bilimkurgu kulubu

Araştırma

Tarih: 4 Nisan 2018 | Yazar: Sinan İpek

0

Türk Dizileri

Bir toplumun televizyonlarında yayınlanan dizilerine bakarak o toplumla ilgili birçok sosyolojik bilgi edinebilirsiniz. Misal, Japon dizilerinde ve animelerinde mutlaka zorlu çalışma sahneleri vardır; alnında biriken ter damlalarıyla, hırslı, çalışkan insanları gösterilir sürekli. Örnek olarak “Sprited Away (Ruhların Kaçışı)‘ndaki çalışma sahnelerini gösterebiliriz.

Amerikan dizilerinde ise kendini görevine adamış kişiler vardır. Katil mutlak yakalanacak, hasta mutlaka kurtarılacaktır. O kadar meşgul ve yorgundur ki dizi kahramanları, aile düzenleri bozulur. Eşleri, “Çok para kazanamıyorsun,” diye değil de, “Çok çalışıyorsun, bizi ihmal ediyorsun,” diye terk ederler kocalarını.

Doktorlar, House ve ER (Acil Servis)

Peki bizde durum nedir? Ne gösterirler bizim dizilerde? Örneğin “Doktorlar” dizisinde ne görüyoruz? Dr. House gibi kendini adamış, bilgili doktorlar var mı orada? Ne yazık ki, dizinin çoğunluğu flört ve geyik muhabbetlerine ayrılmış durumda.

Bir de ER (Acil Servis) dizisini düşünelim. Dizi 45 dakika sürüyor ve bölümün sonuna kadar acil servisin zorluklarını gösteriyor, öyle ki bölüm sonunda tükeniyorsunuz. Üstelik her bölümde birçok bilgi ediniyorsunuz. Dizinin ana duygusu çalışmanın onuru… Eh, bu arada kahramanların gönül ilişkilerinden de kısaca bahsediliyor ama hiç bir zaman görev duygusunun önüne geçmiyor bu.

Charles İş Başında Vs. Dadı

Şimdi çocuk bakıcılarıyla ilgili iki diziyi ele alalım: Eskiden çok tutulan ”Charles in Charge” yani “Charles İş Başında” dizisi ile Gülben Ergen’in oynadığı “Dadı”yı karşılaştıralım. Charles İş Başında’yı izlerseniz dizinin 25 dakikalık süresinin çok ekonomik bir biçimde kullanıldığını görürsünüz. Her bölümde çocukların bir sorunu ele alınıyor ve bu sorun Charles’in kendini adamışlığı sayesinde çözümleniyordu. Bu arada Charles’in kendi sorunlarına ve gönül maceralarına da birazcık değiniliyordu, ama odak noktası çocuklardı.

Peki ya Dadı dizisi?… Şimdiden gülümsediğinizi görür gibi oluyorum. Bu dizide çocuklar hemen hemen hiç görülmüyor. Bölümün başında okuldan eve dönüyorlar, “Merhaba dadı, merhaba baba,” deyip odalarına çıkıyorlar. Sonra Dadı ile çocukların babası başbaşa kalıyorlar ve 50-60 dakika boyunca bunların flörtünü, cilveleşmesini izliyoruz. Bu arada ayıp olmasın diye çocuklar arada bir başlarını uzatıp “ceee” diyorlar ve sonra tekrar kayboluyorlar. Yani dizi çocuk eğitimi ile ilgili değil, patronu ile cilveleşen bir bakıcı ile ilgili…

Kötü Adamlar

Bizim dizilerde kötü adamlar üç beş bölüm sonra iyi adama dönüşürler. Oysa yabancı dizilerde ve filmlerde, kötü adam sonuna kadar kötü kalır, hidayete ermesi nadirdir. Buradan da mücadeleyi sevmeyen bir yapımız olduğu sonucunu çıkarıyorum, çünkü kötülerin varlığı, onlarla mücadeleyi gerektirir. Biz ise savaşmak değil sevişmek istiyoruz.

Flört

Bizim dizilerin hemen hemen hepsinde cilveli kadınlar, azgın dedeler, kız arkadaş bulmaya çalışan ilkokul çocukları, sürekli karısını aldatmaya çalışan çapkınlar (genelde M. Ali Erbil canlandırır bu tipi), patronuyla kırıştıran aptal sarışınlar vs. vardır. Koca padişahı bile uçkur peşinde koşan birine dönüştürdük ya, daha ne olsun!

Asalak Tipler

Evet, her dizimizde mutlak bulunan tiplerden biri de çalışmayan, başkasının sırtından geçinen bir asalak dayı tipi vardır. Bu olgu toplumumuzdaki tembellik eğiliminin mi, yoksa işsizliğin mi bir göstergesidir, bilemiyorum.

Mahalle Baskısı

Bir de dikkat edin, dizilerimizde herkes herkesin işine burnunu sokuyor, yargılıyor.

“Bunu neden yaptın?”, “Ceyda’ya gitme demedim mi sana?”, “Bunu kimseye söylemeyeceksin! Anladın mı?”, “Benden izinsiz oraya gidemezsin” vs…

Bu türden diyalogları ne çok görürüz dizilerde. Ama şöyle diyaloglara hiç rastlamayız:

“Bu senin kararın.”, “Ben karışmam, sen bilirsin.”, “Nasıl istiyorsan öyle yap.”, “Bu senin hayatın.”, “Bu benim hayatım, benim kararım.”, “Onun nasıl yaşadığı beni ilgilendirmez.”

Tumturaklı Laf Söyleme Merakı

Bir de bizim dizilerde herkes tumturaklı, havalı laflar etme peşinde. Yani öyle bir konuşuyorlar ki sanırsın o söyleyeceği cümleyi üç gün düşünmüş… Hiç öyle günlük hayatta rastladığımız ve İngilizler’in Small Talk (küçük konuşma) dediği türden cümlelere rastlanmıyor.

Bunun yerine şöyle cümleler var:

“Ben seni güz yağmurlarının kokusunu koklarken yatağıma damlayan yaz yağmurlarının şıpırtısı gibi sevdim. Ben seni gül yapraklarının serildiği bir bahçenin patikasında dolaşan minik, şirin bir karıncanın yuvasına götürdüğü çöpün üstündeki pirenin kanadı gibi sevdim… Ben seni…”

Bir de lafla heybetli görünmeyi pek severiz:

“Eğer bir daha kardeşime dokunursan, o elinin parmaklarını birer birer kırar, öyle bir yamulturum ki, bir daha değil birine el kaldırmak, okulda öğretmenin sorusuna cevap vermek için parmak bile kaldıramazsın!!!!!”

Burada maksat, gerçekten dövüşmek falan değil, sadece tehdit etmek ve sözel olarak heybetli görünmektir ne yazık ki… Çünkü on dakika sabredin kız kardeşinin sevgilisini tehdit eden aynı adam bu sefer onun yanında işe falan girip, pezevenk rolüne soyunacaktır, hiç şüpheniz olmasın.

Dizilerimiz yapısal olarak da berbattırlar. Dümdüz bir şekilde öykü anlatırlar. Bir estetikleri ve bir kurguları yoktur. Kurgu zeka gerektirir. Öykü ise merak duygusuna hitap eder. “Sonra ne olmuş?” ya da “şimdi ne olacak?” sorularının yanıtını öğrenmek için izlenir öyküye dayalı anlatımlar, hepsi budur. Öbür türlüsü zeka ve hafıza gerektirir. Bir zamanların ünlü dizisi Komiser Colombo gibi bir senaryo yazmak kolay değildir. Dümdüz hikaye anlatmak ise hemen hemen herkesin yapabileceği bir şeydir.

Bizim dizilerde durum şu: Sabah senaryosunu yazıp, öğleden sonra çekip akşam kurguluyorlar. Bu yüzden de aynı şeyler tekrarlanıyor. (Esas oğlanla esas kız bir araya geldikten sonra dizi devam ederse mutlaka bunların bir çocuğu oluyor, o çocuk kaçırılıyor vs.)

Sahte Aile Telaşları

Hemen hemen her dizide esas oğlan kaza geçirir bütün aile sırayla “tüh tüh vah vah” diyerek hastaneye koşar. Herkes birbirine olayı haber verir. Dakikalar boyunca bu haberleşmeleri izleriz. “Duydun mu Erçin kaza geçirmiş, hastanedeymiş?” — “Nee? Hangi hastanedeymiş? Hemen geliyorum!” Bir telaş bir telaş… Belki de burada aile olarak birbirimize bağlılığımız anlatılmak isteniyordur, ama hastanede hepsinin keyfi yerindedir, gevezelik yapar dururlar. Bir şeye faydaları olmaz. En küçük bir yardımları dokunmadığı gibi gereksiz panikleriyle de sağlık görevlilerine ayak bağı olurlar.

Oyuncular oyuncu değil, gardrop göstermek için oraya konmuş konuşan vitrin mankenlerdir. Çekim açıları vs. konusuna ise girmek bile istemiyorum. Sadece şu kadarını söyleyeyim: Fotoroman estetiğinden öteye gidemezler.

Bugüne değin dizileri eleştirmekten kaçınmıştım. Çünkü hem iyi örnekler vardı (İkinci Bahar vs.) hem de yapılan şeyleri kötülemenin alemi yoktu. Kötü örneklerin yanında iyi örnekler de çıkacaktı, genel bir iyileşme olacaktı vs. Ama öyle olmadığını görüyorum. Giderek batıyorlar. Tıpkı Yeşilçam‘ın bir zamanlar batması gibi, dizi sektörü de gerçek bir sanayiye dönüşemediği ve artı değer yaratamadığı için batacaktır. Ne yazık ki üç beş patronun ve yıldız oyuncunun köşe dönmesini sağlayan bu sektör, emek ve duygu sömürüsüne yaslamıştır sırtını.

Etiketler: , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Yazıyor, çiziyor, düşünüyor, öğreniyor, öğretiyor. Temel ilgi alanı Bilimkurgu yazarlığıdır. Bunun dışında matematik, bilim, teknoloji, astronomi, fizik, resim, sanat, edebiyat vs. gibi konularda düşünür, okur, öğrenir ve ara sıra da sentezlediklerini yazı halinde kusar.