bilimkurgu kulubu

Dizi

Tarih: 23 Temmuz 2020 | Yazar: İsmail Yiğit

0

Snowpiercer: Film ve Dizi Arasındaki Farklar

Orijinal ismi “Seolgungnyeolcha” olan “Snowpiercer(Kar Küreyici) adlı film, Güney Koreli yönetmen Bong Joon Ho’nun 2013’te çektiği post-apokaliptik bir bilimkurgu. Filmde insan eliyle gerçekleşen bir iklim felaketinin ardından buzul çağına giren dünyamızda, bu felaketten kurtulmak için inşa edilen ve sadece 80 gün değil sürekli bir devr-i âlem içindeki bir trende yaşayan farklı sınıftan insanların çatışmalı öyküsü anlatılıyordu.

Sert politik alt metniyle büyük ilgi gören film, TNT tarafından yapılan dizi uyarlamasının Netflix platformunda yayımlanmasıyla yeniden gündeme geldi. Geçtiğimiz günlerde 10. bölümüyle birinci sezon finali yapan dizinin yeni sezonunun 2021’de gösterime girmesi beklenmekte. Bu yazımızda film ile dizi versiyonu arasındaki temel farklara değinirken, Snowpiercer evreninde yer verilen temaların bazı çağrışımlarını da paylaşacağız. (Bu paylaşımları yaparken spoiler-sürpriz bozan vermek zorunda kalacağımıza dair uyarımızı şimdiden yapalım.)

Yönetmen Bong Joon Ho

Temel farklardan ve çağrışımlardan bahsetmeden evvel, filmin yönetmeni Bong Joon Ho’nun geçmiş filmografisini hatırlayalım. Snowpiercer, Joon Ho’nun çektiği ilk bilimkurgu filmi değil. Daha evvel 2006’da çektiği “The Host(Yaratık) ile Güney Kore’nin ABD hegemonyası altındaki simbiyotik asalak-konakçı ilişkisini ve ülkesinin yakın tarihindeki bazı önemli olayları (1980 öğrenci olayları, 1988 Seul Olimpiyatları öncesinde kentin Sanggye-dong adlı gecekondu mahallesinin ve içinde yaşayanların dağıtılarak yerlerinden edilmesi ve 1994’te Seongsu Köprüsü’nün çöküşü) filmdeki canavar imgesi üzerinden mecazlaştırmıştı.

Joon Ho’nun 2019’da çektiği “Parazit” adlı film en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi senaryo dallarında Oscar alarak kendisinin sinematik yeteneğini tescillemişti. (Parazit filminde de, alt sınıflara mensup bir ailenin yavaş yavaş zengin bir ailenin yanında çalışmak üzere aileye sızmalarını izlemiştik.) Bu iki filmden ve Snowpiercer’dan da anlıyoruz ki Güney Koreli yönetmen Bong Joon Ho, sınıfsal çelişkileri filmlerinde işlemekten hoşlanıyor ve bunu gerçekten de çok iyi başarmakta.

Snowpiercer’ın film ile dizi sürümleri arasındaki ilk fark, olayların geçtiği zaman diliminde ortaya çıkıyor. Filmin başlangıcında, küresel ısınmanın yol açtığı iklim değişikliğini tersine çevirmek için havayı soğutacak CW7 adlı bir gazın onlarca ülkenin öncülüğünde 2014’te jetler aracılığıyla atmosfere salındığını öğreniriz. Bu sahnelerin, chemtrails komplo teorisyenlerine mizahi bir gönderme olduğu yorumunda bulunabiliriz. Bu komploya göre, jet uçaklarının ardında havada asılı kaldığını gördüğümüz bulutumsu izler aslında hükümetlerin veya gizli teşkilatların insanlığı öldürmek için havaya saldığı zehirli gazlarmış. Daha da ileriye giden yorumlarda, dünyadaki devletleri perde arkasından idare eden uzaylılar -Carpenter’ın They Live filmine burada bir selam gönderelim-, gezegenimizi kendi habitatlarına uygun hale getirmek için bilhassa atmosfere bu yolla müdahale etmektelermiş.

Elbette bu iddialarin hepsi “boğa kakası” (bullshit) kıvamında büyük saçmalık. Chemtrails’in neden saçmalık olduğuna dair bir yazıyı buradan okuyabilirsiniz. Daha sonra filmdeki olayların geçtiği yılın 2031 olduğunu görüyoruz. Atmosfere salınan CW7 gazı, havayı beklenenden çok aşırı şekilde soğutarak katastrofik bir şekilde bütün gezegenin bir buzul çağına girmesine ve bütün insanlığın yok olmasına neden olmuştur. Elbette neredeyse bütün insanlığın. Çünkü eşsiz deha, kadir-i mutlak, esirgeyen ve bağışlayan ve benzeri tanrısal sıfatlarla kişiliği kültleştirilen Bay Wilford, CW7 gazının bütün bunlara yol açacağını öngördüğü için, Nuh’un gemisine benzer şekilde yüksek teknolojili, 1001 vagona sahip bir tren inşa etmiştir.

snowpiercer

İşte “Kar Küreyici(Snowpiercer) adını taşıyan trenimiz budur. Hiç durmayan ve sonsuz bir enerji kaynağına sahipmişçesine işleyen “eternal engine” – “ezeli ve ebedi motor” sayesinde raylar üzerinde sürekli dünyayı kat etmektedir. Dünyanın çevresindeki bir turu bir yıl sürmektedir. Trenin inşaat maliyetleri ise, Bay Wilford’a inanarak bu kurtuluş trenine binebilmek için yüksek meblağlı biletleri satın alan ultra-zenginler sayesinde karşılanmıştır. Fakat tren kalkarken ona kaçak binen biletsiz yolcular da bulunmaktadır. Bu, proletaryanın da aşağısında “prekarya” statüsündeki insanlar “Kuyruk” adı verilen en arka tarafta hayatta kalma mücadelesi vermektedirler.

Böylelikle trende dört çeşit sınıf meydana gelmiş olur. Zenginlik sıralamasına göre birinci, ikinci, üçüncü sınıf yolcular ve Kuyruktakiler. Hepsi aynı trende olsa da farklı yaşam kalitesi şartlarında yaşamaktadırlar. Çoğu zaman karanlık ve soğuk olan Kuyruk’ta geçmişte açlıktan ötürü yamyamlık gibi hadiseler de gerçekleşmiştir. Daha sonra, siyah renkli protein çubukları Bay Wilford’ın merhameti sayesinde Kuyruktakilere gün aşırı dağıtılmaya başlanmıştır. Bu çubukların hamam böceklerinden yapıldığını filmin başında bilmemektedirler.

Filmin dizi versiyonu ise, dünyanın buzula dönmesinden yedi yıl sonrasında geçmektedir. Hatta bu sebeple belki de dizi, filmin bir “prequel” –öncülü- olarak anlaşılmalı diyen yorumlar olsa da, bu biraz ihtimal dışı gözükmektedir. Film ve dizi, esas olarak 1982’de Jacques Lob ve Jean-Marc Rochette tarafından yaratılan Fransız çizgi romanı “Le Transperceneige”’ye dayanmaktadır. 2014’te Titan Comics tarafından İngilizceye çevrilen ana seri üç sayıdan oluşmaktadır: Snowpiercer: The Escape (Kaçış), The Explorers (Kaşifler) ve The Crossing (Kesişme). 2013’teki filmin başarısından sonra 2016’da Terminus adlı son sayı ve antropojenik buzul çağına geçişin öncesinde ve hemen sonrasında yaşanılanları anlatan 3 ayrı sayı daha (Extinction – Neslin Tükenmesi, Apocalypse – Kıyamet ve Annihilation – Yok Oluş) 2019’da basılmıştır.

Ana çizgi roman serisi Türkçe’ye “Buz Mermisi” adıyla çevrilerek Dokuzuncu Sanat Yayınevi tarafından yayımlanmıştır. Çizgi romandaki olay örgüleri ile film ve dizi karşılaştırıldığında, neredeyse sadece “tren” fikrinin ödünç alındığı anlaşılmakta. Fakat dizinin birinci sezonunun sonunda varlığını öğrendiğimiz ikinci ikmal treni çizgi romanda da farklı isimle mevcut. (Dizide Big Alice olan ikinci tren, çizgi romanlarda daha çarpıcı bir isme sahip: Ice Breaker – Buz Kırıcı). Filmde ise ikinci bir ikmal treninin varlığına dair herhangi bir göndermeye rastlamıyoruz.

Film, Kuyruktakilerin trendeki eşitsiz ve adil olmayan düzene isyan ederek, lokomotifin kontrolünü ele geçirmek üzere başlattığı devrimsel ayaklanmayı işlemekteydi. Büyük kanlı bedeller ödeyerek, trenin farklı sınıflarına tahsis edilmiş kompartıman bölgelerinden tek tek geçerek – bu esnada Kuyruktaki kıtlık şartları ile karşılaştırıldığında ön taraftakilerin sauna, havuz gibi lükslere sahip olduğunu, gerçek et tüketebildiklerini, barda eğlenceler düzenlediklerine şahit oluruz- Bay Wilford’ın yaşadığı en öndeki kompartımana ulaşabilmişlerdi. Ayaklanmanın lideri Curtis (Chris Evans) burada Bay Wilford ile (Ed Harris) tanışır ve Wilford ona trenin sırrını açıklar: Snowpiercer’ın geçmişinde de birkaç kez gerçekleşen bütün ayaklanmaların aslında trendeki popülasyon dengesini sağlamak için Wilford’ın kendisi kışkırtmıştır.

Wilford bu sırrı açıkladıktan sonra, Curtis’e artık yorulduğunu ve yönetimi devralabileceğini söylemişti. Curtis bu teklifi neredeyse kabul edecekken, ayaklanma boyunca onlara uyuşturucu madde kronol karşılığında yardım eden, trenin elektronik güvenlik sistemini yapmış Namgoong Minsoo (yönetmenin diğer filmleri The Host ve Parazit’te de yer alan Kang-Ho Song)’nun kapıların ardını görebilen medyum kızı Yona (Ko Asung) motor kısmında zeminin altında birilerinin olduğunu hissetmiştir. Zemini kaldırdıklarında, Kuyruk kısmından geçmişte eğitilecekleri gerekçesiyle alınan çocuklar ortaya çıkar. Küçük boyutları nedeniyle çocuklar, yıllar içinde eskiyen motorun yedek parçalarının yerine manuel olarak kullanılmaktadırlar. (Tıpkı Ursula K. Le Guin’in klasik ütopya öyküsü “Omelas’ı Terk Edip Gidenler”de olduğu gibi, bir ütopyanın sürdürülebilirliği her gün acı çekmesi zorunlu bir çocuğun varlığına bağlı olsaydı, bu ütopya için değer midir?)

Bunu öğrenen Curtis, Bay Wilford’ı öldürür ve kolunu çarkların içine sokup, devrime de aktif şekilde katılan siyahi kadın Tanya’nın (Octavia Spencer) oğlunu kurtarır. Kolunu kaybettiği bu diyet, Curtis yıllar evvel Kuyruk’ta yaşanan açlık krizinde tam bir bebeği –çünkü onların etleri en lezzetlidir- yamyamlık yaparak yiyecekken, Kuyruk’un lideri Gilliam’ın (John Hurt) kendi kolunu keserek “Alın, bunu yiyin” dediğinde yaşadığı ahlaki dönüşüme bir göndermedir. Curtis de tıpkı yıllar evvel Gilliam’ın yaptığı fedakarlığın benzerini gerçekleştirerek içinde biriken vicdan azabının kefaretini ödemiştir.

Tam bu esnada, açtığı her kapı karşılığında bir kronol alan Minsoo’nun bunları neden topladığı anlaşılır. Aynı zamanda bir patlayıcı olabilen kronolları birleştirerek, trenin giriş kapısını patlatmıştır. Çünkü, her yıl gözlemlediği üzere dış dünyada karlar gittikçe erimektedir, trenin içinde hapis kalmaya devam etmektense dışarıda yeni bir hayata başlayabileceklerini düşünmektedir. Filmin sonunda patlamanın etkisiyle tren raylardan çıkar, büyük bir kaza gerçekleşir ve hayatta kalanlar dışarıya çıktıklarında bir kutup ayısını görürler. Bu da, dışarıda hayatın her şeye rağmen bir yolunu bulduğunun umut dolu ispatıdır.

Snowpiercer’ın dizi versiyonundaki karakterler filmdekilerle karşılaştırıldığında bazı farklılıklar göze çarpmakta. Öncelikle baş karakterlerden, devrimin lideri Curtis’in dizideki karşılığı Andre Layton (Daveed Diggs) bu sefer etnisite bakımından beyaz değil siyahidir. Trenden önceki hayatında bir dedektif olduğunu öğreniriz. Bu sayede, trende dizinin ilk sezonuna gizemli bir başlangıç sağlayan fail-i meçhul cinayeti çözmekle görevlendirilmiştir. Zaten filmde de zaman zaman Kuyruktakilerden bazılarının geçmiş hayattaki yetenekleri dolayısıyla (piyano çalabilme vb.) ön tarafa transfer olabileceklerini görmüştük. Diğer önemli bir karakter, filmde her zaman kürküyle gördüğümüz, Kuyrukta düzensizlik baş gösterdiğinde onlara Bay Wilford’un tanrısal özelliklerini hatırlatan ve herkesin yerini bilmesi gerektiğini, ayakların baş olamayacağını dikte eden Mason (Tilda Swinton, 1992’de Virginia Woolf’un Orlando romanından uyarlanan filmde başrol oyuncusuydu).

Dizide Mason karakterinin işlevi iki karaktere paylaştırılmış. Onun zarif estetiğini, kurallara ve otoriteye –bilhassa Bay Wilford’a- bağlılığını, alt sınıflara hıncını, üst sınıflara ise sadakatini temsil eden Ruth Wardell (Alison Wright) ve bir demir leydi gibi treni çekip çeviren, gerektiğinde asileri acımasızca cezalandıran Melanie Cavill (Jennifer Connelly). Film ile dizi arasındaki en büyük fark ise, Wilford karakteri. Dizide trenin en büyük sırrı, filmdeki gibi yedek parçaların yerine küçük çocukların kullanılması değil, Wilford karakterinin aslında yıllardır trende olmadığı ve her şeyi onun adına Melanie’nin yürüttüğü. Bu da teolojik açıdan iki filmin tanrısal göndermesini birbirinden tamamen farklı kılmakta. Filmde Curtis, sonunda trenin tanrısı Wilford ile kanlı canlı karşıya gelerek çarpışırken, dizide trenin tanrısının düzeni sürdürmek için uydurulan bir mit olduğunu öğreniyoruz.

Film ile dizi arasındaki önemli başka bir farklılık ise, içerdiği cinsellik dozu. Dizi, belki de sahip olduğu daha fazla sürenin de yardımıyla karakterler arasındaki duygusal yakınlaşmalara daha çok yer verirken, buna ek olarak böyle kapalı bir ortamda cinselliğin gerçekçiliğini çok daha başarılı bir şekilde seyirciye aktarıyor. Mesela dizide, Kuyruktaki bazı bireyler –erkekler de dahil- daha fazla gıda vb. kaynaklara erişmek için erkek gardiyanlarla seks yapmakta. İlk bölümlerde, bu gardiyanlardan birinin Kuyrukta bulunan başka bir erkeğe uyuşturucu madde karşılığında oral seks yaptırdığı bir sahne mevcut.

Kadın gardiyanlardan birisi ise, üst sınıflardan başka bir kadınla lezbiyen ilişki yaşamakta, hatta tren kurallarına uygun bir törenle resmi olarak da evlenmişlerdi. Seçme şansının fazla olmadığı hapishane, yatılı okul, askerlik vb. kapalı mekanlarda akıcı insan libidosunun yatağını bulmakta oldukça yaratıcı olabileceği bilinmekte, dizi de olay örgüsünde bu gerçekliğe uygun enstantanelere yer vermekle cinselliğin gerçekçilik boyutunu artırmış. Dizi ayrıca, gece vagonu denilen eğlence kompartımanında trans bir kadın hostese de yer vererek, insanlığın son kalan topluluğunda çeşitliliği sergilemeyi bilmiş.

Filmde, trenin haricindeki bütün insanlığın dondurucu soğukta yok olduğu söylenmekteydi. Dizi ise, Nuh’un Gemisi misali Wilford’ın Trenine binerek kurtulmayı tercih etmese de hayatta kalabilmek için bilincini makinelere yükleten, kriyojenik tanklarda uzak bir gelecekte yeniden hayata döndürülmeyi bekleyen başka zenginlerin olduğuna değinmesiyle dikkat çekiyor. Dizinin birinci sezonunda gerçekleşen devrimin mahiyeti de film ile farklılık arz etmektedir. Dizideki devrimin çok daha sofistike biçimde, farklı sınıftan yolcuların dinamikleri Marksist diskura çok daha uygun düşecek şekilde kurgulandığı görülmektedir. Filmde, geçmiş bütün devrimsel atılımların Wilford tarafından organize edilmiş bir komplo olması politik gücü zayıflatan bir unsurken, dizide Kuyruktakiler ve proletaryayı temsil eden üçüncü sınıf yolcuların sınıfsal bilinçleri son derece yüksektir.

Trendeki bütün temel işleri onların yaptığını, eğer onlar olmazsa trenin sisteminin işlemeyeceğini bilmektedirler. Devrimin başarılı olabilmesi için, Snowpiercer’daki kolluk kuvvetlerini kendi saflarına çekip onları kendilerine silah doğrultmaktan vazgeçirmeleri gerektiğinin farkındadırlar. Ve en üst burjuva sınıftakilerin yaşadığı 7 adet vagonu Snowpiercer’dan kopartıp ölüme yollayarak (böylece geriye son bölümün adında da geçtiği üzere 994 vagon kalmıştır), başarılı bir devrim için burjuva sınıfıyla ittifak yapılmaması gerektiğini –trende yıllar boyunca edindikleri acı deneyimlerden- öğrenmişlerdir.

Dizinin birinci sezonu, tam Snowpiercer daha eşitlikçi bir düzene kavuşur gibi olmuşken –tabii halen devrim sonrasında ortaya çıkan anarşiyi düzene sokma sorunuyla yüz yüzedirler, zaten kıt olan kaynaklara yılların açlığı ve yoksulluğuyla saldıranlar trendeki hassas ekosistemi tehdit etmektedirler ama artık kararları tek bir kişi değil topluca alacaklardır- varlığını öğrendikleri ikinci bir trenin Snowpiercer’a yapışarak içeriye genç bir kadının girmesiyle son bulur. Bu genç kadın, Wilford adına konuştuğunu ve treni kendisine teslim etmeleri gerektiğini söylemektedir. Peki kimdir bu esrarengiz kadın? Wilford’ı yıllar evvel soğukta donmaya bırakan, yıllar boyunca Snowpiercer’ı sanki halen Wilford hayattaymış gibi ondan geldiğini söylediği emirlerle idare eden Melanie’nin öldüğünü zannettiği kızı!

Öldü zannedilen Wilford halen hayatta mıdır? Snowpiercer’da zar zor gerçekleştirilen devrim kalıcı olabilecek midir? İktidardan yeni düşen ve idam edilmemek için isyancılarla işbirliği yapıp onların ön vagondaki ultra zenginlerden kurtulmalarına yardım eden Melanie, kızının ortaya çıkmasıyla nasıl davranacaktır? Bütün bu soruların cevabını Snowpiercer dizisinin 2021’de başlayacağı tahmin edilen ikinci sezonunda bulacağız. Snowpiercer evreni, ilk izlerini bilimkurgu sinemasının büyük klasiği Metropolis’ten takip ettiğimiz üzere, bir makinenin –filmde ve dizide kutsal, ezeli ve ebedi motor- işlemeye devam edebilmesi için kurban edilen insanların bir dramı olarak son yılların en başarılı ve etkileyici post-apokaliptik distopyalarından birini oluşturuyor.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

1982 Ankara doğumlu. Lise eğitimi esnasında TÜBİTAK’ın düzenlediği fizik olimpiyatlarına katıldı, bronz ve gümüş madalya aldı. Üniversite eğitimini Bilkent Elektrik-Elektronik Mühendisliği’nde tamamladı. ODTÜ Avrasya Çalışmaları bölümünde yüksek lisans çalışmaları yaptı. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı ve Sinemart Akademisi’nin Yaratıcı Yazarlık kurslarını bitirdi. Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı lisans programına devam etmektedir.Bilimkurgu öyküleri ve yazıları Agos gazetesi, Kül Sanat, Kafasına Göre dergilerinde ve Bilimkurgu Kulübü internet portalında yayımlandı. Türkiye Bilişim Derneği’nin 2016 yılında düzenlediği bilimkurgu öykü yarışmasında “İhlal” adlı öyküsü üçüncülüğe seçildi. Fabisad'ın düzenlediği 2017 GİO yarışmasında öykü dalında başarı ödülü kazanmıştır.An itibariyle İstanbul’da bir kamu kurumunda bilgisayar sistemleri ve ağ güvenliği alanında çalışmaktadır. İleri derecede İngilizce, orta derecede Rusça ve başlangıç seviyesinde İspanyolca bilmektedir.Parolası: “Daha iyi bir dünya pekâlâ mümkündür!”