iyi olacaktı.

Evimde işlerimi tamamladıktan sonra kurak topraklara geri döndüm. Yolda gidip gelmekle geçen günlerimi de sayarsak seyahatim tam olarak 7 gün sürmüştü. Hem konakladığımız hem de bölgesel işleri yönettiğimiz idari binadan çıktım ve Ana Kadın’ın evine doğru yürüdüm. Bir müjdeci olmanın gururu ile göğsümü gererek yürüyordum o gün. Ne kadar mühim bir gün olduğunu ima edercesine şık giyinmiştim. Varınca evin önünde dimdik durdum bir süre. Ceketimi ilikledim ve sessiz bir öksürük ile boğazımı temizledim. Sonra açık kapının eşiğinden heyecanla içeri girdim. Ben girdiğimde Ana Kadın uyukluyordu ve karşısına dikilince başını kaldırdı.

‘’Karar verdim,’’ diyerek gülümsedim.

Ancak Ana Kadın bana hiçbir yanıt vermedi. Mahmur gözlerini hafifçe açtıktan sonra bir süre yüzüme baktı. Sessizliği ben bozdum.

‘’Çikolata’yı evlat edineceğim.’’

Bakışlarında sözlerime kayıtsızlık vardı. Umurunda bile değildi müjdem. Çok uzatmadan sessizliği titrek bir ses tonunda bozdu.

‘’O çoktan öldü.’’

Ben de çok isterdim ki bu anımı anlatırken sizleri hayal kırıklığına uğratmayayım. Lakin mütemadi gülümsemeye meyil edelim diye olanı olmazdan saymak, görüleni görmezden gelmek ve olumlu yaklaşımlar arasında koca bir uçurum daima oldu. Aklıselim bir toplum mertebesine erişene dek geçen tartışmalarla, iklim değişikliği ve su sorunları çözüm üretimine geç kalındığı gibi böyle aciliyeti olan bir vakada ben de geç kalmıştım. Bazen geç kalmak ‘’affedersiniz, kusura bakmayın, pardon’’ demeye imkân vermiyor.

Ayşegül Yalvaç

Çevre mühendisi, yazar. Bir İstanbul Efsanesi (2022) ekokurgu romanının yazarı. 2016-2020 yıllarında Yeşilist'te popüler bilim yazarlığı yaptı. Yazıları çeşitli internet sitelerinde ve basılı medyada yer aldı. Öyküleri Gelişim Hedefleri, Roket Bilimkurgu Öykü Dergisi ve Yörüngede Dans kadınların kaleminden bilimkurgu öykü antolojisinde yayımlandı. Bunları yaparken mesleğini asla bırakmadı.

İlginizi Çekebilir

iki yazit oyku

İki Yazıt | Cüneyt Gültakın (Kısa Öykü)

İki genç el ele tutuşmuş ünlü Dünya Birliği Alanı’nda yürüyordu. Büyük parkın tam ortasına gelince …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir