bilimkurgu kulubu

Dizi Squid Game

Tarih: 30 Aralık 2021 | Yazar: Çağrı Mert Bakırcı

0

Squid Game Dizisinin Bilimsel ve Felsefi Analizi

Netflix’in 2021 yılında en çok ses getiren eserlerden biri Squid Game oldu. Yapım, üzerinde bilimsel ve felsefi olarak konuşmaya değer olan, hatta bir kısmını daha önce duymamış olabileceğiniz üç önemli konuyu gündeme getiriyor: Sosyal Darwinizm, “münasebetsiz ayartma” diye çok ilginç bir kavram ve tabii ki eşitsizlik… Gelin dizi bağlamında bunlarla ilgili neler öğrenebiliriz bir bakalım.

SPOILER UYARISI!

Squid Game isimli dizide baş karakterimiz Seong Gi-Hun da içinde bulunduğu toplam 456 kişi, yaşamındaki türlü türlü hatalardan dolayı düştükleri durumdan kurtulmak için bir oyuna dâhil olurlar. Oyuna dâhil olan herkesin yüklü miktarda borcu vardır ve bu oyundaki para ödülü, onlar için bir umuttur. Oyunun oynandığı mekan olan ada, oldukça özel tasarlanmış, izole bir yerdir. Oyunculara oyuna başlamadan önce tulum giyen askerler tarafından kurallar açıklanır:

  • Oyuncu oyunu bırakamaz.
  • Oynamayı reddeden oyuncu elenir.
  • Çoğunluk kabul ederse oyunlar sona erdirilir.

Tüm oyunlar, bu temel kurallar çerçevesinde işler. 456 oyuncu, ilk olarak “kırmızı ışık, yeşil ışık” isimli bir oyunla başlar. Oyun için devasa bir kız çocuğu maketi inşa edilmiştir. Maketin gözlerinde kameralar vardır. Dev maket, tıpkı saklambaç oyununda olduğu gibi kafasını oyunculardan zıt tarafa çevirip, kısa bir şarkı söyler ve şarkıyı kestiğinde kafasını oyunculardan yana çevirir. Kafasını çevirdiği andan itibaren oyuncuların hareketsiz kalması gerekir, yoksa elenirler. Yani oyuncuların yalnızca şarkı söyleme sırasında hareket etmesine izin verilmektedir. Oyun, bu bakımdan da “sandalye kapmaca” oyununa benzetilebilir.

Oyun başlar: Maket kız şarkıyı söyler, ardından durur ve kafasını çevirir, fakat bazı oyuncular hareketsiz kalmayı becerememiştir. BAM! Bir ateş sesi duyulur! Bir oyuncu yerde ve öldürülmüştür. Bunu fark eden oyuncular dehşete düşer. Anlaşılan o ki bu oyunca “elenmek“, mecazi bir kavram değildir. Başarısız olanlar, gerçekten elenmektedir, yani öldürülmektedir. Herkes kendini bu vahşi ortamdan kurtarmak adına sağa sola kaçışır ama nafile… Oyun kurallarını ihlâl ederek kıpırdayan birçok oyuncu öldürülür ve sadece yapılması gerekeni yapan 201 kişi kurtulur.

Oyundan sonra içine düştükleri bu durumdan kurtulmak isteyen oyuncular, oyunun “Çoğunluk isterse oyunlar sona erdirilir,” kuralına bağlı olarak oylama yapılmasını ister. Fakat oy oranı kafa kafayadır: Geriye kalan 201 kişiden 100 tanesi oyunları bitirmek istemektedir, 100 tanesi ise sonuna kadar gitmeyi ve büyük ödülü almayı seçmektedir. Son oyu atan yaşlı ve hasta bir adamın oyuyla, oyun feshedilir! 100-101 oy oranı, gitmek isteyenlerin yanı sıra, bir o kadar da gitmek istemeyenleri gösterir.

Oy çokluğuyla geri gönderilen oyuncular, kendi yaşantılarının bunalımıyla yeniden yüzleşirler. Bir süre didindikten sonra, içinde bulundukları durumların faciasının adadakinden çok daha kötü olduğu sonucuna varırlar. Bu nedenle adada yaşadıkları dehşete rağmen, oraya yeniden dönmek isterler. Hemen hemen bütün oyuncular oyuna geri döner.

Squid Game: Bir Sosyal Darwinizm Oyunu

Bu noktadan sonra yaşananları hem spesifik oyunlar bazında hem de dizi genelinde işleyeceğiz. Öncelikle, oyuncuların demokrasi yoluyla oyunu sonlandırma kararını ama sonrasında tekrardan oyuna dönmelerini ele alalım.

Her şeyden önce, oyunu sonlandırma konusunda kıl payı verilen (101 oya karşı 100 oy ile alınan) karara dair birkaç söz söylemekte fayda vardır: Kuşkusuz bu kıl payı sonuç, demokrasinin kırılganlığı konusunda çok şeyler anlatmaktadır. Örneğin 101-100 oyu tam tersi yönde çıksaydı, 100 kişinin artık vermeyi sürdürmedikleri rızalarına rağmen hayatları pahasına oyunlar oynaması “demokratik” olabilir miydi? Bu noktada konuyu çok fazla uzatmadan, Winston Churchill’in meşhur sözünü bırakarak devam edelim:

“Demokrasinin, mümkün bütün sistemlerin en kötüsü olduğu doğrudur. Sorun, başka hiçbir sistemin ondan daha iyi olmayacak oluşudur.”

Sosyal Darwinizm Nedir?

Diziyi izlerken aklınıza gelen ilk şey bu olmamış olabilir; ama Squid Game, özünde bir çeşit Sosyal Darwinizm uygulamasını işlemektedir. Sosyal Darwinizm, doğadaki evrim yasalarını, özellikle de Doğal Seçilim yasasını birebir insanlara ve insan toplumlarına uygulamamız gerektiğini ileri süren ideolojik bir tutumdur. Yani bu ideoloji, sadece insanın evrimleşerek var olduğu gerçeğiyle ilgili değildir. Günümüzde de insan toplumlarının sınırlı kaynağı olduğunu, dolayısıyla inşa ettiğimiz toplumsal yapıda da evrim yasalarının birebir işlemesi gerektiğini söylemektedir. Sosyal Darwinistler, eğer rekabeti oluruna bırakırsak en üstün bireylerin, en üstün grupların, en üstün toplumların doğal bir şekilde evrimleşeceğini, dolayısıyla bu doğal sürece müdahale edilmemesi gerektiğini savunmaktadırlar.

Gerçi savunucuları nadiren kendilerini “Sosyal Darwinist” olarak tanımlamışlardır. Çoğu zaman bu terim, onları eleştirenler tarafından pejoratif, yani aşağılayıcı bir terim olarak kullanılmıştır. Ama eğer siz de insanların vahşi bir seçilime dayalı hayatlar sürmeye devam etmesi gerektiğini savunuyorsanız, muhtemelen Sosyal Darwinist fikirlere sahipsiniz demektir. Bunu dizide çok net bir şekilde görebiliyoruz: Squid Game’de yüzlerce kişi, 6 oyun üzerinden birbiriyle ölümüne bir rekabet hâline sokulmaktadır. Bu oyunlarda kaybedenler, sadece oyunu kaybetmiş olmazlar, hayatlarını da kaybederler. Bu tür bir oyun, gerçek hayattaki yaşam mücadelesini yücelten Sosyal Darwinizm’in hızlandırılmış ve oyunlaştırılmış bir versiyonu gibidir.

Squid Game’de Öjeni Var mı?

Sosyal Darwinizm fikri, aklınıza öjeni fikrini getirebilir. Bunlar arasındaki ilişki, “yapay seçilim” ile “doğal seçilim” arasındaki ilişkiyle aynıdır: Öjeni, yapay seçilim yoluyla insan evrimleştirme hayaline verilen bir isimdir. Nasıl ki köpekler gibi hayvanları veya mısır gibi tarım bitkilerini kendi tercihlerimiz ve isteklerimiz yönünde evrime zorlayarak, yani “yapay seçilim“e sokarak yepyeni özelliklere sahip canlıları evrimleştiriyoruz, öjenistler insanları da bu şekilde yapay seçilime zorlayarak daha üstün insanlar yaratabileceklerine inanmaktadırlar. Yani onların kurduğu hayale göre belli bir zümre, diğer insanların arzu ettikleri özelliklerini elle seçecektir, sadece onların üremesine izin verecektir, diğerlerinin üremesine engel olacaktır ve bunu sürekli yaparak, daha “üstün” insanlar evrimleştirilmesi mümkün olacaktır.

Squid Game’de açık bir şekilde öjeni, yani yapay seçilim vurgusu yoktur. Tek bir özellik arzulanıp, tamamen onun üzerine gidilmemektedir. Daha genel ve doğal bir hayatta kalma mücadelesi ortamı yaratılmaktadır. İşte modern dünyada yaşayan birey ve toplumların “sosyoekonomik doğal seçilimi” fikrine, Sosyal Darwinizm deriz. Bu ideolojiye göre, belki artık aslandan kaplandan kaçmıyor olabiliriz, ama halen birbirimizle bireysel olarak veya ırk, ülke, cemiyet ve benzeri gruplar çerçevesinde rekabet hâlindeyizdir. Hayat, bu rekabette diğerlerine üstün gelmekle ilgilidir. Dolayısıyla diğerlerini geçmemizi ve onları geride bırakmamızı sağlayacak her yol mubahtır. Yani Sosyal Darwinizm, insanların sosyolojik, ekonomik ve politik ilişkilerinden doğan bir “doğal seçilim” baskısını temel almaktadır.

Sosyal Darwinizm, “Darwinist” mi?

Burada “Darwinizm” sözcüğünü birazcık açmakta fayda vardır: Her ne kadar içindeki “-izm” son ekinden ötürü yıllardır evrim karşıtları tarafından evrim hakkında yalan söylemek için bir araç hâline getirilmiş olsa da, bilimde “Darwinizm” olarak bilinen şey, “terörizm” ya da “faşizm” gibi bir şey değildir. Darwinizm, “doğal seçilim yoluyla olan evrim“in eski adıdır. Darwin döneminde biyologlar, Darwin’in teorisi iyice yer edene kadar süreci bu isimle tanımlamışlardır; çünkü Darwin’den önce “Lamarkizm” (yani Lamarckçı Evrim) gibi diğer evrim teorileri mevcuttu. Benzer bir kullanımı genetikte de görürüz: Mendelyen veya Mendelci Genetik gibi… Darwinci veya Darwinist Evrim de bu anlamda, Darwin’in teorisini kendinden önce gelenlerden ayırmak için kullanılmıştır.

Ayrıca evrim karşıtları, “Darwinizm”, yani doğal seçilimle evrimleşildiği gerçeğinin doğada var olduğunu kabul eden herkesin aynı zamanda Sosyal Darwinist sayılması gerektiğini iddia etmişlerdir. Halbuki veriler tam tersini göstermektedir: Bilim insanları arasında hemen herkes Darwinci evrimi kabul etmektedir, kabul oranları %90’ın üzerindedir; biyologlar arasında bu oran %99’un üzerindedir. Ama neredeyse kimse Sosyal Darwinizm’i bir ideoloji olarak benimsememektedir. Burada gerçekler ve verilerden söz etmek biraz anlamsız olabilir; zira evrim karşıtları için “gerçek“lerin veya “veri“lerin pek bir anlamı yoktur. Ancak bu akımlar; terörün, faşizmin, baskıcı rejimlerin “Evrim Teorisi yüzünden ortaya çıktığı” yalanını on yıllardır halka pompalamışlardır. Böylece biyolojik evrim ile Sosyal Darwinizm gibi korkunç ideolojiler arasında sözde bir ilişki, bir mantık köprüsü kurulmuştur.

Doğaya Başvurma Safsatası

Bunun hatasını anlamak için sıkça hatırlattığımız bir gerçeği tekrarlayalım: Bir şeyin sırf doğada bulunuyor olması, o şeyin insanlar için iyi veya kabul edilebilir olduğu anlamına da gelmemektedir. Bunun aksini iddia etmeye “doğaya başvurma safsata” denmektedir. Yani “doğal” olan, “iyi” olmak zorunda değildir. Örneğin karasal taypan yılanının vücudunda salgılanan paradoksin gibi moleküller, doğada bulunan, “doğal” moleküllerdir; ancak bu yılanın zehrinin 1 gramı, 80 kiloluk 600 küsür insanı öldürecek kadar ölümcüldür.

Benzer şekilde, “yapay” olan şeyler de “kötü” olmak zorunda değildir: Eğer öyle olsa, bu yazıyı yazmamızı sağlayan klavye veya sizin bu yazıyı okumanızı sağlayan ekrana “kötü” dememiz gerekirdi.

Bilim, Bizi Ahlaklı Yapar mı?

Burada “ahlak” ile “bilim“i biraz ayırmamız gerekmektedir. Bilimin iyi veya kötü ile ilgili bazı fikirler verebileceğini savunanlar olsa da, genel olarak kabul gören yaklaşım, bilimin bize bir şeyi yapıp yapmamamız gerektiğini söylemediği yönündedir. Bilim bize bir şeyi yaparsak ne olur, yapmazsak ne olur onu söyleyebilir, öngörülerde bulunmamızı sağlar. Ama o şeyi yapıp yapmamak ve sonucunda olacakları uygun bulup bulmamak, bize ve benimsediğimiz hayat felsefesine kalmıştır. Ama yine de şu bir gerçektir: İnandığımız veya inanmadığımız şeyler, yani genel olarak hayat felsefemiz, bilimsel bir gerçeği alıp onunla neler yapacağımızı veya yapmayacağımızı etkilemektedir. Bunun en güzel örneği, atomun parçalanabilir olduğu ve bu parçalanma sonucu muazzam enerji açığa çıkabildiği gerçeğidir.

Atomun parçalanbilirliğini keşfettikten sonra bilim bize, “Hadi git şimdi bunu atom bombası yapmakta kullan,” demiş midir? Elbette hayır! Bir grup insan, bu yalın gerçeği kullanarak insanlık tarihinin en ölümcül silahını yapmışlardır ve on binlerce insanı saniyeler içinde tarih sahnesinden silmişlerdir. Ama başka bir grup bilim insanı, aynı bilimsel gerçeği, yani atomun parçalanabilirliğini alıp, Pozitron Emisyon Tomografisi gibi radyoloji yöntemleri geliştirmişlerdir ve milyonların hayatını kurtarmışlardır. Bilim bize her ikisini de yapmamızı söylememiştir. Ama o doğa gerçeği bilinmeseydi, bunların her ikisi de mümkün olmayacaktı. Ve daha önemlisi, biz o doğa yasasını hiç keşfetmemiş ve hiç kullanmamış olsak da, atomun parçalanabilirliği, keşfedilmeyi bekleyen evrensel bir gerçek olacaktı. İşte tam da bu yüzden bilim önemlidir.

Madalyonun öteki yüzündeyse şu vardır: İdeolojimize bilimsel bir gerçeği entegre etmiş olmamız, o ideolojimizin “iyi” veya “geçerli” olduğunu garanti etmemektedir. Benzer şekilde, “kötü” bulduğumuz bir ideoloji içinde bilimsel bir gerçeği, mesela evrimi veya termodinamiği bulmamız, o gerçeğin kabahati değildir. Örneğin bugüne kadar evrim ve uzantısı olan fikirler, birbiriyle çelişen ve hatta ölümüne kavgalı olan çok sayıda siyasi ve ekonomik ideoloji tarafından bir dayanak noktası görülmüştür: Kapitalizmden komünizme, anarşizmden faşizme, ırkçılığa kadar geniş bir yelpazeden söz etmek mümkündür. Bunların bir kısmı evrimdeki ölümüne rekabet fikrinden ilham almaktadır, bir kısmı grup seçilimi gibi tartışmalı evrimsel kavramları merkeze oturtmaktadır, kimiyse arılar veya karıncalar gibi süperorganizmalarda gördüğümüz toplumcu fikirleri yüceltmektedir.

Bunlar doğrudur, yanlıştır, bambaşka bir tartışma konusudur; ama bilim ile ideoloji arasında bu tür bir etkileşim bulunmasının çok normal olduğunu anlamamız gerekmektedir: İnsanlar tarafından geliştirilen siyasi ve ekonomik sistemlerin her birinin amacı, insan doğasını, insanların birbirleriyle olan ekonomi ve güç ilişkilerini ve insan sosyal yapısını bir şekilde açıklayabilmek ve mümkünse bunları bir düzene sokabilmek, belli öngörülerde bulunabilmektir. Evrim de en nihayetinde sosyal olduğu kadar biyolojik bir varlık olan insanın biyolojisini izah eden yegane bilimsel gerçektir. Dolayısıyla evrimsel gerçeklerin bu ideolojiler tarafından kısmen veya tamamen kullanılması, aralarında paralellikler olması çok normaldir. Ama hatırlamamız gereken şudur: Evrimin gerçekliği, bu ideolojilerin iddialarından bağımsız olarak gerçektir. Biz, evrimi ideolojik pozisyonlarımıza nasıl entegre edersek edelim, evrimin gerçekliği değişmemektedir.

İşte tüm bu nedenlerle, biyolojik evrim ile Sosyal Darwinizm arasında anlamlı bir ilişki bulunduğu söylenemez. Evrimin gerçek olduğunu bilmek, türlerin evrimleştiğinden haberdar olmak, insanların birbirini boğazladığı, birbirimizle ölümcül bir rekabete girdiğimiz sosyal ve ekonomik sistemler inşa etmemizi gerektirmemektedir. Sosyal Darwinizm, günümüzde neredeyse bütün evrimsel biyologlar ve bilim insanları tarafından, bilimsel dayanağı olmayan bir sahtebilim türü olarak görülmektedir. Dizide de bunun nedenlerini görmekteyiz. İnsanları ölümcül bir rekabete ittiğinizde, akla hayale gelebilecek en vahşi sonuçlar doğmaktadır.

Ayrıca, “Dizi işte!” deyip geçmemek gerekir: Stanford Hapishane Deneyi gibi araştırmalarda, doğru koşullar sağlandığında insanların ne kadar vahşileşebildiğini zaten görmek mümkündür. Evet, Hayvanlar Alemi’nden bir tür olarak, doğamızın birçok parçasından biri de hayatta kalma güdüsü ve buna bağlı olarak gerektiğinde “vahşileşebilmemiz“dir. Ama dediğimiz gibi bu, sosyopolitik ve ekonomik sistemlerimizi sadece bu vahşi tarafı yansıtacak biçimde inşa etmemiz gerektiği anlamına gelmemektedir. Çünkü insan, sadece bundan ibaret değildir; çok daha fazlası vardır.

Squid Game ve Altruizm

Örneğin Squid Game’de dikkat ettiyseniz sadece vahşet görmemekteyiz. Tek bir kazananın olacağı aşırı zorlu şartlar altında, hem zorbalar arasında hem zayıflar arasında çok ilginç dayanışma örnekleri görmekteyiz. Bu, evrimi ve doğayı tam anlamamış olanlar için çelişkili veya absürt gelebilir. Halbuki evrim, hiçbir noktada “Diğerlerini en iyi gırtlaklayan kazanır,” dememiştir. Doğada da zaten böyle bir şey yoktur. Tam tersine!

Örneğin evrimin klişe bir anlatımı, alanlarını savunmak için kafa kafaya giren geyiklerdir. Ama bu davranışı daha kapsamlı incelediğinizde, ilginç bir şey görürsünüz: Neredeyse hiçbir hayvan türü, işi birden fiziksel kavga boyutuna getirmez. Mesela geyikler birbirini önce feromonlar gibi koku kimyasallarıyla uyarırlar. Böğürerek sesli olarak caydırırlar. Yan yana geldiklerinde bile hemen kavgaya tutuşmazlar, önce boy göstererek birbirlerini caydırmaya çalışıyorlar. En son hiçbiri fayda etmezse kavgaya tutuşurlar. Neden? Çünkü boynuz boynuza birbirine girmek, nihai sonucu belirleyebilecek bir olaydır, evet. Ama aslen güçlü olan tarafın bile ölümcül yaralarla çıkabileceği, çok tehlikeli bir hesaplaşma türüdür. Bunun yerine, yani “dümdüz dalmak” yerine, kısmen bile olsa işbirliği evrimsel olarak daha avantajlıdır.

“Survival of the fittest”, “en güçlünün hayatta kalması” demek değildir; “en uyumlunun” hayatta kalması demektir. “Fit” sözcüğü, “fit olma, güçlü olma” diye aktarıldığı için bu konu çok yanlış anlaşılmaktadır. Halbuki evrimde “fitness“, “egzersiz yapmak” demek değildir; “uyum başarısı” demektir. O da hayatta kalma ve üreme başarısıyla ölçülmektedir. O uyumluluk, eğer kas gücünün yüksek olmasıyla sağlanıyorsa, evet, fiziksel olarak daha güçlü olanlar da hayatta kalacaktır. Ancak evrim tarihine baktığımızda, nadiren salt kas gücünün bir seçilim faktörü olduğunu görürüz. Daha ziyade tehlikeleri erken fark etme, atiklik, kurnazlık, kamuflaj, türdaşlarla haberleşme yeteneği gibi özelliklerin hayatta kalma şansını artırdığını görürüz – ki bunlar için kas gücü, sadece sınırlı bir parametreden ibarettir.

Yani insan toplumlarını düzenleyici bir araç olarak sunulan Sosyal Darwinizm’i bir kenara koymak gerekmektedir. İnsanlar olarak, bundan çok ama çok daha iyisini yapabilecek kadar zekiyiz ve bu tür şeylerle zaman kaybetmeye değmeyecek kadar gelişmiş bir medeniyete sahibiz. Ama tür içi gruplar olarak değil de, türün tamamı olarak ortak hedefler koymak konusunda daha iyi bir yere gelmemiz gerekmektedir. O zamana kadar birbirimizi gırtlaklamayı “normal” ve “doğal” bulanlar olacaktır. Bunlar gelip geçicidir, bunlara aldanmamak gerekir.

Squic Game Felsefesi

Tüm bunlar, Spinoza’yı akla getirmektedir: Spinoza, insanın temel bir eğiliminin olduğunu söyler ve bu eğilime de “Conatus” der. Conatus; var olma, varlığını sürdürme eğilimidir. İnsanın bütün çabası, varlığını sürdürmesidir. Üstelik sadece insanlar değil, bütün canlılar böyledir. İnsan, varlığını sürdürmek adına ne yapılması gerekiyorsa onun için çaba sarf eder. Varlığı sürdürme eğiliminin egemen olduğu dünyaya “doğa durumu” deriz. Bir canlı olarak doğanın herhangi bir yüklemi (Tanrı’nın herhangi bir yüklemi) olmak, insanın varlığını sürdürme eğilimine sahip olması ve onunla iş yapması, onunla yaşaması demek, doğa durumu içinde olmak demektir.

Doğa durumunun içinde olan insan, varlığını sürdürmek adına her neye sahipse onu kullanıp kendi varlığını sürdürmeye çalışır. Bu doğada insan, varlığını sürdürmek adına her türlü zorluğa göğüs germelidir. Doğal afetlerden korunmaya çalışırken diğer canlıların tehlikesinden de kendini korumak zorundadır. Doğa durumunda, etik ve hukuk yoktur. Öyleyse insanın kendi varlığını sürdürmek açısından doğa durumunda her şey meşrudur.

Homo Homini Lupus: İnsan İnsanın Kurdudur!

Hobbes, insanın doğa durumunda varlığını sürdürmek istediğini ve varlığını sürdürürken de korku duygusunun onu harekete geçirdiğini belirtir. Dolayısıyla kendini korkutan her şeyle de mücadele eder. O yüzden Hobbes’un o ünlü sözü hatırımıza gelir.

“İnsan insanın kurdudur.”

Dizide bu durumu anlatan en çarpıcı sahne, herkesin gruplaştığı ve ışıkların kapatılıp grupların birbirlerine girdikleri kısımdır. Çünkü artık herkes birbiri için tehdit hâline gelmiştir. Fakat belirli bir aşamaya kadar herkes grup olarak, birbirlerine yardım ederek oyunlarda ilerlerler. Ancak bu durum, çıkarların çatıştığı bir noktaya gelene kadar sürer.

Bunun en güzel örneği misket oyunudur. Oyunda herkesin biriyle eşleşmesi istenir. Birlikte grup olacağını düşünen çiftler, oyunu öğrenince hüsrana uğrarlar: Misket oyunu, herkesin eşleştiği partnerine göre oynaması gereken bir oyundur ve kaybeden elenecektir. Burada oyuncuların en çok dehşete düştükleri şey, en sevdikleriyle eşleşmeleridir. Bu noktada herkesin kendi yaşamı söz konusudur ve çıkarlar devreye girmiştir. Örnek olarak en keskin hamleyi Cho sang-Woo, partneri Abdul Ali’ye karşı yapmıştır. Ali’nin iyi niyetini kullanıp hızlıca güvenini kazanmıştır ama Ali’nin buradaki aldanmacası hayatına mal olur. Öyle ya! İnsan doğa durumunda varlığını sürdürmek adına sahip olduğu güçleri tümüyle kullanır. Bazıları fiziksel güçlerini, bazıları zihinsel güçlerini devreye sokar.

Kalem Kılıçtan Keskin (Olabilir)!

Doğa durumunda bazen fiziksel güçler ön plana çıkarken bazen de zekanın faaliyeti ön plandadır. Squid Game’de bunu yansıtan en güzel sekanslardan biri halat çekme oyunudur. Bu oyunda, en çok öne çıkan özellik fiziksel güçtür. Jang Deok-Su’nun takımının tamamı erkektir ve çok güçlüdür. Fiziksel güçleriyle rakiplerini yenerler. Gi-hun’un takımı fiziksel olarak zayıftır. Karşısındaki rakip ise oldukça güçlüdür. 1 numara olan “Bey Amca” dedikleri yaşlı adam, Gi-Hun’un takımındadır ve gruba halat çekme oyununun inceliklerini anlatır.

Oyun başladığında güçlerini daha kontrollü ve dinamik kullanırlar. Tabii her ne kadar taktik yapsalar da, oyunda fiziksel gücün ön planda olması bize tekrar tekrar hatırlatılır. Çünkü Gi-Hun’un takımı oldukça zorlanır. Fiziksel olanın tıkanmaya başladığı noktada, akıl yetisi devreye girer: Sang-Woo’nun gruba yaptırdığı hamle, oyunu kazanmalarını sağlar. İşte bazen fiziksel, bazen de zeka…

Şans Faktörü

Bunun yanı sıra Spinoza’dan ve Hobbes’tan bağımsız olarak Gi-Hun’un takımının karşısına Deok-su’nun takımı çıksaydı burada aklı kullanmak yeterli olur muydu? Bu, cevaplanması gereken ayrı bir sorudur. İşte burada şans devreye girmiştir. Şans meselesine ilişkin en güzel örnek, şeker kalıbı oyunudur. Oyun başlamadan önce oyuncular, ne yapacaklarını bilmedikleri bir şekil seçer. Oyunda seçilen şekiller iğne ile kazılarak çıkarılması gerekir. Bazılarının seçtiği şekli çıkarması kolay iken bazıları oldukça zordur. Herkes için süre aynıdır, yani eşittir ama adil değildir. Öyle ki, doğa da adil değildir.

Bu oyunda seçim yapabilme imkanı varken, hayata geldiğimizde içine doğduğumuz aileyi ve kültürü seçemeyiz. Bazıları, birçoğunun sahip olduğu standardı yakalamak için daha fazla emek harcaması gerekir: Gi-Hun’un şemsiye şekli oldukça zordur ama diğer oyuna geçebilmek için daha kolay bir şekli çıkaranlara göre, daha fazla zaman ve emek harcaması gerekir. Hayatta da böyledir: Bu durumda da bizi, bazen bir fikir kurtarabilir, bazen de Dantes’nin cehennemden kurtulmasına neden olan rahip gibi bir şans karşımıza çıkar.

Kalamar Oyunu: Bencillik ve Egoizm

İnsan, doğa durumunda varlığını korumak ister. Herkes birbirini tehdit olarak olarak görür. Çünkü kendi varlığını koruma isteği mutlak bir bencillik ve egoizm yaratır. Herkesin mutlak olarak bencil olduğu bir dünyada herkes herkesten korkar. Öyleyse herkes, birbiri adına tehdittir. Böyle bir yaşam ortamı Conatus’a aykırıdır. Kendini korumak isteyen Conatus, kendini koruma isteğinden dolayı kendini koruyamayacak bir dünya yaratır. O yüzden Spinoza der ki: Conatus’tan dolayı insan doğa durumundan kurtulmak ister. Çünkü bu Conatus’un gereğidir. Öyleyse bu durumda doğa durumunu ortadan kaldırmak gerekir. Bu da Spinoza’ya göre uygarlık yaratmakla mümkündür. Yasalar koyarak hukuku devreye sokar ve toplumsal olanı inşa ederiz. Böylelikle hukuk ve dolayısıyla adalet, -en yüzeysel biçimiyle ifade edersek- haksız olan güçlünün, haklı olan güçsüzün önüne geçmesine engel olması, onu gözetmesidir.

Bu ifadeyi, insan biçimci olarak düşünmek gerekir. Bir aslanın ceylanı yemesinde haklı-haksız mantığı aranmaz: Burada doğa, işlevini yerine getirir. İnsanın dünyasından bakarak şöyle bir örnek verebiliriz: Dizide yemeklerin dağıtıldığı sahnede Deok-Su’nun takımı, başkalarının hakkı olan yemeği alır. Gücü olan, güçsüz olanın hakkını gasp eder. işte uygarlık ve hukuk, doğa durumundaki bu vahşi “hayatta kalma” davranışının önüne geçer. Doğa durumu devam etseydi kalamar oyunundaki gibi, ya yaşamak için tümüyle kendimizi savunur ve hücumcuları çizginin dışına atmaya çalışırdık ya da bir hücumcu olarak kalamardaki ufak ve kapalı alana girmek için tüm gücümüzle mücadele ederdik.

İçsel Yoksulluk

Dizinin sonunda, 1 numaralı formaya sahip olan “Bey Amca“nın (Oh ıl-nam) aslında oyunun kurgulanmasında rol oynayan biri olduğunu anlarız. Oh ıl-nam, bunları baş karakterimiz Gi-Hun’a anlatır. Ancak son bir oyun oynama karşılığında bunları anlatmayı kabul eder. Bey Amca ve arkadaşları o kadar zenginlerdir ki, para ile yaptıkları hiçbir şey onları tatmin etmez. Fakir insanla, çok parası olan insan için yaşamanın aynı keyifsizliği içerdiğini belirtir. Zengin olan her neyi satın alırsa, neyi yer, neyi içerse artık sıkıcı bir hâl aldığına vurgu yapar. Bu sebeple hepsinin üstüne bir keyifsizlik çökmüştür. Sonrasında bu keyifsizliği üstlerinden silkelemek için bu oyunları yaparlar.

Bu noktada aklımıza, Schopenhauer gelir: İnsanlar, kendi zihinlerinin yavanlığını, iç dünyalarının yarığını, dışsal nesnelerin zenginlikleriyle doldurmaya çalışırlar. Her türden eğlence ve hazlarla kendilerini oyalarlar. İnsan, can sıkıntısını gidermek için kendini bu türden dışsal olanlarla oyalar, ancak hepsi geçicidir. Gerçek zenginlik; içsel olandır, Kendi kendine yetebilendir. Kalıcı sermaye, kendi doğasına yatkın olan yetenek ve becerilerini güçlendirerek içsel zenginliğini yaratanlardır.

Münasebetsiz Ayartma (Yersiz Cazibe)

Dizide bilim için çok problemli bir diğer konuya değinilmektedir: “Münasebetsiz ayartma” veya “yersiz cazibe(İng: “undue enticement”) kavramı. Dikkat ederseniz oyuna katılanların hepsi borç batağında yüzen, hâlihazırda fakir olan, kısaca finansal açıdan kötü durumda bulunan kimselerdir. Bu kişilere, eğer oyunu kazanırlarsa, 45.6 milyar won para ödülü önerilmektedir. Özetle, çok zor durumdaki kimselere, hayatlarını riske atmaları karşılığında, aşırı yüksek para ödülleri önerilmektedir. İşte buna bilimde “münasebetsiz ayartma” denmektedir. Fakir birine sırf destek olmak için milyonlarca lira para verseniz, bunda belki sorun olmayabilir (bunun etiği de tartışılabilir). Ama o para karşılığında, hele ki parayı alabilmek için hayatlarını tehlikeye atmalarını istediğiniz anda, etik devreye girmektedir. Çünkü o kişiler o paraya muhtaçtırlar, siz bunu bilmektesiniz ve bu zorda olma hâlini, kötüye veya kendi çıkarlarınıza kullanırsınız.

Şöyle düşünün: İnsanlardaki yan etkileri bilinmeyen bir ilacın test edilmesi gerekiyor olsun. Bilim insanları, bu tür bir ilacı test etmek istediklerinde, çeşitli demografi ve sağlık durumlarına sahip deneklere ihtiyaç duyacaktırlar. Ama sağlıklı ve hâli vakti yerinde birinin durup dururken bu tür bir deneye katılması için pek bir neden yoktur. Dolayısıyla ya sadece sağlıksız kişilere ulaşacaklar – ki bu da toplanmak istenen veriyi olumsuz etkileyebilir… Ya da insanların deneye katılması için bir teşvik yaratacaklar… Bu teşvik, “bilime katkı sağlamak” gibi manevi bir teşvik olabilir ama tahmin edebileceğiniz gibi bu, her zaman işe yaramaz. Hele ki deney gereken denek sayısı yüksekse…

Dolayısıyla bilim insanları, denekleri cezbetmek için para ödülü kullanabiliyorlar. İlk etapta haklı olduklarını düşünebilirsiniz ama bu paraların örneğin binlerce lira olmamasının tek nedeni bilim insanlarının fakir olması değildir. Çok yüksek miktarda paralar, sadece o paraya gerçekten ihtiyacı olan kişileri hedef tahtasına oturtarak münasebetsiz bir ayartmaya neden olabilir, bilim etiğindeki endişe budur. Bu da “fakirliği” veya “maddi olarak zor durumda olma“yı, yani belli sosyoekonomik seviyedeki insanları, toplum içinde yaygın olarak denek hayvanı hâline getirebilir. Bu nedenle etik kurulları, sadece sosyoekonomik durumu zayıf olan kişileri cezbedecek düzeyde para ödüllerini yasaklamaktadır. Sadece ufak teşviklerle, insanların zamanına karşı az miktarda para ödülü önerilmesini kabul etmektedirler. Benzer şekilde, 3 yıl sürecek bir deneyin her yılını tamamladığınızda ek ödüller almanıza izin vermektedirler. Bu cüzi miktarların önerilmesi bile bilimde oldukça tartışmalı bir konudur; kimine göre hiçbir para ödülü olmamalıdır – ama o zaman da katılımcı bulmak çok zorlaşabilmektedir ve bu, bilimin ilerleyişini yavaşlatmaktadır.

Bu nedenle bilim insanları, eksiği kapatmak için hayvan deneylerine yönelirler; ama bu defa da deneylere itiraz edemeyen ve onlardan zarar gören hayvanların haklarının ihlal edilmesi durumu doğar. Bu yüzden bilgisayar simülasyonları gibi daha modern teknolojileri geliştirmeye çalışırız. Ama bunlar da daha emekleme aşamasındadır, dolayısıyla bilim insanları bir orta yol bulmak zorunda kalırlar. Anlayacağınız tüm bunlar ve çok daha fazlası, bilim etiğinin araştırma sahasıdır. Dizideki para kullanımını da işte bu tür bir münasebetsiz ayartma örneği olarak görülebilir. Hatta yukarıda da izah ettiğimiz gibi, bir noktada katılımcıların eski hayatlarına dönmelerine izin verilip, ne kadar berbat bir yaşama sahip olduklarının hatırlatılması sonrası tekrar devasa para ödüllü ama ölümcül rekabete dönmeyi seçmeleri, bu ayartmayı daha da bariz hâle getirmektedir. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek durumu… Veya dizi açısından bu, sanıyoruz sıtmayı gösterip ölüme razı etmek de olabilir. Ama sonuçta sosyoekonomik durumu çok kötü olan kimselerin, sırf borçlarını ödeyebilmek için, sosyoekonomik durumu çok daha iyi olanların eğlencesi veya deneyi olarak hayatlarını tehlikeye atmaları, tabii ki modern bilim metodolojisi ve etiği açısından kabul edilebilir görülmemektedir.

Gelir Eşitsizliği

Burada bahsedebileceğimiz son önemli detay, daha en başından bu sosyoekonomik eşitsizliklerin varlığı ve bunun yarattığı derin problemlerdir. Gelir eşitsizliği, yani aynı iş için aynı ücretin ödenmemesi konusu zaten başlı başına bir problemdir. Ancak daha büyük ve sessiz olan problem, varlık eşitsizliğidir. Varlık (veya servet), sadece para demek değildir. Finansal değeri olan her türlü ürünün, mesela hisse senetlerinin, değerli madenleri, paranın ve diğer fiziksel mülkün, bir insanın elinde ihtiyacından fazla bulunması demektir. Böylece o kişi, o varlığı kullanarak istediği zaman veya gerektiğinde ekonomik işlemler yapabilir. Ve işte varlık eşitsizliği, veya genel olarak ekonomik eşitsizlik, insanlığın ürettiği bu ekonomik çıktının topluma eşit veya eşite-yakın bir şekilde dağılmıyor olması demektir.

Örneğin bundan 30 sene önce, 1989 yılında Amerika’da, tüm varlığın %30’una, en zengin sadece %10’luk kesim sahipti. En fakir %50’lik dilim, varlığın sadece %1’ine sahipti. Halbuki mutlak eşit bir dağılım olsa, toplumun %1’ini temsil eden herhangi bir grubun, varlığın da üç aşağı beş yukarı %1’lik kesimine sahip olması beklenirdi. Burada kesinlikle böyle kusursuz bir dağılım olması gereklidir demiyoruz; bu ayrı bir tartışma konusudur. Ama anlamamız gereken detay, 1989 itibariyle %10’luk kesim, varlığın %30’una sahip olduğudur. 2019’a geldiğimizde bırakın %10’luk zengin kesimin varlığın %30’una sahip olmasını, sadece en zengin %1’lik dilim tüm varlığın %39’unu eline geçirdi. En fakir %90, yani Dünya’daki insanların neredeyse tamamı, insanlığın ürettiği varlığın sadece %23’üne sahipti.

Şöyle düşünün: Şu anda yeryüzündeki en zengin 10 insanın toplam mal varlığı, 85 milyon kişinin yaşadığı Türkiye’nin 2020 yılındaki toplam ekonomik çıktısından 2 kat fazladır! Bu trendi Dünya genelinde de görmekteyiz: 2009 yılında 308 milyarderin toplam varlığı, Dünya’nın en fakir 3.5 milyar insanının toplam varlığına eşitti. Bir yanda 308 kişinin malvarlığı, diğer yanda 3.5 milyar insanın toplam mal varlığı… Sadece 9 yıl sonra, 2018’deyse, sadece 26 milyarderin toplam varlığı, Dünya’nın 3.5 milyar kişinin varlığından daha fazlasına eşit hâle geldi. Bu fark, 1980’lerden beri hızla açılmaktadır.

Bunu şöyle de düşünebilirsiniz: 1980-2016 yılları arası Dünya genelinde üretilen her 1 dolarlık üretimin 12 senti, toplamda 3.5 milyar insana gitmiştir. Aynı 1 doların 27 senti, yani 2 katından fazlası, diğer grubun 50’de 1’i büyüklükte olan, sadece en zengin %1’e gitmiştir. İstatistikleri sonsuza kadar artırabiliriz; ama işin özü şudur: İnsanlık tarafından üretilen varlık, muazzam bir eşitsizlikle dağılmaktadır. Bir tarafta her gün 10.000 kişi sırf sağlık hizmetlerine erişemediği için ölmektedir. Diğer yanda adeta para istifi yapan bir azınlık mevcuttur.

Bilgi Asimetrisi

Bu problemi farklı şekillerde Squid Game‘de de görmekteyiz. Örneğin bizim yaşadığımız dünyada sonucu, yani neyi yapıp neyi yapamayacağınızı belirleyen en önemli şeylerden biri, belki de en önemlisi paradır. Squid Game‘de ise sonucu belirleyen en önemli şeylerden biri, belki de en önemlisi, bir sonraki oyuna dair ufacık bile olsa bir tüyoya sahip olmaktır. Dizide, asimetrik bilgi dağılımı olduğunda, yani belli oyuncuların, bir sonra oynanacak oyunun bilgisine önceden sahip olduğunda, işlerin nasıl değiştiğini görüyoruz. Fakirlik konusunda kabaca eşit olan kitleler, bu defa bilgi eşitsizliği yoluyla manipüle edilmektedirler. Ayrıca dizide, zenginlerin isteğiyle kuralların değişiverdiğini görmekteyiz.

Benzer bir şeyi gerçek dünyada da görüyoruz: Örneğin biz belki Sosyal Darwinist değil ama, “demokratik” sistemlerde yaşadığımızı düşünürüz. Bunun gerçek olduğunu varsaysak bile, demokratik sistemlerin zengin kişi ve firmanın etkisinden muaf olmadığını biliyoruz. Oyunun kuralları onların işine gelecek şekilde değişir. Bunun bir diğer güzel örneği, Amerikan başkanlık seçimlerinde dev firmaların hem Demokratlara hem Cumhuriyetçilere milyonlarca dolar fon vermesidir. Örneğin Amazon’un kurucusu Jeff Bezos ve eski eşi MacKenzie Bezos, Cumhuriyetçilere 6 milyon dolar, Demokratlara 4 milyon dolar bağış yapmıştır. Böyle bir şey mümkün olduğunda, hangi taraf kazanırsa kazansın, kazançlı çıkan yine ultrazenginler olur, çünkü vakit geldiğinde, birileri başkanın veya danışmanlarının kapısını tıklatıp, “Hani şu seçim öncesi verdiğimiz 5 milyon dolar vardı ya… Hah, onu bir konuşalım.” deyiverirler ve işleri kendi lehlerine çevirmeye çalışırlar. Siyasetçiler veya partiler de bu kaynağı yitirmek istemedikleri için, bu talepleri görmezden gelemezler.

Peki size sorarız: Madem demokratik bir sistemde yaşıyoruz, sizin bir birey olarak yönetim veya sistem üzerinde böyle bir etkiniz var mı? Sizin adınıza yasa yapıcılara baskı yapan, onları sıkıştıran, onları sizin çıkarlarınız doğrultusunda yönlendirmeye çalışanlar var mı? Yok ve belki asla da olmayacak. Çok büyük olasılıkla siz (ve hiçbirimiz), hiçbir zaman Jeff Bezos’un veya benzeri bir ultra-zenginin demokrasiyi yönlendirme gücüne erişemeyeceğiz. Şöyle düşünün: Türkiye’nin en zengin insanı, Dünya’da ilk 500’e bile girememektedir, kaldı ki siz giresiniz. Bir mucize oldu da siz girdiniz diyelim, geri kalan milyonlar ne olacak? O bir avuç zenginin, geri kalan milyarlarca insanın da çıkarlarını umursamasını ümit etmekle ya da demokratik sistemin onları da koruyacağını ummakla kalacaklar.

Buna karşılık hepimiz, bir gün zengin olma hayaliyle yaşamaktayız. Ne yazık ki bu, ortalamada koca bir hayalden ibaret ve veriler de bunu net bir şekilde gösteriyor: 1940’larda doğmuş birinin ebeveynlerinden yüksek gelir elde etme ihtimali %90’lardaydı. Her nesilde bu oran kademeli olarak düştü. 1980’lerde doğanlar için ebeveynlerini geçme ihtimalleri %50 civarına geriledi. Yani bugün 40 yaşında olan her 2 insandan 1’i, anne-babasından daha fakir yaşamaktadır. Varlık eşitsizliği büyüdükçe, bu oranlar daha da azalacaktır. Ama yine de bir gün o %1 gibi zengin olma hayali, tabanda yer alan %90’ın kamçısı, sopanın ucundaki havucu gibidir. Herkesin 1 oyu olduğu iddia edilen bir sistemde böylesine asimetrik bir güç dağılımının olması, birçok toplumsal gerilimin ya fitilini ateşler ya da ateşlenmiş fitillerin patlamasına neden olur. Squid Game, bu sosyoekonomik uçurumun psikopatik olarak nitelendirilebilecek bir sonucunu işlemektedir.

Sonuç

Sonuç olarak Squid Game, çok sayıda kavram üzerine düşünme fırsatı veren, hoş bir yapıt olarak değerlendirilebilir. Elbette bu dizi, bu konuları işleyen ilk eser değildir. Açlık Oyunları, Testere serisi, Japon yapımı Battle Royale, Snowpiercer gibi filmlerin hepsi benzer konuları, çok daha derinlemesine ve yer yer çok daha vahşice işlemektedir.

Bize kalırsa, bu tür filmleri izlerken, sadece onların “yersiz cazibe“sine kapılmakla kalmamak gerekir. Bunların “izlemesi eğlenceli” olduğu kadar, toplumdaki derin yaralara sanatsal bir dokunuşta bulunduğu ve bunların anlamı üzerine düşünmek gerekir. Çünkü Sosyal Darwinist bir distopyada yaşamak için, illa bir gece karanlık bir sokaktan uyku gazı eşliğinde alınıp, ıssız bir adaya götürülmek gerekmez. Bazen modern medeniyet içinde en özgür olduğunuza inandığınız anlarda bile, vahşi bir hayatta kalma mücadelesi içinde çırpınıyor olabilirsiniz. Farkında olsanız da, olmasanız da…

Kaynaklar ve İleri Okuma
  • ^ S. Zizek. (2018). Yamuk Bakmak: Popüler Kültürden Jacques Lacan’a Giriş. ISBN: 978-975-342-469-1. Yayınevi: Metis Yayınları. sf: 233.
  • ^ B. Spinoza. (2011). Etika: Geometrikyöntemlerle Kanıtlanmış Ve Beş Bölüme Ayrılmış Ahlak. ISBN: 978-975-298-147-8. Yayınevi: Dost Kitabevi Yayınları. sf: 342.
  • ^ T. Hobbes. (2019). Leviathan. ISBN: 978- 975-363-138-9. Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları. sf: 523.
  • ^ A. Schopenhauer. (2019). Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar. ISBN: 978-975-458-700-5. Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. sf: 222.
  • ^ Inequality.org. Global Inequality. (08 Temmuz 2021). Alındığı Tarih: 13 Aralık 2021. Alındığı Yer: Inequality.org | Arşiv Bağlantısı
  • ^ L. Elliott. World’s 26 Richest People Own As Much As Poorest 50%, Says Oxfam. (21 Ocak 2019). Alındığı Tarih: 13 Aralık 2021. Alındığı Yer: the Guardian | Arşiv Bağlantısı
  • ^ OpenSecrets. Amazon.com Pac Contributions To Federal Candidates. Alındığı Tarih: 13 Aralık 2021. Alındığı Yer: OpenSecrets | Arşiv Bağlantısı
  • ^ N. Murray. Loved ‘Squid Game’? Watch These Tv Shows And Movies Next.. (06 Ekim 2021). Alındığı Tarih: 13 Aralık 2021. Alındığı Yer: The New York Times | Arşiv Bağlantısı

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Texas Tech Üniversitesi Makina Mühendisliği Bölümü'nde doktora, Biyoloji Bölümü'nde yandal yapmaktadır. Türkiye'nin önde gelen popüler bilim oluşumlarından Evrim Ağacı'nın kurucusu ve idari sorumlusudur. Evrim Kuramı ve Mekanizmaları ile Evrenin Karanlığında Evrimin Işığı gibi popüler bilim kitaplarının yazarıdır. Bugüne kadar binlerce popüler bilim makalesi yazmıştır.