aday 777 - hatice durmaz - oyku

Aday 777 | Hatice Durmaz (Kısa Öykü)

Gözlerimi açıyorum. Gri bir küpün içindeyim. Küpün bir duvarı boydan boya ekran. Şöyle diyor:

MERHABA 777! KÜP’E HOŞ GELDİN. BUGÜN NE YAPMAK İSTERSİN?

Küp mü? “Evet,” diyorum etrafıma bakınca. “Bir küpün içindeyim. Ben…” diye sayıklıyorum. Sonra birden TRİNK! İki metre ötemdeki duvarın dibinde bir kapak aralanıyor ve nereden geldiğini anlamadığım bir yemek tepsisine kayıyor gözüm. Bir kutu süt ve yanında salamlı bir sandviç. Süt laktozlu mu? Salam ne eti peki? Güvenilir mi? Umursamıyorum. Kurt gibi açım. Saldırıyorum tepsiye. Parlak ekranda alay edercesine şöyle bir yazı:

YEMEĞİNİN KEYFİNİ ÇIKAR.

SONRA DA NE YAPMAK İSTEDİĞİNE KARAR VERİRSİN.

Karar mı veririm?

Ben tepsidekilere gömülmüşken, “Neler oluyor?” diye düşünmeden edemiyorum. Bu beş metrekarelik küpün içinde terk edilmişim.

Ekran ne yapmam gerektiğine karar veremediğim ilerleyen saatlerde -dakikalarda mı demeli- bana yapılacak işler öneriyor. Şınav, mekik, plank, squat, küçük alan yürüyüşü ya da esneme hareketleri… İstediğim takdirde bana tek kişilik oyunlar iletebileceğini de söylüyor. Solo test tarzı şeyler… Ritim tutmak, dans etmek ve şarkı söylemek de bu önerilerin arasında.

Hiçbirini kabul etmiyorum. Kabul etsem de kimin için yapacağım bunu?

Bir süre sonra puan sistemi olduğunu fark ediyorum. Etkinliklerle en iyi performansı sergileyebilirsem, puan toplayacağım.

Epey sonra… İnanılmaz ama gerçekten epey sonra o sayacı görüyorum. Ekran gözüme sokar gibi büyük puntolarla gösteriyor. Bu bir geri sayım.

KALAN: 89 GÜN.

TOPLAM PUAN: SIFIR.

Koca bir sıfır. Sonra kendimi geliştirmeye karar veriyorum. Dans, şiir, karaoke -ekran bana bu konuda yardımcı oluyor-, mekik, doğa yürüyüşünün kısa ve yapay bir taklidi, tek kişilik tiyatro gösterileri -belleğimde bazı aptal figürler dolanıyor hâlâ- ve pek çok alanda uzmanlaşıyorum. Sadece adımı hatırlamak konusunda uzmanlaşamamışım. Kendimi, kimliğini unutmuş karakterler yazmaktan başka bir halt bilmeyen bir yazarın aptal bir kuklası gibi hissediyordum. Kaderim onun parmak uçlarında dolaşıyor. Ona lanet okuyorum! Beni böyle hissiz, kolay pes eden ve ot gibi yaşamaya razı bir kişilik olarak yazdığı için. Beni durup dururken bu salak kutunun içine yerleştirdiği için. Hayatımın içine -eğer bir hayatım vardıysa tabii- ettiği için!

Egzersizlerimin sayısını artırıyorum. Küçücük bir köşede hacetimi giderebileceğim, gerekirse duş alacağım bir mekân ile dev ekranın sağ ve sol taraflarında yapay oksijen sağlayıcıları olduğunu düşündüğüm delikler var. Her gün yiyecek ve suyum da şu kapakçığın arkasında beliriyor. İçi boş tabakları oraya geri şutluyorum. Kim alıyor onları, bilmiyorum. Androidler mi? Bana temiz iç çamaşırı ve kıyafet sağlayan da onlar olmalı.

Eklemlerimi çürütmemeliyim. Arada hareket etmeye ihtiyacım var.

Dev ekranın çoğu tavsiyesine uyarak puanlarımı artırıyorum. Puanlarımı artırdıkça kalan gün sayısının hızla azaldığını görüp rahatlıyorum.

Bu lanet olası yerden çıkmama çok az kaldı.

Sonunda o şahane mesajı görüyorum:

SON YİRMİ DÖRT SAAT!

Geri sayım sonunda başlıyor. O anda bir şeyler hatırlar gibi oluyorum. Beynimi biraz daha zorluyorum. Hayır, aklıma hiçbir şey gelmiyor.

Son on saniye, dokuz, sekiz…

Ve son bir saniye!

Dev ekran bir anda kapanıyor. Hayır, kapanmıyor, yok oluyor! Güçlü bir hava akımının etkisiyle taşa dönüyorum. Ayaklarımın altındaki bir güç beni engin boşluğa fırlatıyor. Tamamen taşlaşıyorum ve gözlerim, yuvalarından oluyor. Acı hissetmeye bile zamanım yok.

Uzaydaymışım.

İçinde bulunduğum küp uzayda süzülüyormuş…

Alnımdan soğuk sicimlerin çekildiğini hissedince daha önce hiç almadığım kadar derin bir nefes alıp gözlerimi açıyorum. Karşımda beyaz önlüklü insanlar var. Mermer duvarların arasında geziniyor, birbirleriyle konuşuyor, birtakım ekranların önünde bir şeyler gösterip tartışıyorlar. Ben, önlüklülerin kol gezdiği alanı kolaylıkla görebilen bir bölmede, cam bir masanın başında oturmaktayım.

Biri kafamdan çekip aldığı kaskı masaya koyuyor. Solucanlara benzeyen yapay sicimler bu kaska bağlı. Hâlâ canlılar. Kımıl kımıl oynuyorlar. Şakaklarıma bakıyorum. Kan yok. Ama kaşlarıma yakın yerlerde metal delikler var. Yoksa… Masadaki sanal dosyayı görünce hatırlıyorum: Bir iş görüşmesine gelmiştim. Beni test ediyorlardı.

“Aramıza tekrar hoş geldiniz Ekrem Bey,” diyor Profesör. Elleri beyaz önlüğünün ceplerinde.

“Be-ben…” diye kekeliyorum. “A-ama üç aydır…”

“Hayır,” diyerek kafa sallıyor Profesör. “Yanılıyorsunuz, sizin aramızdan ayrılıp geri dönüşünüze kadar geçen süre sadece bir saniye.”

Sandalyeyi sürükleyerek kalkıyorum. “Hayır, olamaz! İmkânsız!”

“Sakin olun Ekrem Bey,” diyor Profesör. “Bu testten önce sizi zaman konusunda uyarmıştık, hatırlayın. Hafızanızın testten sonraki birkaç saniye içinde geri geleceğini söylemiştik. Şimdi detayları hatırlıyor musunuz? Neler konuştuğumuzu?”

Hatırlıyorum. Bana zaman algısından bahsetmişlerdi. Testin sadece bir saniye süreceğini fakat beynimin bunu üç ay gibi algılayacağını. Bir küpün içinde belireceğimi fakat beynimin geçmişimi unutacağını söylemişlerdi. Testim dev ekranı hack’leyebilirsem olumlu sonuçlanacaktı. Ama ben ne yapmıştım? Daha doğrusu ne yapamamıştım? Bırak hack’lemeyi, kanıksamıştım bile. Dev ekran bana ne dediyse yapmıştım.

Ama bu test. Bu… Üç ay. Bu kadar kudurmaya ne gerek vardı ki? Beni bunu kabul etmeye iten güç neydi? Manyak olmalıyım. Kesinlikle koca bir manyak!

“Puan bir kandırmacaydı,” diyor Profesör. “Maalesef Ekrem Bey, şunu söylemeliyim ki…” Cam masadaki sanal ekranı biraz daha büyütüyor, test sonucumu bu kadar kısa sürede görebiliyorum. Büyük kırmızı puntoyla şöyle yazıyor:

BAŞARISIZ!

“Türkiye Uzay Araştırmaları Bürosu, kesin ve net düşünebilen, kriz anında çözüm üretebilen vatandaşlarla çalışmaktadır,” diyor Profesör. “Ama üzülmeyin,” diye ekliyor hemen çatık kaşlarımı fark ettiği anda. “Tekrar deneme şansınız olacak. 777 numaralı aday olarak kaydınız hâlâ görünüyor. Her ne kadar bu üçüncü gelişiniz olsa da.”

Yüzüne eğreti bir gülüş yerleştirip beni uğurluyor. Bir daha gelir miyim buraya? Onca prosedür, şimdi uğraş dur. Ayrıca üç koca ay mı? Kabul etmek için kafayı yemiş olmalıyım!

Ama hayır, benim hayalim Uzay Bilimleri değil miydi? Ve bu TUAB, test için özel beyinlere ihtiyaç duyduğuna dair ilan vermiş, başarılı sonuç alanlara dolgun maaş vadetmiş ve büronun anlaşmalı olduğu en az yetmiş ülkeye de vizesiz giriş imkânı sağladığını açıklamıştı. Her yıl beleşe yörünge turisti olma fırsatı da cabası!

Şimdi bir U dönüşü yapıyorum. Çünkü bir evsiz olduğumu hatırlıyorum. Ve iğrenç bir siberpunk dünyasında yaşadığımı da! Denek olmaktan başka şansım yok. Tabii ki bu kapıyı tekrar zorlayacağım. Evet, kafayı yedim. Kaç kere RET cevabı alacağım umurumda bile değil. Çünkü biliyorum: Kolay pes eden biri olarak yazılmadım ben. Beynim habire sıfırlanan bir Tabula Rasa bile olsa, onu yöneten kalem benim ellerimde.

Konuk Yazar

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi bilimkurgukulubu@gmail.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayımlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...

İlginizi Çekebilir

zamanin rengi

Zamanın Rengi: Sinestezi | Varlık Ergen (Kısa Öykü)

Dünya benim için âdeta bir girdap gibiydi. Renk renk genişleyen bir sessizlikti. Her sabah uyandığımda, …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir