yukselis kapak

Okyanusun Dibinden Uzayın Derinliklerine: Yükseliş

İskoç yazar Martin MacInnes’e 2024’te Arthur C. Clarke ödülü kazandıran Yükseliş, okyanuslar ve uzayın derinliklerinde girişilen keşif yolculuğunu geçmişin travmaları ve aile ilişkisiyle kesiştiren bir roman. Eser yaşadığımız çağa ait bilimsel gerçekleri olası senaryolarla ilginçleştiriyor. 2030’lu yıllara sarkan öykü, insanın keşif arzusunun iki önemli gerekçisi olan uzay-okyanus ikiliğiyle kurabileceğimiz ilişkiye alternatif boyutlar kazandırıyor. Bilimsel ve teknik altyapısı, karşıt tezlerle ilerlemesi, karmaşık sorunlara güçlü çözümler üretebilmesi, insan ilişkilerine dair söyledikleri öyküye gerçekçi ve ikna edici bir özellik katıyor. Yabancılarla temas, uzay madenciliği, yörüngede faaliyet gösteren binlerce kişilik karantina istasyonları, çeşitli anomaliler etrafında devam eden gizli araştırmalar gibi izleklerle birçok tartışma alanına temas ediyor.

İnsan, hayatını büyük oranda yüzeyde geçiriyor. Toprağın veya suyun üzerinde sürdürdüğümüz yaşam, basınç ve oksijen etkisiyle en ideal noktalarına ulaşıyor. Yüzeyden yükseldikçe veya alçaldıkça ortam, atmosfer, fiziksel büyüklükler değişiyor, hem gezegenimiz hem de evren ilginçleşiyor. Bilimkurguda çoğunlukla yerden çok uzakları düşünür ve orada ihtimaller üzerinde dururuz, bunu hayal etmeyi bir zorunluluk gibi görürüz çünkü yeni dünyalara açılan kapı oradadır. En büyük düşlerimiz şimdinin fiziksel kuramlarıyla ulaşılması mümkün görünmeyen yıldızlar ve onların gezegenlerine ulaşmaktır. Bilinmeyenin vadettiği merak ve heyecan yerden roketle havalanmayı gerekli kılar. Peki yukarı çıkmaktansa aşağı inmeyi yeteri kadar düşünüyor muyuz? Suyun kilometrelerce altında, engin derinlikte, yüksek basınçta, karanlıkta, soğukta, gerçekte neler olup bittiğinin farkında mıyız? Derinlerde karşılaşma ihtimalimiz olan bazı canlılar da bizim için yabancı tür anlamı taşıyamaz mı? Yukarı doğru milyarlarca kilometre yol alabilirken, okyanuslarda en fazla 12-13 km derine inebilmemizin aslında derin suları bizim için daha ilginç bir hâle sokması gerekmez mi? Yükseliş, henüz ilk sayfalarından itibaren denizle kurduğu güçlü bağ ile okurun zihninde benzer sorular oluşmasını sağlıyor. Okyanusların derinlerine insanlı veya insansız yapılacak bir keşfin en az uzay teknolojileri gibi zorlu bir mühendislik gerektirdiğini fark ederken, suyun altının da en az uzay gibi heyecan uyandırdığını hissediyoruz.

Mikrobiyoloji, özellikle deniz canlıları alanında çalışan bir bilim insanı olan Leigh romanın ilk bölümünde bir araştırma için Atlantik’e açılan gemide kendine yer buluyor. Hollandalı olan, çocukluğu Rotterdam’da geçen Leigh’in suyla arası iyi. Dalmak, yüzmek onun kişiliği tamamlayan önemli fiziksel aktiviteler ve bu sayede zihniyle bedeni güçlü kalmayı sürdürüyor. Leigh’in babası, annesi ve kız kardeşi Helena’yla ilişkisi öykü boyunca çeşitli sürtüşme, kriz anları ve geçmişin yükü şeklinde açığa çıkıyor. Öykünün teknik anlamda zirveye çıktığı bölümlerde bile bu travma herhangi bir düşünce veya görüntüyle kendini yine belli ediyor. Dünyanın en gizli görevlerinden birinde hayati bir pozisyonda çalışırken bile bu yük omuzlarında. Yine de sağlığı bozulan annesiyle ilgilenememek, soğuk ve hiçbir zaman samimi ilerlemeyen ilişkilerine rağmen onun yanında olamamak Leigh’i zorluyor. Aile bağları, kişisel tarih, anılar, ilişkiler, söylenenler ve söylenemeyenler roman için dikkate değer izleklerden biri. Leigh’in nasıl biri olduğunu, neden şimdiki gibi bir kişiliğe büründüğünü iş ortamında kurduğu diyaloglardan ziyade hatıralarından anlıyoruz. Leigh’in öyküsü her bölümde keskin dönemeçlerle ilerlerken, onun devam etmesini sağlayan iradenin de çocukluğundan bu yana nasıl örüldüğünü keşfediyoruz.

Romanın birinci bölümü, Endeavour isimli bir geminin Atlantik’te yürüttüğü çalışmayla sürüyor. Leigh doktora öğrencisi olarak dâhil ediliyor ancak burada tam olarak neyi araştırdıklarının bilgisine ulaşamıyor. Zaman geçtikçe okyanusun ortasında devam ettirdikleri araştırmanın okyanus tabanında yeni keşfedilmiş hidrotermal bir yarıkla ilgili olduğunu öğreniyor, bilimsel merakı pekişiyor ve araştırmaya dair ilgisi artıyor. Otuz altı km derinliğe kadar uzanan yarıklar okyanus tabanının daha önce inilmemiş bir mesafesinde yer alıyor, insan kavrayışının ötesine geçen bir keşif. O derinliğe bir keşif sondası indirmek, uzak gezegenlere uzay aracı göndermek kadar zor olsa da denemeler yapılıyor. Leigh, yarıklarda elde edilecek mikroorganizmaları yaşamın kökenleri ve oluşumunu daha iyi anlamak için fırsat olarak görse de araştırmayı üstlenen şirketlerin esasen uzayı amaçladıklarını fark ediyor. Okyanus-uzay ikiliğini zihninde ilk kez bu anlarda yorumluyor. Gemiye binmeden önce aldığı bir haberin de tüm bu anormal gelişmelerle ilgili olduğunu düşünüyor. Yeni keşfedilen bir hızlandırıcı itiş sistemi sayesinde, uzayda öncekilerden on bin kat hızla ilerlenebileceğine dair inanılması zor bir haber bu.

Romanın ilk iki bölümünde kurgu genişlerken Leigh gemide ve laboratuvardaki çalışmalarının aslında hangi amaca hizmet ettiğinin bilgisine geç ulaşıyor, bu sürede sadece ondan isteneni yapıyor. Organizasyonun uzun vadeli hedefi ne okyanusta ne de uzay çalışmalarının hız kazandığı laboratuvarında çalışırken kendisine açıklanıyor, ona sadece beklemesi söyleniyor. Her şeye rağmen mesleki anlamda eşsiz bir fırsat, bir çalışma alanı bulduğu ve algler konusunda daha çok araştırma yapabildiği için bilim insanı refleksiyle devam ediyor.

Romanın ikinci bölümünden itibaren artık uzay çalışmaları hız kazanıyor. Mikro ve makro evrenin birliği bu bölümden itibaren kendini gösteriyor. Yazar, Leigh üzerinden yaşamın kökenini araştıran mikrobiyoloji ile evrenin sınırlarını araştıran astrofiziği neredeyse birleştiriyor. Leigh’in algleri, sadece bir besin kaynağı değil, yaşamın her ölçekte, hücreden yıldıza değin birbirine bağlı olduğunun kanıtı oluveriyor. Laboratuvarda geçirdiği zaman, okyanuslardan sonraki yeni bir görev gibi görünüyor ancak birbiriyle bağlantılı. Tüm bunlar olurken Datura adını verdikleri bir asteroit de keşfediliyor. Leigh, bu gizemli göktaşının okyanus dibindeki yarıkla da farklı yerlerdeki bilim insanlarının aynı anda geliştirdikleri hızlandırıcı itiş sistemiyle de ilişkisi olduğunu düşünüyor. Artık organizasyonun üzerinde çalışacağı yeni görev Datura’nın görünüp kaybolduğu noktaya doğru insanlı bir uzay görevi gerçekleştirmek.

Leigh yola önce bir gemi üzerinde, karayı görmeden, okyanusta aylar geçirerek başlasa da rota engin sulardan derin uzaya yöneldiğinde, alg araştırmaları da öngöremeyeceği bir anlam kazanıyor. Mikrobiyolojide yıllarını verdiği alglerin, yıldızlararası ortama gerçekleştirilecek görevde besin olarak kullanılacak olması Leigh’i görev için kilit noktaya taşıyor; çünkü alglerin üretimi ve kontrolü konusundaki tek yetkin kişi kendisi. Nihayetinde uzay görevinde yer alacak üç kişilik ekibe seçilmesi bir zorunluluk. Datura’ya, yola hâlâ devam eden Voyager 1 ve Oort Bulutu’nun ötesine yapılacak bu yolculuk, çocukluk döneminde babasından gördüğü ve atlatamadığı şiddetin onda yarattığı travmalardan da bir kaçış yolu. İçten içe, ne kadar uzağa giderse tüm bu karanlık hatıraların o derece silikleşeceğine inanıyor. Leigh’in yolculuğu klasik bir kahramanın yolculuğu değil, bir silinme arzusu. O, kendini bir kâşif olarak görmüyor, belki de travmalarından arınmak için kendini hiçliğin ortasında eritme çabasında. Leigh fırlatma öncesinde iki seneyi aşan, kendi sınırlarının ötesine geçtiği, yer yer tükendiği ancak her defasında ayağa kalkmayı başardığı zorlu bir eğitime giriyor. Bedensel ve ruhsal katmanda sarsıcı hale gelen bu eğitim, öyküsünü güçlendirip kendi zihninde anlamlandırıyor.

Nereus isimli gemiyle yaklaşık iki yıl sürmesi planlanan görev için nihayetinde derin uzaya yolculuğa başlıyor. Bilinen uzay araçlarından on bin kat daha hızlı gitmelerini sağlayan itiş sistemi sayesinde mesafeler daha kısa sürede katediliyor. Gemide geçirilen süre uzadıkça Leigh ile ekipteki diğer iki kişi fiziksel ve ruhsal anlamda zorlanıyor, yavaş yavaş tükeniyor, gemi onlar için artık bir rüya mekânı gibi görünüyor. Karanlık, derin, sonsuz, keskin bir yalnızlık içinde yol alıyorlar, derinlik ve boyut algıları günden güne kayboluyor. Her şeye rağmen alglerden ibaret gemi, insan zihnini zorlayan hızda devam ediyor. Dünya ile aralarında oluşan mesafe kontrol merkeziyle iletişim kurmalarını zorlaştırıyor, onların Dünya’ya, Dünya’nın onlara gönderdiği mesajlar ancak günler sonra ulaşıyor. Uzayın başka her şeyi vakumlayan etkisine artık katlanamazken, Nereus yıldızlararası ortama geçtiğinde nereden geldiği belirsiz bir kaza veya etkiyle geminin ikincil sistemleri bozuluyor, Dünya ile iletişim tümden kopuyor.

Öykünün kalan kısımda Leigh’in kız kardeşi Helena kurguya dâhil oluyor, ablasının başına gelenlerle ilgili giriştiği, yıllar süren araştırma çabalarına tanıklık ediyoruz. Bu çaba Leigh’i hem okyanusa hem de uzaya gönderen şirketin geçmişte ve şimdi yaptığı çalışmaları, bağlantıları açığa çıkarmaya yönelik. Şirket uzay hedefinde dev harcamalarla, farklı katmanlarla ilerlerken denizde ve uzayda verilen insan kaybı sürüyor. Bu bölümlerde Leigh’i bir de Helena’nın gözünden tanıdığımız için o ana kadar öyküsünü farklı yönleriyle de tanıyoruz.

Yükseliş, kendi öyküsünü var eden büyük soruları masaya serip tartışarak gezegenimiz, ekoloji ve insan topluluğu için birtakım teşhisler ortaya koyuyor. Solaris tarzı bir psikolojik derinliğe sahip. Ekolojik bozulma, uzay çalışmalarının vadettiği getirinin yarattığı acımasız pazar, bilim insanlarının ilerlemeye dair duydukları heyecanı istismar etme gibi konular satır aralarında kendini gösteriyor. Yazar özellikle öyküyü sürükleyen anormalliklerin kaynağının ne olduğu konusunda açıklamaya girişmiyor. Hızlandırıcı itiş sisteminin keşfinin nasıl mümkün olduğunu, okyanus tabanındaki yarığı, birden ortaya çıkıp yine aniden kaybodan Datura’nın tüm bunlarla ilişkisini okurun kendi düşüncesine bırakıyor. Yükseliş, sert bilimkurgu gibi başlıyor ancak giderek daha metafiziksel ve soyut bir edebi kurguya dönüşüyor. Bu özelliği kimi okurlar için tatmin edici olabilir, ancak net cevaplar bekleyen bilimkurgu okurları için de yetersiz gelebilir. Yine de yazar Yükseliş’te sürpriz bir son vadediyor.

Yapı Kredi Yayınları’nın titiz bir çalışmayla okura sunduğu Yükseliş’in başarılı çevirisi Ebru Kılıç’a ait.

Serdar Yıldız

İllet (roman), Karanlık Gökkuşağı (öykü), Yüksek Doz Gelecek (beş yazar beş bilimkurgu kısa romanı), Silsile (Ödüllü Bilimkurgu Öyküleri), Arz Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (Bilimkurgu Öykü Antolojisi).

İlginizi Çekebilir

xeno

Yarım Kalan Dostluk: Xeno

1982’de Steven Spielberg’in yönettiği E.T., insanlar ile uzaylılar arasındaki dostluğu beyaz perdeye taşıyan en etkili …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir