bilimkurgu kulubu

Dizi star-trek

Tarih: 13 Ocak 2021 | Yazar: Emre Karadeniz

0

Üçüncü Sezonuyla Star Trek: Discovery

Star Trek: Discovery‘nin 3. sezonu, aynı adlı bilim gemisinin mürettebatını geleceğe göndererek seriyi yerleşik ana konusundan kurtarıyor. Bu durum, Alex Kurtzman ve Michelle Paradise‘ın kaynak kıtlığı çektiğinin bir göstergesi. Özellikle dizide resmedilen Birleşik Gezegenler Federasyonu portresi, Star Trek’te görmeye alıştığımız ütopik gelecek manzarasıyla tezat bir görüntü oluşturuyor ve Star Trek: Picard da bile bu denli karanlık bir Federasyon yapısıyla karşılaşmıyoruz.

Dünya bir yandan Covid-19 salgınıyla bir yandan da sosyal ve politik huzursuzlukla boğuşurken, Star Trek: Discovery’nin bu gündemi bilimkurgu bağlamında eşeleyerek seyirciye orijinal ve keyifli bir sezon bahşetme potansiyeli vardı, ancak yazarların ele almaya çalıştıkları konular için buldukları çözümler, düşündürücü ve yaratıcı olmaktan uzak ve deyim yerindeyse baştan savma. Sezondaki 13 bölümün ikisi tamamen yan ürün oluşturmaya ayrıldığından ana konunun seyri de aceleye getirilmiş izlenimi veriyor. Haliyle de dizinin çoğu karakteri için tatmin edici bir gelişim sürecinden bahsetmek mümkün değil. Yazarlar karmaşık hikayeler ortaya atıyor, ardından da bunları sırf çözmüş olmak için çözüyor.

3. sezonda işlenen öncü tema, dilityumu -ışıktan daha hızlı seyahatten ve Trek’in diğer harika teknolojisinin çoğundan sorumlu unsur- etkileyen ve Yanma adı verilen gizemli bir olay. Bu durum dilityuma bağımlı Federasyon güçlerini büyük oranda ortadan kaldırdığı gibi siyasi, ticari ve toplumsal sorunların da fitilini ateşliyor. Büküm sürüşünden mahrum kalan Federasyon kendi kabuğuna çekilirken, başıbozukluğun bir sonucu olarak bazı fraksiyonlar da serpilip güçleniyor.

Star Trek her zaman kıtlık sonrası bir gelecekte var olmuştur. Haliyle bu değişim, çeşitli türlerin ve gezegenlerin zorluklarla başa çıkmak için nasıl evrimleşip değişeceğine dair büyük ve yeni bir bakış açısı geliştirmeyi mümkün kılmıştır. Federasyonun bu kadar sert darbe alması, Amerika Birleşik Devletleri’nin mevcut düşüşü ile paralellik gösteren bir metafor şeklinde algılanabilir, ancak Discovery’nin bunu ne derece başarıyla yansıtabildiği de muamma. Örneğin The Expanse‘in gösterdiği yakın gelecek tahayyülü, insanlığın kaynaklar üzerindeki bitmek bilmeyen mücadelesini temel alıyordu ve bu da diziyi, kaçınılmaz olarak sömürülen ve ihmal edilen toplumlar hakkında hikaye anlatmaya itiyordu. The Expanse’in alametifarikası diyebileceğimiz bu ciddi meseleye, yarım asırlık Star Trek penceresinden de bakabilmek muhakkak keyifli olurdu.

Discovery’nin üçüncü sezonunda sömürü ve sömürgecilik konularına girilmeye çalışıldı. Özellikle Zümrüt Zincir ile Federasyon arasındaki ilişki bağlamında bir çeşit konu döngüsü oluşturulmak istendi ve hatta tarafların, özenle hazırlandığı belli olan bir anlaşma metni çerçevesinde masaya oturtulduğuna da tanıklık ettik. Ancak The Mandalorian’ın 2. sezonu bile büyük güçlerin yerli halkları ezme şeklinin güçlü bir çözümlemesini sunarken, Star Trek: Discovery’nin yazarları konuyla ilgili çözümlerini derinleştirmek yerine aksiyona feda etmeyi yeğledi.

Beklenildiği gibi geleceğe giden Discovery’nin spor sürücücü, dilityumsuz büküm sürüşünden mahrum kalmış galaksinin siyasetini de sarsıyor. Dizi bu bağlamda, Discovery ve mürettebatının karanlık bir gelecekte umut ışığı haline gelişini kotaracak gibi oluyor, ne var ki bu sefer de konu devreye giren Michael Burnham (Sonequa Martin-Green) ile Amiral Charles Vance (Oded Fehr) arasındaki lüzumsuz gerginliğe kurban gidiyor. Zaten her ikisinin de Star Trek evreninde bu denli yüksek rütbelere ulaşabilmiş olması hayreti mucip.

2. sezonun sonunda Discovery ekibi, galaksideki tüm yaşamı kurtarabilmek adına 930 yıl geleceğe seyahat etmek zorunda kalıyordu ve 3. sezonun başlarında da kendilerini bu durumun hazin sonuçlarıyla boğuşurken görüyoruz. Bunun seyirciyi en memnun eden tarafı, hiç kuşkusuz Saru‘nun nihayet kaptan olarak rolünü benimseme cesareti göstermesi oluyor, ancak ekibinin aidiyet duygusundan mahrum kalışıyla birlikte ortaya çıkan psikolojik travmalarıyla da uğraşıyor. Bu olay örgüsü, yüksek stresli işlerde çalışanların zihinsel sağlık sorunlarına ve bir topluluğun değişime ne kadar hızlı uyum sağlayıp sağlayamayacağına dair bizleri sorgulamalar yapmaya itebilirdi. Hele de küresel anlamda büyük değişimlerin yılı olan 2020, bu tip konuların ortaya atılması için en uygun dönemdi. Ancak üzülerek fark ediyoruz ki, dizide bu mevzular da büyük ölçüde basitleştiriliyor, yanlış yönetiliyor veya garip komedi unsurları için kullanılıyor.

Mesela Teğmen Keyla Detmer (Emily Coutts), Discovery’nin ilk bölümünden beri dümendeydi, ancak hemen hemen hiç karakter gelişimi yaşamadı. Bir bölümde ortaya çıkan psikolojik buhranı da yardıma istekli olduğunu belirttiği anda çözüldü. Öte yandan Saru’nun kaptan koltuğunda kendisini gösterecek kadar zamanı olmasını dilerdik. Bunun yerine, emir verirken hangi sloganı kullanması gerektiği konusu ile ilgili şakalar yapmaya başladığını gördük. Michael, itaatsizlik nedeniyle birinci subay rolünden mahrum bırakıldığında devreye teğmen Sylvia Tilly (Mary Wiseman) girdi. Tilly seyircinin kesinlikle sevdiği bir karakter, ancak yazarların onunla ne yapacaklarını tam olarak bilemediği de bir gerçek. Michael, bu sezonda tatmin edici bir karakter gelişimi gösteren tek üye. Buna rağmen önceki sezonlarda kendisini seyirciye bir türlü sevdirememesinden midir bilinmez, bu sezon işi abartıya vardıracak kadar duygusal hezeyanlar yaşamasını izliyoruz. Bunun bir dengesi olmalı!

Hatırlanacağı gibi yapım şirketi Paramount, Discovery’nin 3. sezonunda Star Trek evrenindeki ilk büyük non-binary karakterleriyle tanışacağımızı duyurarak epey sükse yapmıştı. Gray (Ian Alexander) ve Adira (Blu del Barrio) karakterlerinin kucaklanması, Star Trek gibi öncü bir külliyata yaraşır şekilde olmalıydı. Malum, Star Trek diğer büyük külliyatların kaydettiği ilerlemenin gerisinde kalmıştı. Ancak görüyoruz ki bu fikir de, yazarların karakterlere hangi yaklaşımı sergileyeceğine bir türlü karar verememesi yüzünden ziyan oluyor. Onları tanıtmanın en ideal yolu, cinsiyetleri hakkında yorum bile yapmamak olabilirdi. Fakat Adira durumu gündeme getirmeden önce, sezonun büyük çoğunluğunda kadın zamirleri ile anıldı.

Kuşkusuz Gray ve Adira çifti, Star Trek evreninde cinsel kimliğin keşfi ve kucaklanması için başarılı bir anlatı olarak kullanılabilirdi. Belki de buradaki en büyük sorun, her iki karakterin de Stamets ve erkek arkadaşı Hugh Culber (Wilson Cruz) arasındaki ilişki için aksesuar olarak kullanılması. Hugh, ölümden döndükten sonra zor bir zamandan geçiyor. Yazarlar bu durumu, Adira’yı çiftin manevi çocuğu gibi sunarak romantik bir klişe ile çözüyor. İşin tuhaf yanı, ikisi de tüm bunları Adira’dan izin almayı bile düşünmeden yapıyor. Kısacası dizinin Gray ve Adira çiftiyle koyduğu cesur hedef, bunun altında kalan yazarlar sayesinde karavanayla sonuçlanıyor.

Yayıncı CBS, dizinin dördüncü ve beşinci sezonu için çoktan onay verdi bile. Michelle Paradise, Discovery ekibinin 32. yüzyılda kalmaya devam edeceğini ve 4. sezonun 3. sezonla aynı odağa sahip olacağını açıkladı. Kendi sözleriyle aktaracak olursak, “Karakterlerimizin büyüyebilmesini sağlamaya çalışmak, yeni ilişkiler kurmak, insanların nasıl değişebileceğini keşfetmek yansıtmayı düşündüğümüz noktalar arasında.”

Hiç kuşkusuz yazarların da gelişmesi ve değişmesi gerekiyor. Harika fikirlere sahip olmak ya da zor konularla ilgilenme iradesi göstermek yeterli değil. Dizi bu düşünceleri daha derin bir şekilde sahiplenebilmeli. Ancak bu şekilde karakterler daha iyi betimlenebilir ve tüm hayranların isteği yerine getirilebilir. Mevcut yazarlarla Discovery’nin işi hiç de kolay olmayacak.

Kaynak

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Uzay Mühendisi. Bilgisayar oyunu meraklısı. Üniversitede giriştiği bilimkurgu kulübü kurma ve fanzin çıkarma girişimini kısa süre sürdürebilmiş emekli bir mentat. Hem İngilizcesini geliştirsin hem de bilimkurgudan kopmasın diye çeviriler yapmakta...