Onlar, İngiliz yazar Kay Dick’in ilk kez 1977’de yayımladığı bir roman olsa da asıl ününü 2020’de yeniden keşfedilmesiyle yakaladı. Henüz yirmili yaşlarında İngiltere’nin ilk kadın yayınevi yöneticisi olan Kay Dick, George Orwell gibi yazarlarla çalışma imkânı buldu. Gazetecilik ve eleştirmenlik de yapan yazar, yazın hayatı boyunca altı roman kaleme aldı. Bu romanlardan en ilginci ise yayımlandıktan kırk yıl sonra yeniden parlayan, distopik bir başyapıt olarak değerlendirilen Onlar. Eser ince hacmine rağmen baştan sona tekinsiz atmosferini koruyan bir öyküye, özgün kurguya, karakter çeşitliliğine, vurucu diyaloglara ve konuşma diline yakın bir anlatıya sahip. Son yıllarda ilginin arttığı distopik öyküler arasında, tüm bu özellikleri sayesinde, dikkatleri tekrar üzerinde toplayıp kendine yeni bir yol açması sürpriz değil.
Distopik eserlerde bilindiği üzere özellikle cezalandırma sistemleri dikkat çekicidir ve her öykünün kendine has dünyası için önemli bir katmandır. Distopyalar korku ikliminin, öyküyü ileri taşıyan her eylem, diyalog ve betimlemenin belirsiz bir sonuca sürüklendiği kurgulardır. Dolayısıyla hem karakterler hem de dışarıdaki okur için gergin bir tel üzerinde yürüyormuş hissi yaratmayı amaçlar. Öyküde mekâna, zamanın ilerleyişine, eylemlere, içsel düşüncelere ve diyaloglara ağır ağır çöken bir karanlığın, huzursuzluğun türlü sebebi olabilir. Bunlar daha çok ezilmiş, tek tipleştirilmiş bir toplumsal veya küresel sistemin yakıp yok eden çarklarına dair bir öngörü ve sistem eleştirisi biçiminde yapılandırılır. Söz konusu öyküde, tüm o kışkırtıcı sistem içinde aykırı davranan, farklı sesler çıkaranlara yönelik uygulanan yaptırımlar için sonsuz alternatif yaratılabilir. Tıpkı Onlar’da olduğu gibi distopyalar gelecek için birer uyarıdır ve gerçekten de çoğunun bir ölçüde gerçeğe dönüştüğüne şahit olmuşuzdur.

Onlar’ın yazıldığı 1970’ler dünyasına döndüğümüzde sadece Kay Dick için değil, dönemin benzer türde eser üreten yazarlarının da toplum ve birey için paralel tasvirlere giriştiğini görürüz. Çoğu İkinci Dünya Savaşı’nı, acımasız diktatörleri, faşizmi ve totalitarizmi görmüş, atom bombasının yani nükleer gücün kıyametini deneyimlemiş, uzay teknolojisi atılımlarıyla devam eden soğuk savaşı gözlemlemiş yazarların düşlediği geleceğin bu travmaları da barındırması kaçınılmaz. Bu yazarlar sadece hayal kurmazlar, bizzat şahit oldukları savaş çağının olası sonuçlarını gerçekçi bir biçimde görmeye çalışırlar. Bununla birlikte Sanayi Devrimi ile bilime, teknolojiye duyulan güven özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası yerini yok edici bir endişeye bırakır. Hayatı belirli alanlarda kolaylaştıran tüm bu ilerlemelerin insanın özgürlüğünü kısıtlaması, farklı şekildeki kontrol aygıtlarıyla âdeta bir kafes yaratması Onlar’da hissettiğimiz gibi gününüzde de bir tartışma konusudur.
Onlar’da Yoko Tawada’nın, Andreas Frangeas’ın ve diğer bazı yazarların distopik romanlarındaki gibi başkarakterin ismi telaffuz edilmiyor. Mekân ve zaman hakkında da kesin bilgiler verilmeyen, sadece atmosfere yoğunlaşılan eserde bu durum belirsizlikten doğan gerilimi de artırıyor. Başkarakterimiz hakkında edinebileceğimiz tek kişisel bilgi onun bir yazar olduğu. Sanatın diğer alanlarında gerçekleştiği gibi yazarlık da onun için bir risk anlamı taşıyor. Merkezi yönetim Londra’da olmak üzere, yaşam alanlarının çeşitli birimlere bölündüğü ve bunlar arasında seyahat etmek gibi aktivitelerin resmi izin gerektirdiği biliniyor. Kay Dick öyküye doğrudan, tam ortasından giriş yapıyor ve hiçbir ek açıklamaya girişmeden ilerliyor. Bu tercih, atmosferi çeşitli sahnelerle örneklendirip ona güç kazandırıyor. Eser boyunca herhangi bir giriş-gelişme-sonuç bağlamına ihtiyaç duyulmuyor. Bu yeni ve tekinsiz dünyanın sıkışmış bir bölgesindeki günlük korkular, tedirgin bekleyişler her farklı bölümde tekrar tekrar aktarılıyor. Birinci tekil şahıs anlamına sahip romanda karakterimiz günlük konuşma diliyle kısa cümleler kuruyor, diyaloglarda da aynı sadelik ve yalın bir dil tercih ediliyor. Zaman ve mekân sıçramaları kısa sürede, birkaç paragraf sonrasında art arda gerçekleşiyor.

Her bölümde farklı karakterlere yer verilmesi, önceki bölümde yer alan bir ismin daha sonra okurun karşısına çıkmaması kurgudaki farklı yönelimlerden biri. Bu sadece teknik bir tercih değil, öykünün en can alıcı yanını sürekli, her yeni bölümde tekrar hatırlamamızı sağlayan, özgün bir yazar buluşu. Onlar’ın geriye kalan insanlar için uygulanan distopik cezalandırma yöntemi de yeni düzene uyum sağlamayı reddedenlere yönelik olarak ortaya çıkıyor. Uyum sağlama olanağı tanındığı hâlde buna karşı gelenler düşman olarak görülüyor ve onların her an endişe duymaları, korkuyla yaşamak zorunda kalmaları için zemin hazırlanıyor. Geride kalanlar, görünmez bir tehdit tarafından hareketsizleştiriliyor. Onlar, aşk kavramını bile topluma karşı, kabul edilemez ve bulaşıcı bir hastalık gibi görüyor.
Başkarakterin her bölümde temas kurduğu yeni karakterler aslında onun sanatçı komşuları Kimi ressam, kimi müzisyen, kimi heykeltıraş, kimi de şair. Bireysel sanatlarla el sanatları yasa dışı değilse de tasvip edilmiyor. Resmi görüş, takım çalışmaları olarak ortaya çıkıyor ve bireysellik, bireylerin aralarında kurulacak iletişim ortamı yok edilmek isteniyor. Sanatçılar kabul edilebilir sınırı geçip bireysel sanatlarına devam ettiği sürece cezalandırılıyor. Önce resimleri, yazıları, heykelleri yok ediliyor veya müzisyense sağır ediliyor; eğer üretim ve iletişim devam ederse bu defa Onlar tarafından evlerinden alınıp götürülüyor. Dolayısıyla sanatla uğraşan bu insanların üzerinden korku, endişe, acaba ne zaman alınırım tedirginliği eksik olmuyor. En büyük korkuları da sanatlarına icra edemeyecek şekilde cezalandırılmaları, örneğin ellerinin yakılması, gözlerinin kör, kulaklarının sağır edilmesi gibi.

Bölünmüş birimlerde yaşayan diğer sıradan insanlar için bir zorluk, tehlike veya korku iklimi geçerli değil. Eserde de ifade edildiği üzere cehalet mutluluktur deyişi, bu kitlenin yaşam tarzını en iyi şekilde açıklıyor. Yaşam alanında herhangi bir olumsuzluk hissetmedikleri gibi sanatçılara uygulanan baskıdan keyif alıyor, hatta sanatçılardan biri evlerinden sürüldüğünde avlunun ardında keyifle olan biteni izliyorlar. Sıradanlığın diktatörlüğü bu kitleyle pekişiyor. Eserin insan tasvirindeki bu katmanı özellikle gerçekçi Rus romanının betimlemelerini aratmıyor.
Eserleri, sevdiği insanlar, nihayetinde de kendileri evlerinden alınıp arınma merkezlerine götürülen sanatçılar, tüm bu olan biteni kabullenmeyip yas sürecine girdiklerinde onları yas kuleleri bekliyor. Ancak bütün acı ve hisleri alındıktan sonra serbest kalmayı hak ediyorlar. “Seçim hakkımız yoksa hiçbir şeyimiz yoktur,” sözünü merkeze alan roman, Onlar’a rağmen yaşamaya devam etmenin, direnmenin, eylemsizliğe başkaldırmanın, hayal etmenin kısa ama anlamı büyük portresini çiziyor. Can Yayınları’nın okurla buluşturduğu eserin başarılı çevirisi Su Akaydın’a ait.
Bilimkurgu Kulübü Bu Sitede Gelecek Var!
