bir adim geri oyku

Bir Adım Geri | Sa Bahattin (Kısa Öykü)

Buraya nasıl geldiğini anlamadım. Burada olması imkânsızdı. Ya da ben öyle düşünüyordum. Gecenin karanlığında, kımıldayan mikroorganizmaları dahi fark edebilecek kameralardan kaçabilmiş; evimin özel güvenliklerini alt ederek karşıma çıkabilmişti. Aslında buna çok şaşırmamalıydım. Sonuçta o, bana ulaşmanın bir yolunu her zaman bulurdu.

Karşımda nefes nefese belirmiş, üzerindeki garip kamuflaj kostümünü çıkarırken sıradan bir öğleden sonra kahvesine uğramışçasına telaşsız, sevecen bir tavırla anlatıyordu:

“Mucit Altu’yu hatırlarsın,” diyordu. “Bu kostümü o geliştirdi. Çalışacağına inanıyordu ama deneme şansı olmadı. Ona denemek istediğimi söyledim. ‘İzin vermem’ dedi. Bilirsin, temkinli biridir. Yakalanırsam başıma neler geleceğini bilmiyormuşum. Kostümü elde etmek istiyorsam bedenini çiğnemeliymişim de falan filan. Bir sürü laf. Neyse, onu çiğnemedim tabii. Derin uykuda olduğu bir gece, çalıverdim kostümü sadece. Bizim bölgede güvenlik namına pek bir şey yoktur, bilirsin. Onun henüz haberi yok, ama icadı çalıştı da. Bak, buradayım işte. Çok özlemişim seni.”

Son sözüyle bana bir adım yaklaştı. O ana kadar tüm söylediklerini hayret ve merakla dinliyor, kostümü çıkarırken bedeninin aldığı şekilleri hayranlık duygusuyla takip ediyordum. Hızla soluk alıp veriyor olmasına rağmen sesini böyle duygulu kullanabilmesinden etkilenmiştim. Bazı hecelere yaptığı alışılmadık tonlamalarsa içimde uzun zamandır hissetmediğim bir gıdıklanmaya neden oluyordu. Sanırım haplarımı alma zamanım gelmişti.

“Çok özlemişim seni,” diyerek bana doğru bir adım attığında, ben de eş zamanlı olarak bir adım geri hareket ettim. Yaptığım şeyi ben bile garipsedim. Uzun zamandır maruz bırakıldığım propaganda, içgüdülerimi dahi esir almış gibiydi.

Geri çekilişimin ondaki etkisi yıkıcı oldu. Hayatını hiçe sayarak kilometrelerce yol almış, ele geçirildiği yerde onu lime lime edecek onlarca güvenlik robotunu aşarak bir adım yakınıma kadar gelmişti. Oysa benim küçük bir hareketimle aramızdaki uzaklığın sandığından çok daha fazla olduğunu fark etmiş, tüm bu çabasının boşuna olma ihtimali altında ezilmişti. Adandığı bir savaşın ortasında çırılçıplak kalmış yaralı bir asker gibiydi. Kocaman açtığı gözlerle tanık olduğu şeyi idrak etmeye çalışıyor, ağır ağır anladığı gerçeklikse gözlerinden acılı gözyaşları dökülmesine neden oluyordu.

Bu gözyaşları, içine doğduğumuz yaşam alanının bizden her gün aldığı intikamın kanıtıydı. Daha anne karnındayken yapılan testlerle olası cinsiyet kimliğimiz ve cinsel yönelimimiz için endişe duymaya başlayan yönetim, yetişmemizin her aşamasında bizi kuşkuyla takip etmiş ve geliştirdiği sinsi yöntemlerle, her “yanlış” hareketimizde bizi cezalandırmayı becermişti.

Öte yandan, tanışmamızı sağlayan şey de bu acımasız cezalandırma sisteminin ta kendisiydi. Durmaksızın gözlenen şüpheliler olarak yönetimdekileri fazlasıyla endişelendirdiğimizden, on beş yaşına geldiğimizde bizim gibileri bir arada tuttukları bir tecrit okuluna nakledilmiştik. Birbirinden uzak yerleşim yerlerinden gelen yüzlerce tuhaf gencin bir binaya tıkıldığı bu hapishane bozması eğitim kurumu, birbirimizi ve kendimizi tanıyıp en karanlık yerlerimizi güvenle gösterebildiğimiz bir mabede dönüşmüştü.

Burada geçirdiğimiz dört benzersiz yılın ardından ne olduğumuz kesin olarak ortaya çıkınca, bize iki seçenek sunmuşlardı: Ya uygulayacakları ‘yeniden tasarım’ tedavisini kabul ederek konforlu ve takdir edilen bir gelecek yaratma şansını elde edecek ya da tedaviyi reddedip eğitim, güvenlik, sağlık ve hukuk gibi birçok sosyal haktan mahrum, aşağılamalarla dolu bir hayata katlanacaktık.

Her iki seçimin de kendine has zorluk ve avantajları vardı. İkinci tercihte hayatta kalmanın kendisi bir mücadeleye dönüşüyor, ancak komünitenin birleştirici ruhu sayesinde maddi olanlar dışında tüm ihtiyaçlar kolayca karşılanıyordu. Birinci tercihi yapanlar ise maddi yönden sınırsıza yakın imkânla donatılmış olmalarına rağmen duygusal olarak büyük bir açlık içerisinde bırakılıyordu. Grup içinde dayanışma yoktu. Ayrıca güvenli bölgeye gidenler, burada geçirdikleri ilk üç yıl içerisinde bölgeye layık olduklarını kanıtlamak zorundaydı. Aksi hâlde, oranın robot bakıcısı durumuna getiriliyorlardı.

Ben, yapı gereği korkak ve uyumlu biri olduğum için ya da düpedüz rahatlığı heyecanlı bir gençlik macerasına tercih ettiğimden ilk yoldan yana karar almıştım. Tedavi diye yutturdukları şarlatanlığa, aslında hiçbir işe yaramayacağını bile bile teslim olmuştum.

Onların ‘poligenik bir fenotip’ olarak tanımladıkları cinsel yönelimin salt genetik manipülasyonla değiştirilemeyeceğini çok iyi biliyordum. Bu, yüzyıllar önce ortaya konulmuş bir gerçekti. Şimdiki yönetimin sahte bilim insanları, uydurma kanıtlarla bunun aksini savunmuş ve kendilerince işe yarayan bir yöntem geliştirmişlerdi. İddialarına göre beni iyileştirmesi beklenen genler, kuduz virüsünün kan-beyin bariyerini aşma yeteneğini taklit eden biyo-robotlarla beynime taşınmıştı.

Her ne kadar teorisi akla yatkın olsa da bu uygulama sonunda beyin hücrelerimin gen ifadesinde değişiklik olduğunu ortaya koyan hiçbir veri yoktu. Onların tedavi dedikleri şey, eklenen genleri güya aktive edecek hapların sözüm ona yan etkisinden başka bir şey değildi. Hapları kullandığım ilk haftadan itibaren cinsel arzularımda belirgin bir düşüş olduğu ortadaydı. Dahası hepimiz, gözlenen bu isteksizliğin hapların yan etkisi değil asli görevi olduğunu biliyorduk.

Artık olan olmuştu.

Üç yıl öncesine kadar her anımı birlikte geçirmeye can attığım biricik sevgilimden ayrılmış, güvenlik, temizlik ve rahatlık uğruna sıkıcı, tatsız, tutkusuz bir hayata adım atmıştım. Oysa o, kendi özüne sadakati seçmiş, zorlu da olsa birlikte olacağımız bir yaşamı kurabilmek hevesiyle tedaviyi reddetmişti.

Bu seçimi yaptığımız günü dün gibi hatırlıyorum. O gün, tek başına girdiğim seçim odasında hiç tereddüt etmeden tedaviye hazır olduğumu ifade etmeme rağmen, kararlar açıklanıncaya kadar ona yalan söylemeyi sürdürmüştüm. Sanki birlikte yaşayacakmışız gibi hayaller kurmaya, ona bu uğurda sözler vermeye devam etmiştim. Gerçeği duyduğunda yüzünde beliren dehşet beni korkutmuştu. Bana saldırmasını ve beni en ağır suçlarla itham etmesini beklerken o, garip bir şekilde bana sarılmış ve “Senin için çok üzgünüm,” diyerek ağlamaya başlamıştı. Nasıl olmuş da bana kızmamıştı, bir türlü anlayamıyordum.

Sanırım o, gerçek suçlunun kim olduğunu görebilecek kadar keskin bir zekâya ve sırf farklı duyguları öncelediğim için beni yadırgamayacak kadar yüksek bir hoşgörüye sahipti. İlerleyen günlerde, bana gösterdiği bu yakınlığı hak etmediğimi düşünmeye başladım. Ondan uzaklaşmaya çalışıyor, ama her defasında arzularıma yenik düşerek kendimi onun kollarında buluyordum. Derken, benim güvenli özel bölgeye taşınma kararım verildi. Bizim için ayrılık zamanı gelmişti. O ise artık “çöplük”te yaşayacaktı. Benim kaldığım yerde, onun bulunduğu bölgeye verilen isim buydu.

Tabii, bu ayrılık salt fizikî bir uzaklık olarak kalmadı. Aldığım ilaçların etkisiyle ondan duygusal bir kopuş da yaşadım. Yine de o, benimle haberleşmenin bir yolunu mutlaka buluyor, beni mutlu edecek bir şey yapmak için insan üstü bir çaba gösteriyordu. Yaşam alanımızın en zeki ve yaratıcı beyinlerinin onun bölgesinde bulunmasının bunda payı olduğu kuşku götürmezdi.

Ara sıra haberleşiyor olmamıza rağmen birbirimizi uzun süredir görmemiştik. Bir daha onun gözlerine bakmayacağım fikrine kendimi alıştırmıştım. Ama işte o yine istediği şey uğruna korkusuzca atılmış, öldürülme tehlikesini göze alarak odama kadar gelmişti. Şimdi karşımda gözyaşlarını dökerken, ona dokunmakla dokunmamak arasında büyük bir mücadele veriyordum. Bir yanım ona sarılmak, şefkat göstermek istiyor; diğer yanım ise ondan uzak durmanın en doğru davranış olduğunu fısıldıyordu.

Ağır ve sancılı bir suskunluk içerisinde, birbirimizden bir adım uzakta duruyorduk.

Evde bulunduğu toplam süre beş dakikaya yaklaşmıştı. Odamdaki beklenmedik hareketlerle uyarılan güvenlik robotlarının kısa süre içinde kapıma dayanacağını biliyordum. Normalde, böyle bir durum ortaya çıktığında, daha önceden sisteme kayıt ettirmiş olduğum gibi, sol baş parmağımı sağ yanağıma dokundurarak her şeyin yolunda olduğu sinyalini göndermem gerekiyordu. Bense, bunu yapmak yerine, ellerimi gövdemin arkasına almış, boşluğa bakan gözlerle geçmişi yâd ediyordum.

Yoksa, içten içe onun yakalanmasını mı istiyordum?

Hâlâ kendi sesimle meşgul ve bir put gibi hareketsizdim ki güvenlik robotları sessizce içeri daldı. Ne yapacaklarını çok iyi biliyorlardı. Onu kollarından yakalayarak bir çırpıda savunmasız hâle getirdiler. Sevgilimin gözleri yine kocaman olmuştu. Ama bu kez, onda daha önce hiç görmediğim bir sorgu taşıyorlardı. Üstelik tek bir damla gözyaşı bile yoktu.

Tüm bu olaylar karşısında nerede olduğumu bilmeden, sisli bir bulutun içinde çırpınıyor gibiydim. Zihnimde ona yapılanları derhâl durduracak onlarca fikir dans ediyor, bedenimse buna zıt şekilde, kayıtsız bir obje gibi kaskatı duruyordu.

Bir süre sonra, o tamamen hareketsiz hâle getirilip kapı dışına çıkarılırken, güvenlik robotlarından biri durup kamerasını bana yöneltti. Yaşananlarla ilgili tepkimi kayıt altına alacaktı. Bu hareket, bir süredir sıkışıp kaldığım eylemsizlik kafesinden beni kurtarmış, yapılması gerekenleri derhâl uygulamam konusunda bedenimi harekete geçirmişti. Biraz önceki belirsizliği silkeleyip atar gibi vücudumu titrettikten sonra robotun kamerasına gülümsedim ve yardımları için onlara teşekkür ettim.

Katıksız bir haindim. Geçmişime dair her şeyi bir çırpıda silmiş, kendimi köklerimden sökerek çürümeye bırakılmış bir kütük gibi savurmuştum. Yaptığım ihanetin anlaşılacak, affedilecek bir yanı yoktu. Cansız, soğuk, plastik boyalı bir hapishaneyi, engebeli, coşkun, yaşam dolu bir tepeye tercih etmiştim.

Robot, bu teşekkürüm üzerine memnuniyetini belirten bir ses çıkardı. Arkasını döndüğünde, sırtındaki ekranda yeşil bir cümle fark ettim. Güvenli bölgeye layık biri olduğumu duyuran bu cümleyi okuduğumda, sandığım gibi sevinç ya da gurur değil büyük bir utanç ve boğulmuşluk hissettim. Robotların ardından kapıyı kapatırken acılı gözyaşlarını dökme sırası bana gelmişti.

Konuk Yazar

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi bilimkurgukulubu@gmail.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayımlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...

İlginizi Çekebilir

yagmurda kaybolanlar

Yağmurda Kaybolanlar | Alper Kaan Selçukoğlu (Kısa Öykü)

Yine havaya bulut çöktü, yağmur yağacak, herkes eve kapanacaktı. Yağmur başladığında herkes eve girerdi. Damlalar …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir