Watch Dogs 2

Watch Dogs 2: Gözetim Sıkılaşıyor

Herhangi bir anda, herhangi birinin nerede olduğunu bildiğinizi düşünün. Üstelik bununla da kalmayıp, o kişinin ne düşündüğünü, neyi ne zaman satın alacağını, kiminle tartıştığını ya da hangi politik görüşe sahip olduğunu bile öngörebildiğinizi… Böylesi bir bilgiyle neler yapardınız?

2016 çıkışlı Watch Dogs 2, ilk oyunun kasvetli, ağır, yağmurla ıslanmış gri Chicago atmosferini geride bırakıp oyuncuyu Silikon Vadisi’nin güneşli distopyasına taşıyor. İlk oyundaki melankolik, sürekli suçluluk duygusuyla boğuşan, pes sesli kahraman Aiden Pearce’in aksine; bu kez karşımızda neşeli, enerjik ve gençlik heyecanıyla kıpır kıpır bir karakter var: Marcus Holloway. Marcus her ne kadar zaman zaman “havalı” olmaya çalışırken cringe sınırına yaklaşsa da, hacker kültürünün modern yüzünü temsil ediyor; hızlı, yaratıcı, enerjik ve güçlü bir mizah anlayışına sahip.

Oyun 2016 yılında San Francisco’da geçiyor; ancak hikâye aslında 2013’te başlıyor. Marcus, yeni sürümüyle daha da güçlenen ve Chicago’dan sonra pek çok şehirde olduğu gibi San Francisco’da da kullanılmaya başlanan ctOS 2.0’ın suç önleyici algoritmaları tarafından, hiç dahli olmadığı bir hırsızlık olayına karışmakla suçlanıyor. Bunun tek nedeni, algoritmanın Marcus’u belirli veri kümeleri ve “mahalle faktörü”yle eşleştirmesi. Sistem onu “potansiyel suçlu” olarak işaretliyor.

Bu haksızlığın öfkesiyle hackerlık kariyerine yönelen Marcus, ilk oyundan da tanıdığımız aktivist hacker grubu DedSec’in San Francisco hücresiyle iletişime geçiyor. DedSec, Marcus’u aralarına almak için bir tür deneme olarak ondan Blume veri merkezine sızmasını ve sistemdeki dijital ayak izini silmesini istiyor. Umulmadık şekilde başarılı olan Marcus, DedSec San Francisco’nun diğer üyeleriyle tanışıyor ve ekibe dâhil oluyor. Marcus’un DedSec üyeleriyle tanışması, oyunun atmosferini bir anda değiştiriyor. Çünkü DedSec oldukça renkli, enerjik ve neşeli bir topluluk. Josh’un içine kapanıklığına karşın olağanüstü zekâsı, Sitara’nın politik duruşu ve sanatçı kimliği, Wrench’in anarşist tavrı ve maskesinin ardındaki mizah bir araya geldiğinde güçlü bir kolektif ruh yaratıyor. Marcus’la birlikte DedSec, Watch Dogs evrenindeki direnişin daha genç, daha yaratıcı ve daha umutlu yüzünü temsil ediyor.

Bu durum oyunun protest ve renkli havasını da tamamlıyor. Görevlerin büyük bölümü mizahi bir dille yazılmış; sosyal eleştiriyle alay arasında gidip geliyor. Hipster kültürünü tiye alan görevler, milyarder CEO’ların veri sömürüsünü anlatan operasyonlar, tarikat benzeri yeni nesil “kişisel gelişim” örgütlerini hedef alan bölümler… Hepsi eğlenceli olduğu kadar düşündürücü. Hikâyenin temposu gibi oynanış da oldukça dinamik. İlk oyuna kıyasla kullanabileceğimiz çok daha fazla “oyuncak” var. DedSec karargâhındaki 3D yazıcıdan üretebildiğimiz uzaktan kumandalı tekerlekli robot ve dört pervaneli kuadkopter bunların başında geliyor. Bu araçlarla güvenlik kameralarını hackleyebiliyor, ctOS kutularını devre dışı bırakabiliyor, kapıları açıp kapatabiliyor, düşman silahlarını etkisiz hâle getirebiliyor; hatta devasa vinçleri bile kontrol edebiliyoruz. Marcus’un gelişmiş hack yetenekleri de eklenince, Watch Dogs 2 çok daha hızlı, akıcı ve aksiyon dolu bir oynanış sunuyor.

Chicago DedSec’inin aksine San Francisco DedSec’i çok daha görünür olmayı tercih ediyor. Öncelikleri; eylemler sonrası hazırladıkları propaganda videoları, şehrin dört bir yanına yaptıkları grafitiler ve sosyal medya üzerinden takipçi kazanmak. Amaçları, bilinirliklerini artırarak davalarına destek toplamak. Marcus’un da ekibe katılmasıyla işler bir süre yolunda gidiyor. Ta ki Josh, sosyal medya rakamlarında ciddi bir tutarsızlık fark edene kadar.

Sorunun kaynağını araştıran Marcus, Meta benzeri bir sosyal medya şirketi olan Invite’ın genel merkezine sızıyor. Burada Blume’un CTO’su Dušan Nemec’le karşılaşıyor. Tipik bir kötü adam itirafıyla Nemec, DedSec’i dolaylı biçimde kullanarak şirketleri korkutmayı, ardından da “güvenlik” bahanesiyle ctOS 2.0’ı satmayı hedeflediğini açıklıyor. DedSec üyelerinin gerçek kimlikleri açığa çıkınca ekip yeraltına çekiliyor; görünürde dağılmış gibiler. Ancak Watch Dogs evreninden tanıdık bir karakterin de ortaya çıkmasıyla Marcus, ekibi yeniden bir araya getirmek ve mücadeleyi sürdürmeye ikna etmek için kolları sıvıyor.

Ciddi Dertler

Watch Dogs 2’nin hikâyesinde Marcus’un kişisel motivasyonunun yanında güçlü bir kolektif motivasyon da var: veri çağında özgürlük mücadelesi. DedSec’in amacı, bireyleri sisteme karşı bilinçlendirmek; insanların verilerinin nasıl ve ne ölçüde çalındığını göstermek. Dev şirketlerin “iyilik yapıyoruz” maskesi altında yürüttüğü veri sömürüsünü açığa çıkarmak. Dolayısıyla oyunun San Francisco’da, bilhassa Silikon Vadisi’nde geçmesi tesadüf değil. Oyundaki şirketlerin büyük kısmı gerçek dünyadaki teknoloji devlerinin neredeyse birebir yansımaları. Blume’un yanı sıra Google benzeri Nudle, Instagram benzeri ScoutX, SpaceX benzeri Galilei, Uber benzeri DriverSF gibi pek çok şirketle karşılaşıyoruz. Hepsinin ortak noktası, ctOS 2.0’ı kullanıyor olmaları.

İlk oyundaki ctOS daha çok altyapı ve güvenlik odaklıyken, ctOS 2.0 tam anlamıyla bir veri toplama, kategorize etme, davranış analizi ve yönlendirme sistemi. Şehirdeki tüm kameralara erişiyor, trafik ışıklarını kontrol ediyor, cep telefonlarından veri çekiyor, sosyal medya içeriklerini tarıyor, finansal hareketleri izliyor ve bireyleri puanlıyor. Blume veri merkezlerine sızdıkça, sistemin insanların kişisel kameralarından akıllı ev cihazlarına kadar her şeyi takip ettiğini görüyoruz. Blume ile diğer şirketler arasındaki bu veri alışverişi ekonomisi oyunun en sert eleştirilerinden biri. Medya şirketlerine satılan kullanıcı profilleri, kişiselleştirilmiş politik reklamlar, yönlendirilen sosyal medya trendleri ve körüklenen kutuplaşma… Oyun bu noktada Cambridge Analytica skandalına açık göndermeler yapıyor. Start-up kültürünün “her şeyi veriyle çözeriz” yaklaşımı da hem alaycı hem rahatsız edici bir şekilde işleniyor.

Blume’un en tartışmalı ortaklıkları ise güvenlik güçleri ve silah şirketleriyle olanlar. Öngörücü polislik ve tehdit puanlama sistemleri, oyunun merkezindeki eleştirilerden biri. Marcus’un da “potansiyel suçlu” ilan edilmesine yol açan bu sistemlerle mahalleler ve bireyler risk skorlarına göre etiketleniyor. Polis müdahaleleri buna göre şekilleniyor; ama çetelere karşı gerçek bir çözüm sunulmuyor. Marcus’un belediye meclisi üyesi Miranda ile birlikte polis teşkilatındaki çürümeyi açığa çıkarmaya çalıştığı görevler bu açıdan özellikle dikkat çekici.

Tüm bunların ortasında DedSec yalnızca bir hacker grubu değil; bir farkındalık hareketi gibi konumlanıyor. Hack’le aktivizmi birleştiriyor, sanatla protesto ediyor, videolarla kampanyalar düzenliyor, şirket verilerini ifşa ediyor. Amaç sistemi sabote etmekten ziyade insanlara neler olup bittiğini göstermek.

Sonuç

Watch Dogs 2, serinin en dengeli ve en başarılı oyunu. Açık dünya hissi son derece güçlü; San Francisco’da gerçekten yaşıyormuş hissi veriyor. NPC tepkileri, canlı şehir yapısı ve Kaliforniya’nın renkli atmosferi son derece yerinde. Politik ve mizahi eleştirilerle dolu görevleri, Marcus’un ekiple olan dinamiği ve zaman zaman sululuğa kaçan diyaloglarıyla oyun, gençliğin o yerinde duramayan hâlini başarıyla yansıtıyor.

Bu yönüyle Watch Dogs 2, siberpunk kültürün neşeli bir yorumu gibi: renkli, enerjik ve eğlenceli; ama altındaki karanlığı sürekli hatırlatan bir dünya. Anlattığı şey uzak bir gelecek distopyası değil; hâlihazırda yaşadığımız çağın biraz daha keskinleştirilmiş hâli. Bugün şirketlerin topladığı verileri, sosyal medya algoritmalarını ve yönlendirilen kitleleri düşündüğümüzde, Watch Dogs 2’nin evreni hiç de uzak görünmüyor.

Erkam Ali Dönmez

Oyun sever, oyun oynar, oyun çevirir, oyun yapar.

İlginizi Çekebilir

watch dogs kapak

Watch Dogs: Gözcüleri Kim Gözlüyor?

“Bizler modern zamanların büyücüleriyiz. Dev bir bulutun içinde yüzen sırları ve yalanları gören gözleriz.” Ubisoft‘un …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir