Salgınlar, kıtlıklar, savaşlar ve doğal afetler… Tarih boyunca doğa karşısındaki kırılganlığımızı farklı biçimlerde deneyimledik ve buna karşı çeşitli stratejiler geliştirerek hayatta kalmayı başardık. Felaketlere direndik, her krizden sonra kendimizi yeniden inşa ettik. Ancak içinde bulunduğumuz yüzyılda çok daha farklı bir tehdit türüyle karşı karşıyayız: Kendi yarattıklarımızla. Teknolojik ilerlemelerin hızı, insan varoluşunun geleceğini tehdit edecek noktaya ulaşmış durumda. Üstelik bu tehditler sadece fiziksel yıkımlarla sınırlı da değil; etik, sosyolojik ve biyolojik düzeyde çok katmanlı riskleri de beraberinde getiriyor. Dolayısıyla artık “doğal felaketler” değil, “yapay felaketler” çağında yaşıyoruz.
Geleneksel risk anlayışı, insanı dış dünyadan gelen tehditlere karşı savunmasız bir canlı olarak konumlandırıyor. Ancak bugün, riskin kaynağı doğadan ziyade insanın kendisi. Söz gelimi gen mühendisliği, biyoteknoloji, nanoteknoloji ya da yapay zekâ gibi alanlarda yaşanan gelişmeler, insanlığın eşi benzeri görülmemiş bir güce ulaşmasını sağladı. Ne var ki bu güç, kontrol altına alınmadığı takdirde kendi yaratıcısını ortadan kaldırabilecek potansiyele de sahip.

Günümüzde yapay zekâ ve genetik mühendislik gibi alanlarda yaşanan gelişmeler, insanın evrimsel sürecini bilinçli şekilde yönlendirebildiği bir geleceğe kapı aralıyor. Nasıl aralamasın ki? Artık canlıların genetik yapısını yeniden düzenlemek, belirli özelliklere sahip insanlar tasarlamak, hatta biyolojik sınırları aşarak insan-ötesi varlıklar üretmek bile neredeyse mümkün. Tabii bu durum, beraberinde etik sorunlar ve öngörülemeyen sonuçlar da doğuruyor. Günümüzde yaşanan biyoteknolojik devrim, yalnızca bireylerin sağlığını ya da yaşam kalitesini ilgilendirmiyor. Aynı zamanda toplumsal adalet, türler arası denge ve doğanın bütünlüğü gibi çok daha kapsamlı ve karmaşık meseleleri de beraberinde getiriyor.
Yarın bir gün yapay zekâya dayalı sistemlerin insan müdahalesi olmaksızın kararlar alabilecek ve uygulamaya geçirebilecek düzeye erişmesi kulağa çok da çılgınca gelmiyor. Bu da teknolojinin doğrudan yönetişim işlevini üstlenmesi demek. Ayrıca, otomatik karar mekanizmalarının belirsizliği, insan kontrolünden uzaklaşması, etik ilkelerin sistem dışına itilmesi gibi başkaca sorunlar da mevcut. Üstelik bu sorunlar hem bireysel haklar hem de kamusal düzen açısından ciddi birer tehdit. Ekonomi, güvenlik, sağlık gibi kritik alanlarda kullanılan algoritmaların hatalı çalışması durumunda ne tür krizlerin ortaya çıkabileceğini hayal edin. Geniş çaplı karmaşaların yaşanacağını öngörmek hiç de zor değil.

Nanoteknoloji gibi henüz tam anlamıyla kavranmamış disiplinler de büyük potansiyeline karşın öngörülemeyen tehlikelere gebe. Moleküler düzeyde yapılan manipülasyonlar, eğer silah teknolojisine entegre edilirse konvansiyonel savaşların ötesinde bir yıkım kapasitesi doğurabilir. Belki de buradaki asıl sorun, teknolojik gelişmenin etik değerlendirmelerden daha hızlı ilerlemesi. İnsanlık tarihi boyunca teknoloji her zaman bir araç olagelmiştir. Ancak teknoloji, gitgide kendini yeniden üretebilen, hatta insan kontrolü dışında hareket edebilen yapılara dönüşüyor.
Öte yandan, durup üzerinde düşünmemiz gereken temel mevzu teknolojinin kendisinden ziyade onun nasıl kullanılacağı. Elbette bir teknoloji geliştirildiğinde onun potansiyel zararlarını anlamaya çalışmak önemli, zaten bilimkurgu da bunun için var. Ancak bu zararın gerçekleşmesini önleyecek sosyal, siyasi ve etik mekanizmaları da hep birlikte inşa edebilmeliyiz. Çünkü bir teknolojiyi geri almak, onu hiç icat etmemekten çok daha zor.

İçinde bulunduğumuz risk dönemi, klasik anlamda “kıyamet” senaryolarından çok farklı. Artık felaketler laboratuvarlardan çıkan algoritmalarla, yazılım hatalarıyla, gen dizilimlerindeki milimetrik sapmalarla şekilleniyor. Görünmez, sessiz ve çoğu zaman iyi niyetle başlayan süreçlerin sonunda oluşabilecek felaketlerin fark edilmesi ise ancak iş işten geçtikten sonra mümkün olabiliyor. Peki İnsanlık, elindeki teknolojiyi etik ve kolektif bir bilinçle yönlendirebilecek olgunluğa sahip mi? Teknolojik gücümüz etik kapasitemizden fazla olduğunda, risk yönetimi de felsefi bir problem hâline geliyor. Dolayısıyla karar alma süreçlerinin bireylerden alınarak kolektif mekanizmalara devredilmesi elzem. Örneğin, küresel ölçekte işleyen bir etik denetim sistemi ya da teknolojik gelişmeleri izleyen bağımsız bilim konseyleri gibi yeni kurumlara ihtiyaç var.
Kısacası, bugün insanlığın karşı karşıya olduğu varoluşsal tehditler geçmişin doğal felaketlerine benzemiyor, daha çok insanın kendi eliyle yaratıp kontrol edemediği yapılarla ilişkili. Umutla korku arasında gidip gelen bir çağda yaşıyoruz. Ya teknolojiyi doğayla ve kendi varoluşuyla uyumlu bir yöne evriltmeyi başaracağız ya da bu büyük güç kendi yaratıcısını tarihten silen bir ironiye dönüşecek. Bunu ise her zaman olduğu gibi yine zaman gösterecek. Umalım ki iş işten geçmemiş olsun…
Bilimkurgu Kulübü Bu Sitede Gelecek Var!
