Sinemanın “tuhaf” çocuğu Yorgos Lanthimos, 2000’ler sonunda ortaya çıkan “Yunan Tuhaf Dalgası”nın (Greek Weird Wave) öncüsü olarak anılıyor. Yönetmen, son filmi Bugonia (2025) ile çağdaş dünyanın çelişkilerini yeniden masaya yatırırken, bu kez Jang Joon-hwan’ın kült mertebesine erişmiş Save the Green Planet! (2003) filmini baştan yorumluyor. Lanthimos’un sinemasına aşinayız: İnsan doğasının itaatkârlığını, içsel şiddetini ve toplumsal kabulleri soğuk, donuk ve rahatsız edici bir mizahla inceler. Bu nedenle filmografisinin uygarlık kavramıyla saplantılı bir ilişki yürüttüğünü söylemek abartı olmaz.
Bu kez merkezde, modern toplumdan dışlanmış bir arı yetiştiricisi olan Teddy Gatz (Jesse Plemons) ve onun kuzeni Don (Aidan Delbis) yer alıyor. Teddy, dünya genelindeki arı nüfusunun çöküşünden, annesinin hastalanmasından ve toplumdaki genel çürümeden büyük ilaç şirketi Auxolith’i ve şirketin CEO’su Michelle Fuller’ı (Emma Stone) sorumlu tutuyor. Ancak bu suçlama yalnızca korporasyonların açgözlülüğüne yönelik değil; Teddy, Michelle’in aslında Andromeda Galaksisi’nden gelen bir uzaylı olduğuna inanıyor. Bunun üzerine Teddy ve Don, Michelle’i kaçırarak ormandaki izole evlerinin bodrumunda rehin alıyor. Teddy, Michelle’i “gerçeği itiraf etmeye” zorlamak için türlü testlere ve işkence yöntemlerine başvuruyor. Ona göre yaklaşan ay tutulması, Michelle’in ana gemisiyle bağlantı kurmak için kritik bir an; bu bağlantının engellenmesi insanlığın son şansı olabilir.
Uygarlık Ne Zaman İyileşecek?

Teddy ilk bakışta toplumun dışına itilmiş, paranoyaların içine sıkışmış biri gibi görünüyor. Kuzeni Don’u da etkisi altına alıyor. Annesinin Auxolith’te çalışırken aldığı ilaçlar yüzünden giderek kötüleşmesi, Teddy’nin gerçeklikle bağını koparan tetikleyici unsur. Annesinin yaşadıkları Teddy’nin zihninde bir “dünya kurtarma misyonu”na dönüşüyor. Don’la birlikte kendilerini kimyasal kastrasyona uğratmaları ve Michelle’i kaçırmaları bu inancın geldiği uç noktayı açığa çıkarıyor.
Michelle ise soğuk, mesafeli, çalışanları üzerinde otoriter bir yönetici profili çiziyor. Filmin büyük bölümü bodrumdaki psikolojik ve fiziksel mücadeleyle geçiyor. Michelle başlangıçta tüm iddiaları reddediyor, ancak hayatta kalmak için Teddy’nin sanrılarına ayak uyduruyor. Finale doğru gerilim tırmanıyor ve ardından film esas tokadını indiriyor…
Paranoyak Stilin Örneği Olarak Teddy

Teddy’nin zihinsel yapısını anlamak için Amerikalı tarihçi Richard Hofstadter’ın 1964 tarihli klasiği The Paranoid Style in American Politics iyi bir mercek sunuyor. Hofstadter, paranoyayı bir ruhsal hastalık değil, bir düşünme ve algılama biçimi olarak tanımlıyor. Teddy’nin dünyasında hiçbir şey doğal değil: Arıların yok oluşu ekolojik bir çöküşten ziyade bilinçli bir kozmik planın ürünü. Her olay kötü niyetli, gizli bir gücün sonucu. Bu açıdan film, 1950’lerden sonra öne çıkan “beden istilacıları” geleneğini hatırlatıyor. Teddy ile Don’un Michelle’in bedenini incelerken onda yabancı bir ruhun barındığını düşünmesi de bu geleneğin güncellenmiş bir yorumu gibi.
Paranoyak stilin temel özelliklerinden biri, “zamanın tükenmekte olduğu” inancıdır. Teddy de ay tutulmasını insanlığın kaderinin belirleneceği nihai çizgi olarak görüyor. Bu aciliyet duygusu, işkence ve öldürme gibi etik sınırları aşmasını kendi gözünde meşrulaştırıyor. Hofstadter, paranoyak zihnin çelişkili görünse de kendi içinde tutarlı olduğunu söylüyor; komplo anlatıları bir veri, işaret ve kanıt topluluğu şeklinde işler. Teddy de bilgisiz biri değil; podcast’ler, forumlar ve kendi “araştırmaları”yla teorisini besliyor. Michelle’in Instagram paylaşımlarında “Andromedalı kodları” araması, dijital çağın sahte kanıt üretme biçimlerinin ironik bir yansıması. Lanthimos, seyirciyi ters köşe yaparak komplo teorilerini yalnızca bir modern yaşam semptomu olarak göstermekle yetinmiyor; filmi bizzat komplonun gerçekliği üzerine kuruyor.
Paranoya ve Kolektif Narsisizm

Güncel psikoloji, komplo inancını “kolektif narsisizm” kavramıyla ilişkilendirir. Paranoyaya kapılan birey, kendisini “gerçeği görebilen küçük ve seçkin bir grup”un üyesi olarak konumlar. Toplum, geri kalanıyla birlikte “uyurgezer bir kalabalık”tır. Teddy’nin geçmişte polis arkadaşıyla yaşadıkları da bunun bir uzantısı. Arkadaşı bir dönem Teddy’nin iddialarını ciddiye almış görünür; polisliğe geçtikten sonra ise onu terk eder. Teddy bu nedenle kendini kullanılmış hisseder. Filmin bu ilişkisi, komplo teorilerini sürdüren kişilerin toplumsal inandırıcılık arayışı içinde nasıl manipüle edilebildiğini de ortaya koyuyor.
Komplo teorisi Teddy için bir tür itibar iadesine dönüşüyor. Artık kayıp bir arıcı değil, insanlığı kurtaracak kişi olduğunu düşünüyor. Kadının güzelliğinin kendilerini etkilememesi için Don’la birlikte kimyasal kastrasyona gitmeleri, bu inanç uğruna nelerin göze alındığını çarpıcı biçimde gösteriyor. Kısacası Bugonia, orijinalinin önüne geçemeyen ama kesinlikle düşündürten bir film.
Bilimkurgu Kulübü Bu Sitede Gelecek Var!
