dreamcatcher

Stephen King’in Kaleminden Bir Uzaylı İstilası: Dreamcatcher

Stephen King‘in IT’ten The Shining’e kadar pek çok eserinde görülen ortak bir tema vardır: çocuklukta yaşanan bir kötülük, yıllar sonra yetişkinlikte karakterimizin yeniden karşısına çıkar ve karakterleri bir kez daha yüzleşmeye zorlar. Dreamcatcher (Düş Kapanı), bu tanıdık temayı bu kez uzaylı istilası ve body horror ile birleştiriyor. 2001 tarihli aynı adlı romandan uyarlanan film, uzaylı işgalini aksiyondan çok korku ve gerilim yönüyle bizlere sunuyor.

Öykü, çocukluk arkadaşları Jonesy, Henry, Beaver ve Pete etrafında şekilleniyor. Küçük bir kasabada büyüyen bu dört arkadaş, çocukluklarında engelli Duddits’i zorbalardan korudukları bir olay sonrası gizemli yetenekler kazanıyor. Aralarında telepatik bir bağ oluşuyor; birbirlerinin düşüncelerini hissedebiliyor, sezgisel olarak geleceğe dair parçalar görebiliyorlar. Stephen King’in sıkça kullandığı bu motif, masum bir çocukluk ânının ileride dünyanın kaderini belirleyecek bir seçilmişlik hâline dönüşmesinin habercisi.

Yıllar sonra, artık yetişkin olan bu dört arkadaş bir av gezisi için ormanda yeniden bir araya geliyor. Ancak buluşma, Dünya’yı istila etmeye başlayan uzaylı bir asalak türünün ortaya çıkmasıyla kâbusa dönüşüyor. Bu varlıklar insan bedenine yerleşiyor, içeriden büyüyor ve ev sahibini yavaş yavaş ele geçiriyor. Bunun üzerine dört arkadaş, çocuklukta kazandıkları güçlerin tesadüf olmadığını fark ediyor; sanki o gün yaşanan her şey, tam da bu ana hazırlanmak için gerçekleşmiş gibi görünüyor.

Filmin en çarpıcı bölümlerinden biri, Jonesy’nin uzaylı asalak tarafından ele geçirildiği sahnelerde ortaya çıkıyor. Dışarıdan bakıldığında kendi kendine konuşuyormuş gibi görünen Jonesy, aslında zihninin içinde bedenini ele geçiren varlıkla sürekli bir mücadele veriyor. Bilinci geri çekilmiyor; aksine, daralan bir zihinsel alanda hayatta kalmaya çalışıyor. Bu iç diyaloglar, karakterin yalnızlığını ve çaresizliğini gösteriyor. Bu tür sahnelerin yaygınlaşmasında The Lord of the Rings üçlemesindeki Gollum–Smeagol anlatısının etkisi su götürmez. Dreamcatcher ise bu yöntemi bilimkurgu-korku eksenine taşıyan erken örneklerden biri.

Filmin yönetmen koltuğunda, bilimkurgu sinemasına yönetmen, senarist ve yapımcı olarak sayısız katkı vermiş olan Lawrence Kasdan oturuyor. Star Wars, Indiana Jones gibi modern popüler kültürün temel taşlarında imzası bulunan Kasdan’ın projede yer alması, filmin iddiasını daha da yükseltiyor. Yönetmenlik kariyeri çoğunlukla komedi, drama ve Westernlerden oluşan Kasdan, yazar ve yapımcı olarak defalarca kez katkıda bulunduğu bilimkurgu sinemasına ilk kez yönetmen olarak da adım atıyor. Bu durum, Dreamcatcher’ı birçok Stephen King uyarlamasından ayıran en önemli unsur.

Film, yüksek prodüksiyon değeri ve tanınmış oyuncu kadrosuyla dikkat çekiyor. Bu kadronun merkezinde ise Morgan Freeman yer alıyor. Freeman’ın canlandırdığı Albay Curtis, uzaylı tehdidini kontrol altına almak adına her yolu meşru gören bir askeri otorite figürü. Soğukkanlı, buyurgan ve acımasız biri olarak hikâyeye giriyor. Freeman’ın genellikle bilge ve güven veren karakterlerle özdeşleşmiş oyunculuğu düşünüldüğünde, bu rol izleyicide bilinçli bir rahatsızlık yaratıyor. Curtis, insanlığı kurtarma iddiasıyla ahlaki sınırların nasıl hızla silindiğini gözler önüne seriyor.

Gösterime girdiği dönemde film, eleştirmenler tarafından dağınık ve ton olarak dengesiz bulundu. Ancak bugün geriye dönüp bakıldığında, Stephen King uyarlamaları arasında tuhaf ama cesur bir yere sahip. Çocukluk arkadaşlığı, zihinsel işgal, bedenin kontrolünü kaybetme korkusu ve kaçınılmaz kader fikri; bilimkurgu ile korkunun kesiştiği bir alanda birleşiyor.

Sonuçta Dreamcatcher, kusurlarıyla var olan bir film. IT’te Pennywise’ın temsil ettiği kötülük bu kez palyaço yüzüyle değil, insan bedeninin içine sızan bir asalakla karşımıza çıkıyor. Ancak anlatının özü değişmiyor: Çocuklukta yaşananlar asla geride kalmıyor. Bastırılan korkular, unutulduğu sanılan bağlar ve yarım bırakılmış travmalar zamanı geldiğinde geri dönüyor; üstelik bu kez yalnızca bireylerin değil, tüm dünyanın kaderini tehdit ederek.

Halil Alpaslan Hamevioğlu

İçsel yolculuğuna 1980'de Polatlı'da başladı. 80'ler ve 90'ların göbeğinde yetişti. O devrin her bireyi gibi bilimkurguyu video kasetlerden tanıdı. Sonra özel kanallar geldi. Hayal dünyası iyice genişledi. Eh, gerçek yaşamında da dünyanın içinden geçtiği dönüşümü gördü. Sovyetler'in bitişini, Berlin Duvarı'nın yıkılışını, popüler kültürün tüm dünyayı etkisi altına alışını... Bir gün okulu bitti ve hem gördüklerini hem de yaşadıklarını yeni nesillere aktarmak istedi. Öğretim görevlisi oldu. Gazi Üniversitesi’nde başlayan, Başkent Üniversitesi’nde devam eden öğreticiliğinde ülke sınırlarını aştı ve kendini Amsterdam Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde buldu. Yazmayı hep sevdi. Âşık olduğu bilimkurgu ile yazma hobisini ise burada birleştirdi.

İlginizi Çekebilir

Princess_of_Dune

Taht, Çöl ve Sessiz Mücadeleler: Dune Prensesi

Dune Prensesi, Brian Herbert ve Kevin J. Anderson imzalı Dune Kahramanları serisinin üçüncü romanı. Kitap …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir