boba fett mandalorian star wars din djarin

Star Wars Evreni Hayran Talepleriyle mi Şekillenmeye Başladı?

Star Wars her zaman harika, büyük bir galaksi olmuştur. O zamanlar sadece “Star Wars” olarak adlandırılan A New Hope sinemalara girdiğinde, adeta eski bir arkadaşla kavuşmak gibiydi. İzleyiciler karakterlerle ilk kez tanışıyordu, ancak karşılaştıkları evren adeta onlar görmeden çok daha önce var olmuştu. Hayali bir dünya kurmanın mükemmel bir örneğiydi. Bu özellik, “Skywalker Saga“nın da çoğu için geçerliydi ve her yeni bölüm bize aynı ölçüde tanıdık tasarımlar ve yepyeni konseptler sunuyordu. Genişleyen dünyalar ile tekil bir hikâye arasında kurulan denge, Star Wars’u özel hissettiriyordu.

Marvel Sinematik Evreni gibi franchise’lar, her yeni projeye mümkün olduğunca çok referans ve kameo yerleştirirken, Lucasfilm bir şekilde sonlu hissettiren büyük ölçekli bir sanal alan kurmayı sürdürdü. Ne var ki onlarca yıllık başarılı hikâye anlatımından sonra Star Wars bu sihrini de yavaş yavaş kaybetmeye başladı.

The Mandalorian‘ın ilk sezonu 2019’da çıktığında, George Lucas’ın ilk günlerine mükemmel bir geri dönüş gibi görünüyordu. “Star Wars: The Last Jedi” hayranları parçaladıktan sonra, hem orijinal hem de tanıdık bir şeyler görmek güzeldi. Belli bir noktada, zaten bilinenlere atıfta bulunmadan yeni fikirler oluşturmak neredeyse imkânsız hâle gelebilir. İşte bu yüzden The Mandalorian doğru notayı bulmuştu ve neredeyse her bölümde notalara kusursuz şekilde basmaya devam etti.

İzleyiciler çekilen son üçlemeyi beğenmedi, ancak Pedro Pascal‘ın zırh giyen sessiz, iyi huylu, babacan karakterinin franchise için mükemmel bir temel oluşturduğunda herkes hemfikirdi. Heyecan verici bölümler ve tanıdık referanslar ile doğru düzgün yüzünü bile görmediğimiz bir kahramanın peşine takılıp gidivermiştik. Ancak bu olumlu tepkinin bir dezavantajı da vardı ve Lucasfilm‘in kafası biraz karışmıştı.

the-mandalorian

Bu kafa karışıklığının belki de Marvel Studios filmleri ve ona eşlik eden Disney + şovlarının gişeyi ele geçirmesiyle bir ilgisi vardı. Belki de her şey, bölünmüş hayran kitlesi arasında orta yol bulma girişiminde gizliydi. Ancak durum ne olursa olsun, The Mandalorian’ın ilk sezonundan bu yana her Lucasfilm prodüksiyonu, onu en başta bu kadar harika yapan şeylerden daha uzak gibi görünüyor.

2020’de yayımlanan 2. sezon bölümlerinde, birden fazla gelecekteki spin-off’lar için yan proje kurma niyetiyle ortaya çıkan eski karakterler ve anlatımlar vardı. Klon Savaşları‘nın sürpriz yedinci sezonu daha masumdu ve sunulan keyifli anların yanında kendisini diğer çalışmaları desteklemeye adadı. Neyse ki bu küçük sapmalar, en azından parçası oldukları hikâyeleri bağlayıp destekleyebildi. Böylece Star Wars serisinin Marvelleşmesi de daha az göze battı.

Ardından The Book of Boba Fett yayımlandı. The Mandalorian’ın ikinci sezonunda evrene yeniden girişini yaptıktan sonra, efsanevi karakter sonunda kendi hikâyesine kavuştu. Daha önce çoğunlukla miğferli aksiyon sahnelerine, seslendirmelere ve CGI kopyalarına düşürülen parlak Temuera Morrison, sonunda ete kemiğe bürünmüştü. Ve kendi şovunda bir kenara atılmadan önce, ilk birkaç bölüm işini de gayet iyi yaptı. The Book of Boba Fett’in son bölümlerindeki kameolar hayranları çılgına çevirse de, aslında ana kahramanımız orada bile değildi. Baş rolümüz sadece birkaç dakika ve hiç konuşmadan öylesine göründü. Bir başka deyişle, ana kahramanın yerini, hâlihazırda kendi dizisi olan Din Djarin aldı.

Bu, elbette söz konusu bölümlerin iyi olmadığı anlamına gelmiyor. Sadece, franchise’ın bir zamanlar çok iyi yaptığı destan formatı ile artık ilgilenmediğini ve kendi kahramanlarının önemini azalttığını kabul etmek gerekiyor. Zaten ancak Marvel gibi bir franchise’da, ana karakteri bir yana atıp başka bir karaktere yoğunlaşılabilirdi. Öyle ki, Boba Fett’in kendi dizisindeki hikâyeyi bir başka dizinin kahramanı gelip ilerletti. Din Djarin’in hikâyesi hiç olmadığı kadar ilgi çekici ama Boba Fett’in şovunun ortasında olmamalıydı.

The Book of Boba Fett’in ilk dört bölümü, kahramanın yolculuğu açısından iyi ayarlanmıştı, ancak ondan sonra tamamen alakasız hikâyeler anlatmaya veya başka dizilerdeki olayları kurgulamaya zaman harcadı. Yaratıcılar Dave Filoni ve Jon Favreau, bu tür birbirine bağlılığı Lucas’ın övülen dünya inşasının daha iyi bir biçimi olarak görüyor olabilir. Star Wars artık sonsuza dek var ve bu nedenle her referans ve bir ismin ortaya çıkışı, hayranların beklediği bir şey olabilir.

Yapımcılar, ne yazık ki tüm projeleri bir araya getirmeye çalışırken Star Wars’un şu anki odak noktasını da dünya inşasından hayran hizmetine kaydırdı. İzleyicilere artık bilmedikleri yeni bilgiler ve hikâyeler vermekle kimse ilgilenmiyor, bunun yerine kitlelerce talep edilen şeylere yoğunlaşılıyor. Elbette bir yapımın hayranlara kulak vermesi ve isteklerini karşılamaya çalışması belli bir noktaya kadar anlaşılabilir, ama bunun dozu kaşıkla olmalı, kepçeyle değil.

Kaynak

Yazar: Cem Can

Üniversite tezini robotlar üzerine vermiş bir bilgisayar mühendisi. Kılıcın yolunda ilerleyen, an itibariyle 2. Dan bir kendocu. Müzik tutkunu ve bilim kurgu hayranı. Kurduğu hayalleri yazıya dökmeye çalışan bir hayalperest."Ben bu dünyayı değiştiremeyeceğimi biliyordum; o yüzden başka dünyalara gittim." - PKD

İlginizi Çekebilir

Attack_of_the_clones_kapak

Star Wars: Attack of the Clones

George Lucas, yönetmenlik kariyerine başladığı 60’lı yıllardan itibaren önemli projelere imza attı. Ancak yönetmen olarak …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et