donuklari beklerken

Donukları Beklerken | Sinan ‘C’ Güldal (Kısa Öykü)

Bu acâib vakıa, bu herc-ü merc nasıl başladı bilmiyorum. İlk evvel hatırama düşen şey Çanakkale’de, bir avuç toprağın üstünde, üç arşın ileri beş arşın geri harbediyor idik. Hararetliydi bu harp. Ondan evvel, yani bu uzun sergüzeşt-i vakit zuhur etmeden evvel, Mekteb-i Sultani’de, son sınıfta talebeyidim. Gözüm Hendese-i Mülkiye Mektebi’ndeydi. Mühendis olmak niyetinde idim, hendese, cebir ve dahi kimya ilimlerinde de pek ileriydim. Felek gözümün arzusunu pek kaale almıyor olsa gerek ki kendimi Cihan Harbi’nin ortasında, hem de pek debdebeli, pek bednam bir cephesinde nefer olmuş tüfek tutarken buldum.

Reşit olmuştum reşit olmasına ya daha ne leyli okuduğum mektebin dışında bir hayat görmüştüm arasıra rüfekâmla kaçtığımız Galata meyhanelerinden gayrı, ne de bir güzelin gül memesini tutmuştum. Quelle chance aveugle! “Evladım Rıfat, böyle mi irtihal edecektin bu zalim küreden, böyle mi akrânın iyş-ü işret içinde gün ederken günlerini,” buydu efkârım. Bilmezdim o vakitler, nereden bilecektim seyyah olup zamanın dışına düşeceğimi, vakit içinde vakitlerde derbeder olacağımı?

Cephe pek bir faaldi. Dedim ya beş arşın toprak, beşer kanı koyu demli bir çay, akar da akar, bir ateşfâm toprak ki can sıvısına doymuş, kusar da kusar, bir karanfil gibi bedreng kandan balçığa bata çıka bir biz ilerleriz, bir İngiliz keferesi. Mezkur cephedir, eşi görülmemiştir ki bunca küçük mahâlde bunca çok insan ölsün, c’est la vie derler adına tuzu kurular, bizim bildiğimiz c‘est la mort, hem de ne mort.

Çok canları gördüm çıkarken. “Hepsi mi Hakka yürür bu gariplerin,” diye de düştü aklıma ilk o vakit. Öyle ya, herkes almamıştır demini sohbet-i hemdem içinde, kimisi karısını, çocuğunu döver, kimi külhabeyi meyhanede adam keser, kimi de -Allah ıslah etsin- sıbyâna göz diker de ırzına geçer. De ki düştü yolları onların da savaşa ve irtihal eylediler dehr-i yalandan mâverâya, terk-i diyar eylediler kısaca, onlar da mı Hakka yürür sırf Padişah Efendimiz’in hilafet sancağı altında aktı leş kanları diye? Aklımda böyle bir sürü sual, günler akıp geçiyordu au milieu du bain de sang.

Rüfekâ da edinmiştim harpte. Her şey başladığında da bu rüfekâdan Osman ismiyle maruf bir refik yanımdaydı. Şahididir hiç olmazsa zamanın dışına düşüşümün. (Vaktin dışışına düşüşümün derim, derim de… Bilmiyorum ki dışına düştüğüm vakit midir, yoksa bizzahati hayat mı? Seyyah mı oldum evvel ve ahir vakitler içinde, yoksa ben de o garipler gibi Hakka mı yürüdüm?)

Cephede her gün birbirleriyle eyzan geçer idi, bir vakitler havadisi geldi Sarıkamış’taki canların, bir rivayet gibi. Yine Mekteb-i Sultani’den bir züppe, amcabeyi paşa mıymış neymiş, ondan aldık havadisi tayınımızı yerken, ayaküstü. Derlermiş ki Sarıkamış kırsalında koca bir ordu, karlara bata çıka, donmuş, frenk heykelleri gibi ayakta abanoz kesilmiş de öledurmuş. Sen bunca ana kuzusunu yazlık teçhizatla cepheye sür de kanları bile dökülmeden, Allah’ın soğuğuyla şehit olsunlar. Comment une telle chose peut-elle se passer? Bu mudur namına hayat dediğin ya Rab? Meşum havadisi yaymadık, önemlidir harbde moral ve bons esprits.  Dertleriyle hemdert olduk Osman’la birlikte.

“Bir şeyler yapmak lazım bu garip gureba için,” dedi Osman da ben de. Yekcihet idik yekcihet olmasına ya elden ne gelir? Sarıkamış nere Çanakkale nere… Hem nefer olmuşuz harbde. Asker kaçaklarına bir zulmederler ki akla getirmek bile iyi değildir sancağın altını boş bırakmayı.

O öğle vakti İngiliz’in aklına hücum etmek düştü. Bizde cephane az idi. Süngü taktık ve hücuma kalktık kefere üstüne. Allah! Allah! nidalarıyla inliyordu eflâk. Allah! Allah! Allah! Ne var ki aklıma mıh gibi saplanmıştı Sarıkamış’ın gurebası. Donmuşlar yahu donmuşlar. Donuklar. Bir vakit hemderdim Osman’a baktım bu efkâr içinde, acaba o da mı dertleriyle dertli diye ve o vakit, vallahi de billahi de tillahi de havada bir kurşunu Osman’a doğru ilerlerken gördüm.

Zaman aheste akar gibiydi. Osman’ı uyarmak, hatta üzerine atılıp yere sermek, kurşunun menzilinden çıkarmakdı isteğim, nedir ki ben de aheste hareket eder idim. Bir meşum kabus gibiydi, bağırırsın da avazın çıkmaz. Tam kurşun Osman’ın ak alnını deşecekken bizim cepheden de bir kurşun geldi, Osman’a gelen kurşuna bodozlama girdi. Kurşunlar birbirine geçmiş havada duruyordu. Bir an içün Osman’la gözgöze geldik. Sonra Osman, havadaki birbirine girmiş kurşunlar, bizim neferler, İngiliz neferleri, top ateşi altında toprakları savrulan harb cephesi hatta yahu Çanakkale eli toptan yok oldu gitti.

***

Dedim ya Osman şahidimdir, şahit ola gerektir ortadan buharlaşıp gaibe karıştığıma. Benim şahit olduğum ise bir sırrıydı Rab’bin varlığının. O sır ki şualar içinde parıl parıldı evvelinen. Ziyâ, ziyâ… Ziyâya boğulmuştu dört bir yanım. Nurlar sarmıştı vücudumu. İlkin, “Tamam evladım Rıfat,” dedim, “vakit tamam. Haşr-ü Neşre hazır ol. Vakit sırat köprüsünden geçme, amel defterini kapattırıp hesap verme vaktidir.” Fakat ne kadar beklesem de ortada ne sırat köprüsü vardı ne de amel defterimi kapatmaya gelen bir melek. Ellerimlen vücudumu contrôle ettim, her bir cihedim yerli yerinde, bütün uzuvlarım yekpare ve bir tamamdı.

Şualara doğru bir adım attım. Muazzam hareketlendi ziyâ. Sanki kainat hendesi bir ummân-ı ziyâymış da ben de bu kainatın merkezindeymişim gibi, tövbe. Tövbe tabii tövbe, amma velakin bütün gördüğüm vucûd da bu intibâmı kuvvetlendiriyordu. Ben de tuttum bir iki adım attım şualara doğru ve o anda da, yıldırım gibi çakan şuaların arasında ilerleyerek kendimi cennet desem cennet değil bir grande ville’de buldum ve orada öğrendim ben neredeyim, hangi aşkın ızdırabına buradayım, nedir vecibe-i muazzamam, nedir zaman…

***

Bu grand ville, bu şehr-i muazzam, ona ilk çıktığımda karşımda bütün heybetiyle görünür idi. Nasıl anlatmalı bu şehri? Fezaya uzanan binalar göğü delecek gibiydi, bunlar arasında kimi küreler semada sabit kalmış, ne altında bir dayanak, ne üstünde asumana tutunmuş bir ip de olacak değildi ya, öylece durur idi. Bunlar üzerinde ziya da mevcut idi. Afaka kadar uzanır idi bu şehir her yönden. Bu manzarada bir de dev beyaz şeyler dolaşır idi ki teyyare desem hiç benzemez bizim teyyarelere.

Sonradan idrakine vardım ki bu gördüğüm camın ardında görünen bir manzaradan ibarettir ve ben de bir heybetli tavanlı bir binadan içreyim. Benim bunu idrak etmemle birlikte, daha kafamı çevirip de etrafı görmeme fırsat vermeden, “Dur yolcu!” diye ünledi bir kadın sesi. “Hareket etme.” Ben nefsimi içinde bulduğum bu beyaz devasa duvarların şaşkınlığıyla hiçbir cevap vermeyince kadın beni gavur sanmış olacak ki bin bir dilde sormaya başladı. “Do you speak English? Sprechen sie Deutsch? Tıy mozeş govorit po Ruski? Nihongo o hanasemasu ka? Ka nişto paro Miyevira?” Daha da sordu da sordu. Ne var ki bu iyiden iyiye kafamı karıştırmış, beni lâl etmişti. Ancak Fransızca bilip bilmediğimi sorunca zayıf bir sesle “Oui,” diyebildim.

O hangi zamandan geldiğimi Fransızca sual edince, kafam iyice karıştı, yine de araya girdim, “Türküm ben, Türkçe konuşmak kafi.” Ben bunu deyince kadın “Âlâ,” dedi, ondan işittiğim kendi dilime yakın tek şey de bu oldu.

 “Neredeyim ben? Buraya nasıl geldim?”

“Buraya nasıl geldiğini sonra konuşacağız. Ama İstambul’dasın.”

İstambul deyince kafamda bir şimşek hasıl oldu. “İstambul?… İstanbul mudur?” dedim. “Payitaht? Gavurlar Stamboul der?”

“Evet,” dedi. Hayret içinde camın ardında görünen şehr-i muazzama bakmaya, bunun neresi İstanbul’dur anlamaya çalıştım. Hani neresiydi Sarayburnu? Neresiydi Galata? Pera? “Şu anda şehrin dış çeperlerindeyiz,” dedi. “Daha sonra size daha tanıdık gelebilecek yerlerde dolaşırız. Gerçi oraların da sizin bildiğiniz hâlinde kalmış olmasına pek imkân yok ama yine de en azından ana arterlerin yapısını, coğrafyayı tanıyabilirsiniz. Boğaz hâlâ Boğaz. Sizin Cadde-i Kebir dediğiniz yere çıkınca da caddenin yapısını tanırsınız sanıyorum. Osmanlı döneminden geldiğinizi sanıyorum yanılıyor muyum? Devlet-i Ali?”

Kadına baş sallayıp onayladım onaylamasına ya aklım Cadde-i Kebir’deydi. Mektebim… Hasretim… Mekteb-i Sultani buradaydı. “Mekteb-i Sultani duruyor mu yerinde?…” Sonra asıl sorumun bu olmadığını fark ettim, “Hangi devirdeyiz?”

“Kıyafetlerinize bakılırsa asker olacaksınız. Tahminim Osmanlı’nın son dönemleri, Balkan Harbi ya da Birinci Dünya Savaşı.” Bu söylediklerinde içime bir şüphe zerk eden çok fazla şey var idi. Osmanlı’nın son dönemi ne demekti? Savaşı kayıp mı etmiştik? Savaşı kaybettiysek burası İngiliz’in miydi? Cihan Harbi başkaca da mı yaşanmıştı? Yine de kadına baş salladım, “Cihan Harbi, Çanakkale Cephesi.”

“Bir anda çok fazla şey söyledim galiba. Affedin. Öyleyse, sizin döneminizden 1200 yıl sonrasındayız.”

Bunca aşırılık yetişir, bayılmışım.

Bin iki yüz sene, ah destin aveugle! Ah kör talih! Ah bu tecelli-i hayat gam ile büktü belimi. Ne karin kalmıştı geriye ne hande-i hürrem. Ne bildiğim sokaklar ne bildiğim ahâli. Bin iki yüz sene ha? Felek ben sana ne ettim?

Bin iki yüz sene sonrasının İstanbul’unda ya da İstambul’unda dolaştım bir müddet. Ne kadar sürdü bu sergüzeşt ne vakit ayrıldım oradan bilmem. Gam kasâvet basınca Boğaziçi’ne indim ve tanıdığım bu sulara baktım.

Pek ehemmiyetli şeyler de öğrendim burada ulemadan, münevverendan. Evvela fenni çalışmalar. En çok da fizik derler bir tabia ilmi. Meğer bizim kainat dediğimiz biricik değilmiş. Rab onları külli yaratmış da bunlar vakit vakit iç içe geçer, hem hemvakit hem de hemzemin olurlarmış. Bir kere yakalandıysan bu kainatların kuranderine, bir kere düştüysen vaktin haricine vay hâline. Çıkışı yokmuş bu musibet-i azimin. Mutlaka tekerrür edermiş ve acz içinde düşermişsin bir o vakte bir bu vakte, bir o âleme bir bu âleme.. “Kontrol etmeyi öğrenirsin,” dediler buradaki alimler. (Frenkçedeki contrôle olmuş mu sana Türkçe kontrol, pek şaştım bu işe.) Bir süre sonra bile isteye dolaşırmışsın vakitten vakite. Çokmuş benim gibisi.

Bergüzar mıdır yoksa bir menhus lanet mi bilemediğim bu hâlle ne yapmalı peki? Aslında bu sualin cevabı pek de bana bağlı değilmiş. Kainatların kuranderi pek hususi şerâit altında vuku bulurmuş. Ya da, aklımın erdiği kadarıyla, kainatların kuranderi esnasıda pek husui vakıa vuku bulurmuş. Aslolan şikeste zamanın bin bir parçasını toplamakmış. Çünkü bu kuranderden geçen kişi ardında pare pare nişan bırakırmış. Bu nişanları toplamak da zamanın tekrar yekpare bir hâl almasına deva değilse de kişiye bir nevi usturlab verirmiş zaman içinde târikini bulmasını sağlayan. Dediler ki bu usturlab hem haritasıymış gideceğim tarikin hem de bir nevi anahtarı açmam gereken kapının.

Bu vakit usturlabının parelerini toplayabilmem için bana bir nüve verdiler. Bu nüve portakaldan irice bir saydam toptu, arkasındaki mahali eğip büker idi ve üzerinde bulacağım pareleri yerleştirebileceğim yuvalar vardı.

Nüve haricinde kafama bir vâsıta taktılar ki bu vâsıta her nerede olursam ve orada her ne lisan konuşulursa onu idrâk etmemi sağlarmış. Zaten bu vâsıta kafama ve dahi dimâğıma zerk edilince konuştukları hem biraz tanıdık hem de acaib lakırdılar sanki rüfekâmla konuşurmuşum gibi berrak bir vaziyet aldı. (Meğer nice değişirmiş dil bin iki yüz yılda.) Daha da marifetleri varmış bu vâsıtanın ki vakti geldiğinde görürsün dediler.

Bir de üniformamı çıkartıp yerine yeni esvab vermek istediler ama reddettim. Hem namusumdur hem de kendi vaktimin bir nişanesidir diye.

Zaman içinde bir sonraki sekişim de bu a’mâl sona erince oldu. Tamamen beklenmedik bir şekilde. Cadde-i Kebir’de, mektebimin bahçesinde idim. O vakit, işitip görmekten, pek ivedi bir tahsil almaktan başkaca bir işimin olmadığı bu şehr-i azam içinde ufak promenade‘lar yapmayı huy edinmiştim. İşte bu seyahatlerimden birinde oldu bu iş.

O gün Mekteb-i Sultani’ye varışımdan evvel, ilkin, çok sevdiğim Boğaz kıyısına inmiş idim. Boğaz kıyılarının, hangi muhitine uğrarsam uğrayayım aklım bu gördüğüm manzarayı almıyor, her seferinde hayretlere gark olup beni hülyalara sevkediyordu. Şehrin hemen her yerinde olan asumane küreler Boğaz’ın çeşitli muhitlerinde de vardı. Meğer şehrin ileri gelen ahalisi ve dahi alimleri, ulemaları burada yaşar, pek nadiren aşağı iner imiş.

Fakat yahu, aşağı inişleri hayrete mucip bir şeydi doğrusu. Ne bir direğe, ne bir sicime bağlı bu küreler, gökte süzüle süzüle yere değer, pürüzsüz yüzeylerinde önce bir takım çizgiler oluşur ve bu çizgiler bir kapı gibi açılarak içerideki saygıdeğer adamları şehre istiğfra eder idi.

Sonra sonra, tahsilimin ilerilerinde bellettiler bana ki meğer bu ak küreler bir çeşit sicimle… Hadi sicim demeyelim de, adına üç boyutlu derler, her yönde uzanan bir örümcek ağı üzerinde durur imiş. Elektromanyetizmaymış bu örümcek ağı. Nasıl ki mıknatıs taşı vardır, pusulada olur, işte bu phénomène‘in bir yarısıymış meğer mıknatıs, diğer yarısı da elektrik imiş. Dünya da meğer hem mıknatıslık yayar imiş hem de elektrik. Öyle kuvvetli bir muhit, bir zone,  yaratırmış ki bu elektromanyetizma, doğru malzemeler kullanıldığında aynen suyun üzerinde süzülen bir gemi gibi süzülebilirmişsin havada, veyahutta şöyle demeli, elektromayetizma muhitinin üzerinde.

Gemi demişken, Boğaz’ın üzeri envai çeşit kayıkla ve bizim Alaman gavurundan aldığımız Goeben ve Breslau zırhlılarından da büyük gemilerle her daim kaplıydı. Bunlar, su üstüne basıp da bir oraya bir buraya kayan şu sinekler gibi hiç durmaksızın oradan oraya bir deveran içindeydi. Artık nasıl bir tahrik motoru kullanıyorlar bilemem -orada sadece işime yarar şey öğrettiler- ne bir ses çıkarırlar, ne de ilerlerken suya batar çıkar idi. Ki buna ne aklım yetişti ne de -bütün tetiklediği hayallere rağmen- bunu sorgulayacak kadar merak ettim. Derdim dertti benim. Vaktin dışına düşüşüm yetişmezmiş gibi bir de şu sual aklımı kurcalar idiydi ki Sarıkamış’ın garip gurebasının, o donakalmış yetimin, o minik Davud heykellerinin derdiylen dertlenmemin zamanın dışına düşüşümle ne alakası vardı?

Hep olmasa da hep aklımdaydı bu sual? Adeta yuvadan kovulmuş bir karınca gibi tırmalardı zihnimi ki yuvadan kovulmuş karınca da bizzat bendim. Tam bu donuk zavallıları düşünürken yaşanmış idi yaşanan. Acep istemsizce, te Çanakkale’den Sarıkamış’a bir harekette mi bulunmuş idim de bivakit kalmıştım? Osman’ın ak alnını deşecek olan o kurşunda, tek kurşun atamadan abanoza kesen başka bir Osman’ı mı görmüş idim? Neden ben? Neden mesela Osman değil de ben? Cevapsız suallerdi bunlar. Belki usturlabı tamamlarsam, zayıf bir mum ışığı gibi titrek görünecekti cevap vakitlerin fezasında.

Beşiktaş’tan Cadde’i Kebir’e çıkar iken aklımda yine bu sual vardı. Önce Akaretler’den geçtim. Aynen padişah efendimizin zamanındaki gibiydi Akaretler. Bir farkla ki, İstambul’un diğer bütün binaları gibi, yerden bir karış havada durur idiler yine elektromanyetizma muhitleri sayesinde. Depreme karşı en etkin yöntem bu imiş. Bana öyle dendi.

İşte bu yerden hür duran Akaretler’i görünce başladı o günkü mesai-i efkârım. Çünkü temelinden koparılıp havaya sabitlenmiş 1200 senelik bir Devlet’i Ali binasıydım ben de. Ne bir daha yere konma ümidim var idi ne de temellerimle bir rabıtam. Bir yabancı idim.

Ben böyle, on iki asır tahallüf etmiş dünyamın hayalleri arasında, Mekteb-i Sultani’nin hiç değişmeyen bahçesinde dolaşırken, bahçenin köşesinde açmış, birbirine bakan iki mahsun gül gördüm. Bir şey vardı ki bu güllerde ne dilim deyebilir size ne de tahayyülüm tasvirine yetişir. Sanki beni çeker gibiydiler kendilerine, iyice bir yaklaştım benim gibi dertli bu iki nebata ki dertlerini bana hikayat etsinler. Dikenli gövdeleri kan kırmızısı güllere ulaşana dek sanki içeriden ve sırtlarından bıçaklanıp da durmuş, hiyanetin binbir türlüsü içinde pişmiş gibiydiler.

Ah ettim hallerine ve elimi attım dikenlerini okşamak için fakat heyhat, diken okşanmaya gelmez imiş, böylece verdiler bana her derdi kurcalamamak gerekliliği dersini. Parmağımdan akan damla damla kanı emmek için parmağımı ağzıma götürdüm ki bu iki mahsun gülün dikenlerinin arasında, bir anda, havada birbirine girmiş iki kurşunu görür gibi oldum. Osman’ın görüntüsü bir hayal perdesine vurmuş Karagöz gibi oynak ve silik idi. Tam avaz edeceğdim ki tekrar umman-ı ziyâya daldım.

***

Artık âşina sayılır idim bu boşluğa, tuttum ziyâya doğru attım adımlarımı ve kendimi vakitler vakitler içinde dolaşırken buldum. Herhal hep Levant elleriydi dolaştığım yerler ama emin de değilim bundan. Muazzam şehirleri, üzerlerine asumane fişekler yağarken gördüm, topçu ateşi gibiydi. Barbaros kardeşlerin kadırgalarını bir garip duhasla savaşırken gördüm, leventlerin kahramanlıklarına şahit oldum. Engin ormanlarda, çöllerde ve dahi ebhârda gezdim, emvac-ül bihârda sallandım durdum. Her gittiğim yerde, ekseriyetle umumi yerlerde şikeste zamanımda ardımda bıraktığım pareleri topladım ve bana verdikleri nüveye yerleştirdim Mekteb’i Sultani’nin bahçesinde gördüğüm o güllerin yaprakları gibi ve aynı iki gülün dikeninin sırrını sırtımda bir yük gibi taşıyarak.

Kolay olmadı bu a’mâl, her gittiğim yerde türlü bela beni buldu, türlü cefa çektim. Derbeder oldum vakitler içinde, her ne ele adım atsam bir garip meczup gibi karşılandım ki haklarıdır, ben de bu enzâra uyum sağladım gitgide, meczuplar içinde bir meczup oldum. Ne var ki sonuncu pareye de yaklaştım, durun size bu sonuncu pareyi kısaca hikâye edeyim.

İstanbul bir İstanbul’du ki hem benzer idi benim İstanbuluma hem benzemez. Cadde-i Kebir’in ortasından bir tramvay geçer idi mesela. Fakat iki yandaki binalar da muazzam yükselmiş, bu binaların altlarını envai çeşit kıvır zıvır satan esnaf mesken tutmuş, dükkânlarının üstüne de ışıklı tabelalar yerleştirmişlerdi. Her yerde ecnebi yemekleri satan al tabelalı lokantalar mevcut idi.

Tipi kaplamıştı caddeyi, bir ucundan bir ucuna muazzam bir rüzgâr esiyor, her yöne karları savuruyordu. Zor duruyordum ayakta. Üstelik, açlık da bir bastırmıştı ki… Üzerini kar kaplamış çöpleri eşelemeye koyuldum. İşte bu ecnebi yemeklerinden hamburger derler bir takım az yenmiş tayınlar bulunca bir yandan bunları yiyerek bir yandan da yola düzüldüm.

Yarım çalışan usturlabımın gösterdiği mıntıkaya intikal etmek üzere yürüyor idim. Esvabım tarumar olmuş idi. İnsanlar ekseriyetle yanıma yanaşmakta  mütehaşi davranıyor, parmak ilen beni gösteriyorlardı.

O soğukta, lapa lapa yağan karda meyhanelerde dem tutan insanların arasından geçtim, bir de gümbür gümbür icra eden ecnebi bir musiki. Ara bir sokağa saptım. Yarım Usturlab iyice parlamaya başlayınca kapalı bri dükkân kapısı önünde durdum. Son pare kapının arkasında idi. Kapıya vurmaya dermanım kalmamış idi artık, yine de var gücümle kapıyı tokmaklamaya ve yalvarmaya koyuldum. Derken kapının üzerindeki bri gözetleme menfezi açıldı. “Ne istiyorsun be adam?”

“Usturlabın son paresi bu meskende,” dedim, “alıverin beni içeri, çok sürmez işim.”

“Ne?” dedi adam, “Ne usturlabı? Ne diyorsun ulan?”

“Ben vakitler içinde gezen bir derbeder seyyahım. Lütfen beni içeri alın, kötü bir niyetim yoktur.”

O sırada kapalı dükkânın arkasından bir ses işitildi, “Kimmiş?”

“Delinin teki,” dedi gözetleme menfezindeki adam, bunu demesiyle birlikte de menfezi bir tamam kapattı. Ben vakitler içindeki sergüzeştlerimden bitâb bir halde kapının dibine yığıldım ve ağlamaya başladım. Bir vakit böyle geçti, ne kapı açıldı ne de menfez.

Mais je ne le laisserai pas ici. Yoksa bana da Rıfat demesinler. Ben de El-Hannâs gibi sinsice bir tavrı irtikap edeyim dedim ve dükkânı görebileceğim bir cihete çekilip kapıyı gözlemeye koyuldum.

Önce köşedeki feryat figan musikili bir meyhanenin duvarının dibine oturmuş idim, çok geçmeden def ettiler beni oradan. Ben de biraz yana, karların arasına oturdum, pek karışanım görüşenim yoktu amma birkaç kişi dilenci sanıp da beni önüme demir mangırlar bıraktı. Hiç bozuntuya vermedim. Dilenci sanılmak hakikât-ı acibemin bilinmesinden âlâ idi. Tam donacağımı düşünüp de oradan ayrılmayı tartar iken kapının açıldığını görüp, bir işe yarar diye bu mangırları da esvabımın ceplerine doldurup şimşek gibi hücuma geçtim.

Kapıdan dışarı çıkmakta olan adam üzerine doğru koşturan beni görünce elleriyle vücudunu örtüp yere kapaklandı, hücumum onadır sanmıştı. Amma velakin benim doğruca dükkânın içine doğru girdiğimi görünce korkusu geçti, kıyam etti, peşime düştü dükkânın içine doğru.

Cebimdeki usturlaba baktım, parıl parıl idi. Pareye çok yaklaşmış idim, biliyordum, deken bir el omzuma yapıştı. Döndüm, menfezdeki adam. “Ulan yine mi sen?”

“Kötü bir niyetim yoktur. Bırakın paremi alayım.”

Adam beni sarsmaya, hırpalayarak kapıya doğru sürüklemeye başlayınca ben de dayanamadım suratına bir tokat aşkettim. Bunun üzerine bir meydan dayağı yedim ki evlere şenlik. Üstüm başım kan içinde kalmıştı, ben oradan kaçmak için koştururken adam da belime belime vur ediyordu tekmeleri. Ne var ki dayak yediğime değmişti zira o kargaşada son pareyi cebime indirmiştim.

Meraklı demkeşlerin arasından koşturup tekrardan Cadde-i Kebir’e çıktım önce. Sonra da bri ara sokağa saptım tekrar. Tam elimi cebime atıp usturlaba bakacaktım ki esvabımın eteğinin hafifçe çekildiğini duydum. Kafamı çevirdim, kimse yok. Aşağı baktım, bir küçük kız. “Amca, bana yardım eder misin? Kayboldum,” dedi.

Yoksa bu kız da mı bivakitti? Çok denk gelmiştim böyle bivakitlere seyahatlerimde. Ekseriyetle bilgi verirlerdi bana zaman yolunun kıdemli yolcusu olanlar, kimisi ise sahraya düşmüş gibi biçare olurdu. Her yaştan, her cinsten kişi vardı içlerinde. Merak içinde sordum, “Usturlab tamam mıdır?”

Boş bakıyordu biçare, “Kayboldum dediğin zaman ne ola ki? Şehr-i azama uğradın mı? Tahsilini aldın mı? Pareleri toplamaya başladın mı?” Kız ağlamaya başlayınca anladım ki davranışlarım delicedir, kız gerçekten de bu zamanda kaybolmuştur. “Dur tamam ağlama,” dedim ve elini tuttum. “Hangi cihete gideceğiz,” dedim. Baktım kız anlamadı, bir daha değiştirdim sorumu, “Annen baban neredir?” Omuz silkti kız, gözyaşları dinmişti ammavelakin hâlâ burnunu çeker idi.

Ben de biçare sibyanın burnunu silip elini tutup beraberce tekrardan Cadde-i Kebir’in muazzam kalabalığına çıktım. Fakat üstü başı kanlı, bir de devre uymayan esvaplı bir gençle minik bir çocuğun elele yürümesi pek dikkat çeker imiş. Akıl edemedim. Ta ki zabtiyeler gelene kadar.

İki arabayla ve muazzam bir velveleyle gelmişlerdi. “Bin ulan bin!” diye bağırıyorlardı. Beni derdest edip bir arabaya aldılar, kızı diğer arabaya, onu bir daha görmedim.

Nezarethanede bir sert divandan gayrı hiçbir şey yoğ idi. Parmaklıkların hemen önünde bir masa, masanın arkasında da bir zabtiye var idi. Üstümde başımda ne varsa alıkoymuşlardı, tabii bu arada usturlab da gitmişti. Esir bir kaplan gibi dolanıyordum nezarette. Saatler geçmişti aradan.

Yüksek rütbeli olacak, başka bir zabtiye indi merdivenden. Bir an gözgöze geldik, sonra diğer zabtiyeye döndü. “Bunun kılığı ne böyle?”

“Çanakkale cephesi asker üniforması amirim,” dedi masanın berisindeki zabtiye. “Birkaç sene önce turistler bunları giyip fotoğraf çektirmeye bayılıyordu. Onlardan olsa gerek ama üzerinden çok tuhaf bir şey çıktı.” Sonra çekmeceyi açıp usturlabı yüksek rütbeli zabtiyeye gösterdi. “Bu ne lan böyle?” Bana döndü, “Şşşt! Ne lan bu?”

Dilim döndüğünce ben fakirin sergüzeşt-i acaibini anlattım zabtiyeye. Dilim pek dönmüyor olsa gerek ki “Kes lan! Tamam!” Diye ünledi ve sonra tekrar ilk zabtiyeye döndü. “Var mı başka bir şey?”

“Yok. Küçük bir kızla yakalandı ama bir şey yok, kayıpmış kız, bu deliden yardım istemiş. Bu da işte böyle sayıklayıp duruyor. Bildiğin deli.”

“İyi. Bu gece nezarette kalsın, hava çok soğuk, yarın sabah bırakırız.”

Nezarette o gece zor geçti, amma velakin bana sıcak yemek verdiler ki son uğradığım vakitten beridir sıcak yemek yememiştim. Tam gözlerimi yummuş, ılık bir rüyaya dalmıştım ki nezaretin kapısı şıngır da mıngır açıldı. Salıverdiler beni. Sabah olmuştu. Usturlabımı ve cebimdeki diğer kıvır zıvırı alıp çıktım karakoldan.

Kar durmuş, güneş açmıştı amma velakin yine de buz gibi soğuktu. Yüzümü güneşe döndüm, sonra elimi cebime atıp usturlabı çıkardım, sarı sarı parlar idi. Son pareyi de yerleştirdim nüvenin üstüne. Önce bir his doldu içime, sanki her şeye muktedirmişim gibi, tövbe. Sonra, usturlabın, bu küre biçimli nüvenin üzerinde çeşitli semboller belirdi, üzerinde de bir piramitane hüzme hasıl olmuştu. 

Usturlab tamamına ermiş, bu dehr-i azam içindeki derbederane sekişlerim sona ermişti. Artık vakit içinde istediğim cihete beni götürecek bir vasıtam vardı. Peki öylese, hâşâ, ben vaktin efendisi miydim? Orasını bilemem ammavelakin istikametimi biliyordum: O buz gibi heykel bahçesine, gariban donuklaraydı istikametim, biçare muharrir Beşir Fuad gibi kanımı feda ede ede, bıçaklarıyla beni bekleyen ihanetin dar geçitlerinden geçe geçe, kandan al bir gül gibi yolumu bu bıçakların dikenlerinden geçirip yaprak yaprak açılmak üzere.

Konuk Yazar

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi bilimkurgukulubu@gmail.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayımlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...

İlginizi Çekebilir

balli baba ayse bozkurt oyku

Ballı Baba | Ayşe Bozkurt (Kısa Öykü)

Ballı Baba, 2095 yılında değişen iklim şartlarına rağmen bahçesinde yetiştirdiği arılarıyla birlikte sakin bir hayat …

Bir yorum

  1. Anlatıcının kullandığı dil çok inandırıcı olmuş, tam bir Osmanlı entellektüeli. Ayrıca burdaki meczup zaman yolcusu, bana Tim Powers’ın Anubis’in Kapıları romanındaki yolculuk yaptıkça hayatı kayan derbeder karakteri anımsattı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir