bilimkurgu kulubu

Dizi

Tarih: 30 Mart 2019 | Yazar: Cenk Tan

0

Sanal Cennetin Ütopik Distopyası: Black Mirror’dan San Junipero

Uyarı: Bu yazı yoğun biçimde spoiler içermektedir…

Yapımcılığını Charlie Brooker’ın üstlendiği İngiliz Black Mirror dizisi, son yılların en başarılı eleştirel yapımlarından biri olduğunu kanıtlamış ve halen yüzbinlerce izleyici tarafından da izlenmeye devam edilmektedir. Distopyaların distopyası olan Black Mirror serisinin hafızalara kazınan pek çok bölümü yayımlanmıştır. 3. sezonun 4. bölümü olan “San Junipero”, kesinlikle izleyicilerde en çok iz bırakan ve geniş çapta popülerlik yakalayan bölümlerden biridir. Hatta tüm serinin en popüler bölümü olduğu bile söylenebilir.

Bölümün başlangıcında 1987 yılındayız ve Belinda Carlisle’ın efsane “Heaven is a Place on Earth” isimli şarkısı eşliğinde adının San Junipero olduğunu öğrendiğimiz şirin bir sahil kasabasında iki genç kadınla tanışıyoruz. Utangaç ve içine kapanık Yorkie ile girişken ve cüretkâr Kelly. Bu ikili Tuckers isimli bir barda ilk defa tanışıyor ve ileride karmaşıklaşacak bir ilişkinin temelleri böylece atılmış oluyor. Barda 80’lerin ünlü şarkıları eşliğinde dans eden kalabalığa Kelly de katılıyor ve hemen Yorkie’yi dansa kaldırıyor. Çekingen ve özgüveni eksik olan Yorkie, bu sosyal kişilik karşısında kendini rahat hissedemediği gibi herkesin kendine baktığını düşünüyor ve apar topar dışarı koşuyor. Bardaktan boşalırcasına yağan yağmur altında kalan Yorkie, Kelly tarafından takip ediliyor. İkili konuşuyor ve bu konuşma Yorkie’nin Kelly’e açılamaması ile son buluyor. İkili birkaç hafta sonra tekrar barda buluşuyor ve bu kez buluşma Kelly’nin yatağında sonuçlanıyor. Ardından tekrar bara giden Yorkie, Kelly’e bir daha ulaşamıyor ve büyük bir özlemle arayışına devam ediyor.

Bölümün 28. dakikasında bir anda 1987 yılından 1996’ya ışınlanıyoruz ve iki kadının macerası kaldığı yerden devam ediyor. Biraz zaman geçtikten sonra tekrar samimi olan ikiliyi sahilde konuşurken görüyoruz. Her iki kadın birbirine özel hayatlarının ince ayrıntılarını paylaşıyor. 38. dakikaya gelindiğinde ise hiç ummadığımız bir şey oluyor. Bir anda yaşlı bir kadın çıkıyor karşımıza. Bu siyahi yaşlı kadın bir hasta bakıcı eşliğinde mezarlıktan hastaneye doğru yol alıyor. Hastaneye ulaştığında ise ölmek üzere olan bir hastanın yanına çıkıyor. Bu hastanın da aslında Yorkie olduğunu öğreniyoruz. Bölümle ilgili pek çok soru işaretinin bu an itibariyle açıklığa kavuşturulduğunun farkına varıyoruz. Yorkie’nin 40 yıllık bir felç hastası ve Kelly’nin de aslında ölmek üzere olan 73 yaşında bir kanser hastası olduğunu öğreniyoruz. Yorkie bundan 40 yıl önce geçirdiği bir trafik kazası sonucu felç olmuş ve o günden beri eski yaşam fonksiyonlarına kavuşamamıştır. Kelly ise eşini ve çocuklarını kaybetmiş, sessizce ölümü bekleyen bir kanser hastasıdır. İşin asıl ilginç yönü burada başlıyor. Gerçek hayatta belirsiz bir gelecekte yaşadıklarını varsaydığımız bu ikili, San Junipero adını taşıyan bir tür “Sanal Simülasyon”da sonsuza dek ‘yaşamak’ için gün sayıyor.

İki karakteri ayrıntılı bir şekilde analiz ettiğimizde Yorkie ve Kelly’nin birbirine tamamen zıt olduklarını gözlemliyoruz. Sadece görünüş, kişilik, alışkanlık anlamında değil, yaşam tecrübesi olarak da birbirine tamamen karşıt iki karakter söz konusu. Kelly 70’li yaşlarına kadar doya doya yaşayan, bir eş ve çocuğa sahip olan, dolu dizgin ve girişken bir kişilik. Yorkie ise daha 21 yaşında geçirdiği trafik kazası sonucu felç olan ve yaşamının baharında hayata veda eden son derece talihsiz ve içine kapanık bir karakter. Kelly’nin yaşam tecrübesi ne kadar geniş ise Yorkie’nin de bir o kadar kısıtlı. Sahip oldukları tek ortak özellik ise birbirine âşık olan iki birey olmaları.

San Junipero, Black Mirror’ın diğer bölümlerine kıyasla ciddi farklılıklar taşıyor. Her şeyden önce bir aşk hikâyesini anlatıyor ve mutlu sonla bitiyor. Black Mirror’dan alışkın olduğumuz kasvetli, karamsar distopya havasına sahip değil. Hatta pek çok kişiye göre San Junipero bir ütopya. Bu kanıya tam anlamıyla katılmamakla beraber, bölümün bir ütopyadan ziyade, ütopik bir distopya olduğu fikrindeyim. San Junipero özü itibariyle ütopya gibi görünse de aslında yine diğer Black Mirror bölümleri gibi bir distopya. San Junipero diğer Black Mirror bölümlerinin aksine pek çok duyguyu aynı anda yaşatabilen bir bölüm. Mutluluk, hüzün, nostalji ve özlem bunlardan bazıları. Pek çok izleyiciyi gözyaşlarına boğmuş bir bölüm. Toplamda 16 ödüle aday gösterildi ve bunlardan 9’unu kazandı. Ayrıca Black Mirror’un  2 Emmy ödülü kazanan tek bölümü olduğunu da es geçmeyelim.

Esasında San Junipero bir aşk hikâyesinden çok daha fazlasını anlatıyor. Aşk hikâyesi sadece bu bölümün görünen kısmı, yani iceberg’in görünen yüzü. Birbirine bir türlü kavuşamayan iki lezbiyenin acılarla dolu aşk hikâyesi, bölümün alt metninde yer alan mesajları aktarmak için oluşturulmuş bir araçtan ibaret. Aşık çiftin eşcinsel olması dramatik etkiyi arttırmak amacıyla özellikle düşünülmüş. Nihayetinde Yorkie, 21 yaşında trafik kazası geçirmeden önce muhafazakar ailesine eşcinsel olduğunu açıklamış ve katı bir şekilde ailesi tarafından reddedilmiş. Bunun üzerine arabasına binmiş ve aracını uçurumdan aşağı sürmüşt. Gerçek kimliğinin ailesi tarafından asla kabul görmemiş olması, Yorkie’nin içinde bir ömür boyu ukde olarak kalmış.

San Junipero adı verilen olgu, özünde TCKR sistemleri tarafından geliştirilmiş sanal bir simülasyon. Bu simülasyonda, çeşitli engel, hastalık gibi durumlardan dolayı yaşamını normal bireyler gibi idame ettiremeyen insanlar ve vefat edenler yer alabiliyor. Söz konusu teknoloji ayrıntılı biçimde açıklanmasa da bunun sanal bir tür bilinç transferi olduğunu tahmin edebiliyoruz. İlk bakışta San Junipero, insanların gezip tozduğu, barlarda eğlendiği ve her türlü zevki yaşadıkları bir tür sanal cennet izlenimi veriyor. Bilinci tamamen sisteme aktarılmayan bireyler için devlet tarafından günlük 5 saatlik süre sınırı konulmuş. Buradaki amaç, bireylerin gerçek dünyada yaşamlarına son vererek kendilerini kasıtlı biçimde San Junipero’ya sonsuza dek aktarmak istemelerinin önünü kesmek. Sadece vefat etmiş ve etmek üzere olan insanlar anlaşma yoluyla buraya temelli geçiş yapabiliyor.

Ancak ilk bakışta kulağa her ne kadar harika gelse de sistemin bazı defoları mevcut. Örneğin kişiler acı, zevk ve tat hissedemiyor. Bir sahnede Kelly aynayı yumrukluyor ve eli bile kanamıyor. Başka bir sahnede cipiyle kaza yapıyor ve yara dahi almadan kurtuluyor. Acı hissedilmediği gibi zevkten de yoksun bir platform San Junipero. Bir sahnede Kelly, sigaranın hiçbir tadının olmadığından bahsediyor. Bu bağlamda, sistemin tamamen içi boş, sanal bir dünya yarattığını idrak edebiliyoruz. Bu sanal dünyada bulunan bireyler diledikleri zaman dilimine dilediklerinde geçiş yapabiliyorlar, çünkü San Junipero denilen kasabanın tüm zaman dilimlerindeki sürümleri sistemde yüklü. Örneğin, birkaç hafta 80’lerde takılan biri canı sıkılınca oradan 90’lı yıllara geçiş yapabiliyor. Oradan da 2000’li yıllara ışınlanabiliyor…

San Junipero’da aslında her şey birer ‘Deneyimden’ ibaret. Burada, insan yaşamının özünde deneyim ve yaşanmışlık olduğunun vurgusu yapılıyor. Fakat her ne kadar San Junipero’daki deneyimler gerçekle bire bir gibi görünse de, içi boş ve gerçeklikten yoksun. Böyle bir teknolojinin ne kadar etik olup olmadığı ise tartışmaya açık bir konu. Yorkie örneğine bakacak olursak, gençliğinin baharında, henüz 21 yaşında felç olmuş bir kişiden bahsediyoruz. Böyle bir bireyin normal bir insan gibi yaşamına devam etmesi mümkün değil. Yorkie ve onun gibi tüm yatalak hastalar ömürlerinin geri kalanını ya hasta yatağında geçirerek tamamlayacaklar ya da San Junipero gibi bir teknolojiden faydalanarak gerçek dünyada sahip olamadıkları yaşamı sanalda sürdürecekler. Bu tür insanlar için simülasyonun içinde yaşamak olumlu bir alternatif olabilir, ancak sağlıklı bireylerin vefat ettikten sonra bilinçlerini bu platforma aktarmaları pek çok soruyu beraberinde getiriyor.

Kelly için ise durum oldukça farklı. Normal bir hayat sürmüş olan Kelly, yaşamının ilerleyen yıllarında eşini ve çocuğunu kaybediyor ve hayatta yalnız başına kalıyor. İşin ilginç tarafı, eşi ve çocuğu San Junipero’ya geçiş yapmayı kabul etmiyor. Bu yüzden Kelly’nin aklında San Junipero’ya dair herhangi bir eğilim mevcut değil. Halen hayatta olduğu için simülasyonun içinde kısıtlı zaman geçiren ve simülasyonun içindeki sistem açıklarını fark eden de yine Kelly’nin ta kendisi. Onun aklını çelen ise Yorkie oluyor. Daha doğrusu, Yorkie tarafından ikna edilen Kelly, sonunda San Junipero’ya geçmeyi ve sonsuza dek Yorkie ile birlikte var olmayı tercih ediyor. Kelly için San Junipero’nun anlamı Yorkie’nin ta kendisi.

San Junipero’nun sözde sanal cenneti ilk bakışta bir ütopya gibi görünse de ütopik bir distopyayı temsil ediyor. Vefat edip bu sanal aleme geçiş yapmayı tercih eden binlerce insan, sonsuza kadar burada mı sıkışıp kalacaktır? Bu cennetvari dünyada hiçbir şey gerçek olmamakla birlikte, her şey yapay ve kısır bir döngüden ibaret olacaktır. Dolayısıyla simülasyonun tamamı deneyimlendiğinde, geriye sadece onu tekrar etmekten başka seçenek kalmayacaktır ve nihayetinde cennet gözüyle bakılan bu sanal alem, sonunda ebedi bir eziyete dönüşecektir. Düşünün ki hiçbir anlamı, hedefi, amacı olmayan bir yerde sıkışıp kaldınız ve orada yaşanabilecek her şeyi zaten yaşadınız, ancak yaşamaya döngüler halinde devam etmek zorundasınız çünkü gerçek dünyada artık yoksunuz.

San Junipero aleminin gerçek anlamda ütopik bir evren olmadığını bizlere kanıtlayan güçlü bir unsuru görmek mümkün bu bölümde. Kasabanın içinde Bataklık (Quagmire) olarak adlandırılan ve bu sanal alemin kusursuz ama sıkıcı depresif döngüsünden bıkan insanların dönüp dolaştığı bir tür pislik çukuru bu mekan. Burada uyuşturucu, işkence ve akla gelebilecek her türlü kötülük kol geziyor. Yorkie’nin Kelly’nin peşinden gittiği sahnede Bataklık denen yerle tanışıyoruz. Yorkie’nin bu pis mekândan ürküp kaçmasıyla birlikte, burada geçen sahne kısa sürüyor ve izleyicilerin kafasında sorular bırakıyor. Şu açık ki San Junipero simülasyonunun içinde minik bir de cehennem simülasyonu bulunuyor. Nasıl ve neden oluşturulduğunu bilmiyoruz, ama öyle bir yer mevcut. Uzayda bulunan bir kara delik gibi, Bataklık, San Junipero’nun anti-tezini simgeliyor. Başka bir deyişle ütopyanın içinde bulunan distopya veya sahte cennetin içindeki cehennem.

San Junipero pek çok kişiye göre ‘overrated’, yani gereğinden fazla övülen bir bölüm olarak ifade ediliyor. Buna katılmamakla birlikte bölümün görselliği, müzikleri, oyunculuk kalitesi ve senaryosuyla eşsiz bir eser olduğunu vurgulamak isterim. Bölümün ilk ve en son sahnesinde çalan Belinda Carlisle’ın “Heaven is a Place on Earth”  parçası bu bölüme adeta damgasını vuruyor. Bölüme bu parçayla giriş yapılıyor ve döngü tamamlandıktan sonra tekrar aynı parçayla kapanış gerçekleşiyor. İronik bir mesajı ima eden parça, cennetin yeryüzünde veya sanal alemde ne ölçüde var olup olamayacağını tartışıyor bir anlamda. Ne kadar sofistike olursa olsun, bu simülasyonun gerçek anlamda cenneti karşılayabilme potansiyelini sorgulatıyor bizlere. İşte burada birtakım etik kaygılar devreye giriyor. San Junipero bölümü felsefi bazı hususlara değinmekten geri kalmıyor. “Transhümanizm” ve “Posthümanizm” olarak anılan kavramları uygulamalı bir şekilde izleyicilere sunuyor. İnsanlar ölümü yenebilecek mi? Teknoloji sayesinde ölümü de aşabilecek miyiz? Bu ve bunun gibi iddialı sorular ile yaşam ve ölüm kavramlarını bizlere sorgulatıyor. Transhümanizm’in insan türü için gelecekte kilit rol oynayabilecek bazı imkanların yolunu açabileceği mesajını vermekten geri kalmıyor.

San Junipero, teknoloji ve bilimkurgu açısından da Black Mirror serisinde işlenen en gelişmiş ve radikal olguları inceliyor. Bu kapsamda bilimsel ilerlemenin insan yaşamındaki önemi de ısrarla vurgulanıyor. Yorkie, bilimsel ilerleme sayesinde adeta yeniden doğuyor ve gerçekte yaşayamadığı hayatı yaşama imkânı buluyor. Tüm bunların birer anti-tezi olarak ise bu tip bilimsel ilerlemelerin insanın kendi doğasına karşı gelmesi anlamına geleceği ve gerek dini, gerekse etik açıdan yanlış olacağı sonucuna varabiliyoruz. Eğer bu teknoloji gerçek olursa, insan insan olmaktan çıkacak ve özünü yitirerek bambaşka bir varlığa dönüşecektir. Transhümanizm ve Posthümanizm kavramları ise teknolojik ve bilimsel ilerlemenin insanın kendi doğal sınırlarını aşması ve insan yaşamının uzatılması gibi radikal amaçlar doğrultusunda kullanılmasının gerekliliğini savunuyor. Bu kavramlarla birlikte “bilimcilik(scientism) kavramına da göndermeler yapılıyor.

Bölümün son sahnesinde Yorkie ve Kelly, San Junipero’ya geçiş yaparak orada evleniyor ve üstü açık spor arabalarında en sevdikleri Belinda Carlisle şarkısını dinleyerek sonsuzluğa doğru yol alıyor. İlk defa bir Black Mirror bölümü ‘mutlu’ diyebileceğimiz bir sonla bitiyor. Her ne kadar bu mutluluğun akıbeti tartışma konusu olsa da… Ancak yukarıda bahsettiğimiz gibi bu mutlu son San Junipero olgusunun bir ütopya olarak tanımlanabileceği anlamına gelmiyor. Olgu, kişiden kişiye farklı anlam ve önem ifade ediyor. Bu bağlamda objektif bir tanımlamadan ziyade sübjektif ve değişken anlamlar taşıyor. Örneğin Yorkie ve onun gibi insanlar için rahatlıkla bir ütopya niteliğine sahipken, Kelly ve diğer insanlara göre ise net bir şekilde distopya olarak tanımlayabiliyoruz.

San Junipero, izleyicilere farklı duygular yaşatan, olumlu bir bakış açısına sahip olan ve ciddi felsefi mesajlar taşıyan efsane bir bölüm. Adeta film kalitesinde olan bölüm, büyüleyici nitelikte olmakla birlikte asla unutulmayacak bir bilimkurgu eseri olarak toplumsal hafızalara kazınmış durumda.

Etiketler: , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Denizli doğumlu. Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi mezunu. Sosyal Bilimci, Edebiyatçı ve Sinema Sevdalısı. 20 yılı aşkın süredir edebiyatla iç içe. Aynı zamanda sadık bir Rock müzik dinleyicisi. Bilimkurgu tutkunu. Astrofizik ve felsefe gibi alanlarla da ilgili. Pamukkale Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalında Doktora Adayıdır. Çalışma Alanları ütopya/distopya edebiyatı, bilimkurgu, postmodern/çağdaş edebiyat, sinema ve kültürel incelemeler.