Severance

Severance: Eve İş Getirmek Yok!

SPOILER UYARISI!

“Hayvan, hışımla çeker alır kırbacı efendisinin elinden ve kendi kendisinin efendisi olmak için kendi kendisini kırbaçlar, bilmez ki bu, efendisinin kırbacına atılmış yeni düğümün yol açtığı bir hayalden başka bir şey değildir.” –Franz Kafka / Aforizmalar

Gerektiğinden uzun sürmüş bir toplantıda, toplantının maksadına, iş arkadaşlarınıza, hatta kendinize dahi yabancılaşıp, “Benim burada ne işim var?” diye sorduğunuz oldu mu? “Ben burada ne yapıyorum? Dışarıda bir hayatım var mı? Ben yalnızca bu masada oturan bir çalışandan mı ibaretim? Yoksa bu masada mı doğdum?” Severance dizisinin yaratıcısı olan Dan Erickson, sıkıcı bir toplantı sırasında bu düşünceleri aklından geçirmiş olmalı. Zira yarattığı hikâye, “doğumu” iç bunaltıcı bir toplantı odasındaki uzunca masanın üzerinde gerçekleşen bir karakterle başlıyor. Bir insan, dünyaya bir toplantı masasında gelebilir mi? Bir insanın yaşama dair tüm bilgisi, sahip olduğu bütün anılar, hatta bütünüyle varoluşu yalnızca çalıştığı şirketin bodrum katıyla sınırlı olabilir mi? Kelimenin tam anlamıyla Kafkaesk bir dünya tasarımına sahip olan bilimkurgu dizisi Severance’ın karakterleri için bu sorulara rahatlıkla evet yanıtını verebiliriz. Onlar için dış dünya, şirketin görmelerine izin verdiği gölgelerden ibaret. Tıpkı Platon’un ünlü mağarasına zincirlenmiş insanlar gibi.

Ana karakterimiz Mark Scout (ya da Mark S.), mesai arkadaşları Helly, Irving ve Dylan ile birlikte Lumon Industries adı verilen, ne ürettiğini tam olarak bilemediğimiz (bu konuya Marx’la birlikte yeniden döneceğiz) bir şirketin bodrum katında çalışmaktadır. Dördü de dünyaya gözlerini bu bodrum katında açmışlardır. Şirketin dışındaki hayata dair zihinlerinde hiçbir veri yoktur; en azından zihinlerinin bir kısmında. Zira bu insanların zihinleri ikiye bölünmüştür. Zihinlerinin ve dolayısıyla da karakterlerinin “dışsal” (outie) denilen bir parçası iş dışındaki gündelik hayatı deneyimlerken, “içsel” (innie) denilen ve Lumon Industries yapımı bir çiple yaratılan ikinci parçası ise günde sekiz saat süren iş yaşamını deneyimlemektedir.

“Ayrıklar” olarak tanımlanan bu insanlar işe gelip bodrum katına inen asansöre bindikleri anda çipleri aktive olur ve dış dünyadaki benliklerini tamamen unuturlar. Dışarıya çıktıklarında da tam tersi gerçekleşir; yaptıkları işe dair tüm bilgiler içsel ile birlikte derin bir uykuya dalar. İçsel olan ile dışsal olan, aynı bedeni paylaşmalarına karşın birbirlerinden tamamen farklı iki insandır. Birbirlerinin var olduklarından haberdardırlar ancak hepsi bu kadardır; birbirlerine tamamen yabancıdırlar. Görüldüğü gibi Severance karakterlerinin eve iş götürmeleri kesinlikle mümkün değildir. Bir çip yardımıyla zihinleri ikiye bölünen ve bu yolla çok daha “verimli” hâle getirilen çalışanlar… Oldukça basit gibi görünmesine rağmen pek çok felsefi tartışmayı beraberinde getiren bu fikrin, Severance’ı bu yılın en etkileyici televizyon dizilerinden biri yaptığını söyleyebiliriz. Bunun başlıca nedeni ise izleyiciyi derhal hikâye anlatıcılarının biricik emeli olan o sorgulamaya götürmesi: “Ben olsam ne yapardım?”

Dan Erickson’ın bu dahiyane fikri bize başlangıçta son derece cazip gelebilir. Sevmediği bir işte (işini gerçekten seven kaç kişi var ki?) zorunlu olarak çalışan bir insanı düşünelim. Bu insan için zaman zaman cehennem azabı gibi gelen o sekiz saati tümden unutmak ve hiç yaşanmamış gibi hissetmek pek tabii bir nimet olarak görülebilir. Nitekim ana karakterimiz Mark da benzer bir sebeple Lumon’da çalışmayı kabul etmiştir. Esasında bir tarih profesörü olan Mark Scout, karısını bir trafik kazasında kaybettikten sonra bu acıyla başa çıkamamış ve hiç olmazsa günde sekiz saat acı çekmemek için bir “ayrık” olmayı kabul edip Mark S.’in dünyaya gelmesine izin vermiştir. Mark S. acıdan uzaktır ancak aynı oranda gerçeklerden de uzaktır; o, öz benliğine olduğu kadar dünyaya da yabancılaşmış biridir. Hikâyenin ana çatışmasını doğuran ve bizi bu hikâyeye felsefeyle bakmaya iten de tam olarak bu yabancılaşmadır.

Dünyanın Bütün İşçileri, “Ayrılın!”

Bir şeyi ya da kimseyi başka bir şeyden ya da kimseden uzaklaştıran, başka bir şeye ya da kimseye yabancı hâle getiren eylem ya da gelişme olarak tanımlanan yabancılaşma kavramının felsefi yolculuğu G.W.F. Hegel (1770-1831) ile başlamıştır. L. A. Feuerbach (1804-1872) da felsefesinde bu kavramdan bahsetmiştir. Bununla birlikte, yabancılaşma kavramına sosyolojik bir statü kazandıran ve onu sosyoekonomik süreçlerle birlikte ele alan ilk düşünür Karl Marx (1818-1883) olmuştur. Biz de bu yazıda yabancılaşma kavramına Marx’ın ele aldığı şekilde yaklaşacak ve bir yönüyle kapitalist sistem eleştirisi sayabileceğimiz Severance dizisinde yabancılaşmanın izlerini aramaya çalışacağız.

Marx’ın sosyolojisi için kilit kavramlardan biri olan yabancılaşma, kapitalist üretim koşullarının belirlediği toplumsal yapıda var olmaya çalışan insanın karşı karşıya kaldığı en büyük sorundur. Marx’a göre bu sorun, modern kapitalist toplumlardaki üretim biçiminin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmakta ve dört biçimde gerçekleşmektedir: İşçilerin önce kendi emeklerine, buna bağlı olarak emeklerinin ürünü olan nesnelere, sonra birlikte çalıştıkları diğer işçilere ve en nihayetinde kendi doğalarına yabancılaşmaları. Severance’ı seyredenler, Marx’ın bahsettiği bu yabancılaşma biçimlerinin tümünün (bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde) hikâyeye yedirilmiş olduğunu anlayacaklardır. Kim bilir, belki de ana karakterin isminin “Mark S.” olması boşuna değildir.

Yabancılaşmanın ilk iki biçimi, işçinin kendi emeğine ve emeğinin ürünü olan nesneye yabancılaşmasıdır dedik. Marx, modern kapitalist toplumda işçinin, geçmiş zamanların aksine üretim faaliyetini kendi bireysel tüketimi için değil, hep başkaları için gerçekleştirdiğini söyler. İşçi, emeğini ve zamanını, belli bir ücret karşılığında işverene satar ve bundan sonra da emeği üzerinde hiçbir söz hakkına sahip olmaz; o artık kendi emeğine yabancıdır. Üstelik çoğu zaman ne ürettiğinin dahi bilincinde değildir. Sözgelimi, önündeki üretim tezgâhında bir makine parçası vardır ancak işçi bunun hangi makinenin hangi parçası olduğunu çoğunlukla bilmez. Severance dizisinde sınıflı toplum yapısı ya da çalışanların maddi durumları hakkında yeterli bilgi verilmemiş olsa da burada da kapitalist bir üretim biçimi söz konusudur; hem de en vahşi hâliyle.

Lumon’un işçileri olan ayrıklar, Makro Veri İyileştirme isimli bir departmanda, Lumon için “bir şeyler” yaparlar ama ne yaptıkları hakkında hiçbir fikirleri yoktur. Arada bir ne için emek harcadıkları üzerine varsayımlarda bulunsalar da gerçeğe yaklaşamazlar. Ayrıklar, gerçeğe de en az yaptıkları işe olduğu kadar yabancıdırlar. Buna rağmen, ne yaptıklarının asla bilincinde olmadan o tuhaf, retrofütüristik bilgisayarlarının ekranlarında dönüp dolaşan sayıları avlamayı sürdürürler. Kısacası Marx’ın sözünü ettiği, işçinin emeğine ve ürettiği nesneye yabancılaşması hâli, Severance’da olabilecek en sert biçimde yaşanır.

Marx, yabancılaşmanın üçüncü biçiminin işçinin diğer işçilere yabancılaşması olduğunu söyler. İnsan sosyal bir varlıktır. Hayatta kalmak ve ihtiyaçlarını karşılamak için başkalarıyla dayanışmaya ihtiyaç duyar. Ancak kapitalizm, egemen olduğu toplumlarda bu doğal dayanışma hâline de engel olur. Zira kapitalist toplumlarda işçinin diğer işçilerle insani bağlar kuracak ya da iş dışında herhangi bir şey düşünecek zaman bulmasına izin verilmez. İşçi durmaksızın çalışmaya ve daha da kötüsü çalışma arkadaşlarıyla rekabet etmeye teşvik edilir. Böylelikle çalışma hayatındaki insani ilişkiler anlamdan yoksun ve samimiyetsiz hâle gelir. En nihayetinde de çalışanların tek ortak paydası aynı işi yapmak olur ve bu da işçilerin git gide içe kapanıp birbirlerine yabancılaşmalarına yol açar. Severance dizisinin başlangıcında bu türden yabancılaşmayı en yalın hâliyle seyrederiz. Hikâyenin başında Mark, Helly, Irving ve Dylan’ın birbirleriyle olan ilişkileri son derece soğuk ve mesafelidir. Kendileri de gerçekte kim olduklarını bilmediklerinden, birbirlerinin nasıl insanlar olduklarını çok da merak etmezler. Sohbet konuları sadece işle alakalıdır.

Kendilerininkinden başka departmanları, akıl almaz öykülerle şeytanlaştırırlar. Mark S. en yakın arkadaşının gizemli bir biçimde emekliye ayrıldığını ve kendisinin onun yerine geçeceğini öğrendiğinde çok da büyük bir tepki vermez. Bunlara ek olarak ayrıklar, her çeyrek dönem sonunda şirketin verdiği saçma sapan ödüller uğruna birbirleriyle rekabet hâlindedirler. Kısacası Lumon çalışanları hem başka departmanlardaki çalışanlara hem de birbirlerine bir hayli yabancılaşmışlardır. Fakat bir yerden sonra bu çılgın yabancılaşma hâli yerle bir olur. Ayrıklar nihayet hakikatin peşine düşmeye karar verip birlikte daha güçlü olduklarını fark ederler. Böylece dayanışma ruhu, kişisel çıkarların önüne geçer ve nihayet çalışanlar arasında gerçek bağlar kurulur. Hikâye de bu noktadan sonra büyük bir ivme kazanır. Belki de Helena (Helly) karakterinin sezon finalinde söylediği gibi, ayırma işlemi onları birbirinden ayıran değil, birleştiren şeydir. Sonuç olarak Lumon’un kurucularından birinin kızı olan Helena’nın, normal koşullar altında Mark, Irving ve Dylan’la bir araya gelip bir “devrime” kalkışması beklenemez. Ancak Helena’nın “içseli” olan Helly bunu yapar ve Helena’nın çalışanlarıyla asla kuramayacağı gerçek bağları kurar.

Marx’a göre yabancılaşmanın son hâli, işçinin kendi kendisine, yani insani varoluşuna yabancılaşmasıdır. Kapitalist üretim pratiğinde, işçinin insani nitelikleri herhangi bir değere sahip değildir. Önemli olan onun nasıl bir insan olduğu değil, ne kadar fazla meta ürettiğidir. Şayet yeterince üretken değilse de derhal yeri doldurulabilir. Bu koşullarda çalışan insan, bütün insani niteliklerinden koparılmış, nihayetinde hem kendine hem de topluma karşı kayıtsız ve de duyarsız biri hâline gelmiştir. O artık kendi değerini, kim olduğunu unutmuş, kendi kendine yabancılaşmıştır. Severance evreninde kendine yabancılaşma hâli, tabiri caizse sapına kadar gerçekleşir. Öyle ki hikâye, Helly adındaki yeni çalışanın kendine yabancılaşmasıyla başlar. Yazının başında da söylediğimiz gibi, ilk bölümün başında Helly bir toplantı odasında gözlerini açar. Ona kendisine ilişkin – adı, nerede doğduğu, annesinin göz rengi gibi – çok temel bazı sorular sorulur ancak Helly bunların hiçbirine yanıt veremez. Helly kendisini tanıyamaz; o bütünüyle kendine yabancılaşmış biridir.

Aynı şeyler Mark, Irving ve Dylan için de geçerlidir. Hepsi birbirlerinden farklı sebeplerle Lumon’da çalışmak zorunda kalmış ve bu uğurda kendi öz benliklerine yabancılaşmayı göze almış kişilerdir. Esasında Lumon’un sahiplerinden biri olan Helly, ayrıklar konusunda tereddütlere sahip halkı ikna etmek için “ayrılmıştır.” Belli ki Lumon’un nihai amacı, dünyanın bütün işçilerini “ayırmaktır.” Dylan’ın Lumon’da çalışma nedenini tam olarak anlayamayız ancak belli ki Irving’in Lumon’la geçmişten gelen ciddi bir derdi vardır. Ana karakterimiz olan Mark ise daha evvel bahsettiğimiz gibi yas süreciyle baş edemediği için buradadır. Burada bir parantez açıp Mark’ın Lumon’a gelme sebebi üzerinden modern insanın mutsuzluğu reddedişinin eleştirildiğini söyleyebiliriz.

Hepimizin bildiği gibi çağımız teknoloji çağı olduğu kadar kişisel gelişim öğretilerinin ve New Age dinlerin de çağıdır. Dayanışma ruhundan ve topluluktan uzaklaşıp yalnızlaşan modern insanın sımsıkı sarıldığı bu tür öğretiler, çoğunlukla iyi hissetme hâlini yüceltip insanlara devamlı mutlu olmaları gerektiğini dikte ederler. Bu öğretilerde mutsuzluk ve acı, insani duygular değilmiş gibi şeytanlaştırılıp reddedilirken sürekli “pozitif” halde kalmak özendirilir. (Hangimiz o toksik pozitiflikten tiksinmiyoruz?) Gerçekteyse mutluluk, varılması gereken bir hedef değil, kimi zaman kısacık anlarda yakalanan bir “insanlık hâlidir.” Acı ve mutsuzluk da öyle. Mark’ın kız kardeşinin söylediği gibi, “günde sekiz saatliğine acını unutmak, iyileşmek demek değildir.”

Kişisel gelişim öğretileri de bir yerde modern kapitalist toplum yapısına ve yabancılaşma kavramına bağlanır. İnsanın hayatta kalmak için başkalarına ihtiyaç duyduğunu söylemiştik. Çağlar boyunca insanlar, kendilerini aşan sorunların üstesinden gelmek için topluluklar kurmuştur. Bu, insanın doğasında vardır. Lakin modern kapitalist toplumlarda insan, doğasına yabancılaşmıştır; topluluktan kopma eğilimindedir. Kişisel gelişim öğretileri de insana ekseriyetle “sen özelsin, sen biriciksin, kendine dön, kendini dinle” diye buyurarak hâlihazırda yalnız olan insanı daha fazla yalnızlaştırır. Modern insanın içine düştüğü ve bu tarz öğretilerle doldurmaya çalıştığı o büyük boşluk, esasında kendi doğasına yabancılaşmasından kaynaklanmaktadır.

Kişisel gelişim demişken Mark’ın eniştesi Ricken’ın yazdığı ve bizim ayrık tayfanın da ellerindeki bir Dostoyevski eseriymişçesine taptıkları The You You Are isimli kişisel gelişim kitabını da analım. Her ne kadar ayrıkların silkelenip kendilerine gelmelerini ve çıkış yolunu bulmalarını sağlamış olsa da, bu kitap vasıtasıyla Severance’ın incelikli mizah anlayışıyla karşılaştığımızı söyleyebiliriz. Zira Dan Erickson burada büyük ihtimalle, kitap okuma alışkanlıkları olmadığı için okudukları tek kitaptan çok fazla etkilenen beyaz yakalılarla alay etmektedir.

Gereğinden fazla uzamış incelememizi sonlandırırken gerek beyin yakan hikâyesiyle, gerek Ben Stiller’ın şaşırtıcı derecede titiz yönetmenliğiyle, gerek -beyaz, gri ve yeşil tonlarıyla yakalanan- Orwellvari estetiğiyle, gerekse mükemmel oyunculuk performanslarıyla, Severance’ın son yıllarda yapılmış en etkileyici ve en akıl dolu televizyon dizisi olduğunu söyleyebiliriz. Bugünlerde sık sık karşımıza çıkan ve insanı eğlendirmek dışında hiçbir işlevi olmayan çerezlik bilimkurgu dizileri ve filmlerinden sonra Severance’ın kurduğu incelikli hikâyenin bilimkurguseverlere ilaç gibi geleceğini söyleyebiliriz. Son olarak, Severance’ın çok katmanlı hikâyesini pekâlâ din (kuşkusuz dizi pek çok dini motif barındırıyor) ya da psikanaliz (bilhassa Jung’un arketipleri) bağlamında da inceleyebilirdik. Onu da başka arkadaşlara bırakıyoruz. Biz Severance’ın dünyasının Kafkaesk bir dünya olduğunu söyleyip sözlerimize Kafka ile başlamıştık, yine onunla bitiriyoruz:

“Kapitalizm içten dışa, dıştan içe, yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya bağımlılıklardan oluşan bir sistemdir. Her şey bağımlıdır kapitalizmde, her şey zincire vurulmuştur.”

Yazar: Selin Arapkirli

1984 yılında doğdu. Biyoloji okurken birden yazar olmak istediğine karar verip son derece keskin bir dönüşle Güzel Sanatlar Fakültesi'ne girdi. Fakat oradan da senarist olarak çıktı. Hala ilk romanını yazamadı ve giderek yaşlanıyor. Fakat ne kadar yaşlanırsa yaşlansın doğduğu yılla, 1984'le hep gurur duyuyor.

İlginizi Çekebilir

en uzun suren bilimkurgu dizileri

Bölüm Bazında En Uzun Soluklu 10 Bilimkurgu Dizisi

Sonsuz hayal gücüyle bilimkurgu, televizyon formatında en iyi iş çıkaran türlerin de başında geliyor. İki …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et