bilimkurgu kulubu

Sinema

Tarih: 20 Haziran 2018 | Yazar: İsmail Yiğit

0

Yıldız Savaşları’ndan Yola Çıkarak Anayasal Sistemi Nasıl Anlarız?

Yıldız Savaşları serisini oluşturan altı filme dair şöyle bir açıklama mevcut:

George Lucas, serinin gösterime giren ilk filmi olan Bölüm IV: Yeni Bir Umut’u yazarken altısının da olay örgüsü ve konuların dizilişi aklındaydı. Ana karakterlerin bir baba ve ikizler olacağını, Darth Vader’ın (İngilizce sesi ne kadar da Karanlık Baba’yı andırıyor, değil mi?) Annakin Skywalker, yani Luke Skywalker’ın babası ve Luke ile Leia’nın da ikiz kardeşler olduklarını, Darth Vader’ı mekanik bir zırha mahkûm eden korkunç saldırıları Obi-Wan Kenobi’nin gerçekleştirdiğini ve eninde sonunda Luke Skywalker’ın babasını karanlık taraftan kurtaracağını, bunun da Vader’ın karanlık tarafın yöneticisi olan Sith Lordlarından İmparator Palpatin’i öldürmesi yoluyla gerçekleşeceğini biliyordu. Aslında Lucas bütün öyküyü baştan sona “Whills Günceleri” adlı bir kitapta yazmıştı ve altı film de o kitaptan alınmıştı.

Fakat bu açıklama tamamen yanlış. Chris Taylor’ın eğlenceli ama gerçeklere dayalı kitabı “Yıldız Savaşları Evreni Nasıl Fethetti: Multimilyar Dolarlık Bir Markanın Geçmişi, Bugünü ve Geleceği”nde gösterdiği üzere, Yıldız Savaşları serisi hiç de önceden planlanmış değildi. Tersine, yapımı esnasında üzerine yeniden düşünülüp taşınılmıştı ve içinde bir hayli doğaçlama unsur ve sürpriz (hatta Lucas için bile) barındırmaktaydı. Esasında bu kompozisyon ile birlikte sayısız şaşırtmaca ve dönüş, bize genel olarak -çok yazarlı olanlarını da kapsayacak şekilde- anlatıların üretiminin doğasına dair pek çok şeyi aydınlatmakta. Buna anayasal hukuk da dâhil.

Darth Vader

Yıldız Savaşları serisindeki şaşırtmacalar arasında açık ara en önemlisinin, Lucas’ın görece geç bir aşamada Darth Vader’ın Luke Skywalker’ın babası olduğuna karar vermesi olduğu kabul edilebilir. Bu değerlendirme yazısında önemli bir role sahip olan ve hukuku da kapsayan birçok alanda analoji kurulabilecek o meşhur “Ben senin babanım!” anı, Lucas’ın Yıldız Savaşları’nı taze bir anlatı yoluna sokmuştur. Temel olarak Lucas’ın kendisi tarafından bile önceden hesaplanmamış olsa da, şimdiye kadar anlatılan olaylara yeterince uymakta, ama aynı zamanda hikâyenin geleceği üzerine de tamamen yeni bir ışık tutmaktaydı.

Pek çok edebiyat eserinde rastlandığı üzere, Yıldız Savaşları serisinde de “Ben senin babanım!” anları oldukça belirleyicidir. Böylesi sahneler kurguda merkezi dönüşümlere karşılık gelir. Bu andan itibaren artık farklılaşmış ve derinleşmiş olan öykünün geçmişiyle sürekliliği sağlamak için geri dönüşlere ihtiyaç duyulur. Filmdeki bu ve benzeri şaşırtmaca anlarının Lucas için de kayda değer bir zorluk doğurduğu açık. Çünkü izleyiciler öyküdeki böyle sert dönüş anlarından sonra geçmiş sahneleri bazen kökten biçimde yeniden değerlendirmek zorunda kalmışlardır. Eğer bu yeniden değerlendirmeler sonucunda anlatının inandırıcılığına ikna olmasalardı, verecekleri tepki şüphesiz bir hayranlık ifadesi değil hayal kırıklığı içerecekti.

star wars dooku

Mesela, Darth Vader’ın “Ben senin babanım!” yerine “Ben senin oğlunum” veya “Ben senin kedinim” veya “Ben Kaptan Kirk’üm” hatta “Ben R2D2’yum” dediğini farz edin. Eğer öyle olsaydı, filmdeki her şey batmış olurdu. İhtiyaç duyulan şey, anlık bir şaşkınlığın ardından gelen inanamama hissi ama sonrasında izleyicilerin dilinden hayranlıkla dökülen bir “İşte her şey şimdi anlam kazandı!” cümlesiydi. En iyi gizemler ancak böyle etkili olurlar. (Hiç şüphesiz Shakespeare bu anlamda en büyük Jedi üstadıydı!) Bu yazıda göstermeye çalıştığım üzere, benzer bir şey anayasal hukuktaki en büyük yargı kararlarında da geçerlidir. Örneğin Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin 1954 tarihli siyahlarla beyazların çocuklarının ayrı devlet okullarında okumaları mecburiyetinin anayasaya aykırı olduğuna dair kararı ikonik denilebilecek bir “Ben senin babanım!” anıdır. Eğer izleyiciler böyle bir andan sonra geçmiş sahneleri yeniden değerlendirdiğinde kafalarında şüphe kırıntısı kalmıyorsa ve bu anın kaçınılmaz olduğuna dair ikna olmuşlarsa anlatıdaki uyum ve süreklilik bozulmamış demektir. Hukuk profesörlerinin çoğu anayasal hukukun içinde de, örneğin federal hükümetin gücünün yeni sınırlarını veya çeşitli hakları tanımak gibi, böylesi belirleyici anların olduğunu savunmaktadır.

Bölüm V: İmparatorun Dönüşü’ndeki “Ben senin babanım!” anı, bir önceki bölüm Yeni Bir Umut’ta Obi-Wan Kenobi Luke’a babasını Darth Vader’ın öldürdüğünü anlatmış olduğu için çözülmesi zor bir ikilem yaratmıştı. Yoksa Obi-Wan Kenobi Luke’a yalan mı söylemişti? Eğer yalan söylemişse, bunu neden yaptığını da açıklamak zorundaydı. Lucas bu soruna oldukça yaratıcı bir çözüm getirdi. Serinin altıncı bölümü olan Jedi’ın Dönüşü’nde Obi-Wan sözünü şöyle savunuyordu: “Baban, gücün karanlık yüzü tarafından baştan çıkarılmıştı. Anakin Skywalker olmaktan çıkıp Darth Vader’a dönüşmüştü. Bu durum gerçekleştiğinde senin baban olan iyi insan da yok edilmiş oldu.” Bu açıklama kimi hayran kitlesi çevrelerce beğenilmese de, anlatının tutarlılığını korumak adına yeterli bir his uyandırmaktadır.

star wars

Birden çok yazarın sırayla yazdığı bir roman serisi metaforu, genel olarak yorumlama eyleminin ve özel olarak hukukta yorumlamanın doğasına dair pek çok şeyi anlatmaktadır. Bu metaforun anlatı yazarları bakımından sadece kişiler arası değil kişinin kendi yaratıcı benliği ile olan ilişkiyi de kapsadığını belirtmek istiyorum. Bu durum George Lucas için de geçerliydi. Pek çok yazar, oraya nasıl varacağına dair net bir yön olmadan kafasında bir görüntü veya çekirdek bir fikirle –bir ilk paragraf, sayfa veya sahne- yazmaya başlar. Bu yazmaya başlama anında elinde her şeyi ayrıntısıyla anlatan “Whills Güncesi”ne benzer bir rehber yoktur. Yazarlar anlatılarını inşa ederlerken uyumu ve inandırıcılığı sağlamak için sürekli bir dikkat hâlindedir. Eğer bir anlatıda “Ben senin babanım!” anı mevcutsa –ki pek çok yaratıcı yazar böyle bir anın olmasını umar- ,çoğunlukla bilinçsizce kendiliğinden ortaya çıkmıştır ama buna rağmen o ana dek yazılanlarla da uyum içinde olması gerekmektedir.

Ana temama gelecek olursam, anlatıların üretiminin doğasına dair bu örnek sadece filmler için değil, romanları, şiirleri, tarihçeleri, müziği ve hukuku da kapsayacak şekilde çeşitli yaratıcı eserler için de engin dersler içermektedir. Bu dersler arasında en tepede, edebiyatta –veya hukukta- yaratıcı hayal gücünün bazen bir anda patlama eğilimi göstermesi ve önceki anlatılanlarla uyumu sağlamak için yapılan dokunuşlar sebebiyle baştan sona planlamanın imkânsızlığı yer almaktadır.

Leia ve Luke Skywalker

Elbette Yıldız Savaşları gibi seri eserler ile hukuk arasında kurduğum bu benzetmenin tam olarak doğru olduğu söylenemez. Bir film veya roman, her şeyden önce bir sona sahip olmakla yükümlüdür. (Gerçi bu kural sürekli yenisi çekilen Yıldız Savaşları’na pek uymasa da yine de doğru olduğunu kabul edebiliriz.) Hukuk, anlatı eserlerinde olduğu gibi zamanla sınırlandırılmış değil. Bunun bir anlamı da, zaman içinde hukukun çözmesi gereken yeni olayların ve sorunların sürekli ortaya çıkmasının kaçınılmazlığı. Üstelik bu durum, hukukta geçmişle uyumu sağlamayı oldukça güçleştirmekte ve kimi zaman ise imkânsız kılmakta. Hiç sonu olmayan bir diziye benzetilebilecek olan anayasal hukukta, eninde sonunda bir sürpriz sahne belirecektir. (Ve elbette bu da sadece anlatının monotonluğunu kırmak amaçlı olmayacaktır!)

Sorunun karmaşıklığının kökeninde, anayasal hukukun pek çok yazarının olması yatmakta. Ayrıca bu yazarlar yalnızca belli bir tekil anda değil, uzun zaman periyotları boyunca yazmaya devam etmekte ve birbirlerinden temel olarak çok farklı görüşlere ve çıkarsamalara sahip olabilmektedirler. Aynı hafta, ay veya yıl içinde beraber çalışan küçük bir grup insan tutarlı bir anlatıyı kolaylıkla yaratabilir. Fakat yüzlercesinin on yıllar boyunca bir hikâyeyi oluşturması çok daha zor olmaktadır. Böylesi durumlarda, kaçınılmaz olarak farklı çıkışlar ve sapmalarla karşılaşırız. Anlatıdaki bu dönüm noktaları, diğer bir ifadeyle “Ben senin babanım!” anları olması gereken sahneler bu çelişkiler yüzünden saçmalık kazanabilir, anlatının ana öyküsüne ihanet ederek mesela “Ben aslında senin kedinim!” cümlesindeki absürdlüğe dönüşebilme riskini taşır.

Akılda tutulması gereken başka bir husus da, Anayasa Mahkemelerinin kendi yargı konularında mutlak bir kontrole sahip olmadıkları gerçeğidir. Temyiz makamı olabilirler, ama ancak eğer alt mahkemelerin kararları birbiriyle çelişiyorsa. Yahut konu, ulusal gündemde büyük öneme sahipse davayı görmemek gibi bir lüksleri genellikle yoktur. Örneğin George Lucas’ın aniden, uygunsuz bir vakitte Prenses Leia’nın çocukluğu hakkında bir film çekmek zorunda kaldığını düşünelim. Hiç şüphesiz, bu durumda anlatıdaki uyumu koruması ve uygun “Ben senin babanım!” anları için yeterli boşluk yaratması çok daha zor olurdu.

Buna ek olarak, anlatılara ilişkin roman yazarlarını ve senaristleri sınırlandıran eğilimler ile mahkemeleri sınırlandıran hukuksal ve siyasi eğilimler arasında farklar bulunmaktadır. Bir roman yazarı, şayet sıra dışı biçimde yetenekli değilse, Amerikan hukuk düzeninde federal hükümetin yönetsel erklerini düzenleyen 553. madde (Administrative Procedure Act, section 553) hakkında sayfalar dolusu yazamaz veya bir yargıç duruşma metninin eğlenceli, trajik veya seksi görünmesi için birkaç sayfa ekleme yapamaz. Bazen bu eğilimler çakışsa da, yine de pek çok ayrı boyutlarda aralarındaki farkları muhafaza eder. Örneğin 1977’de eşcinsel bir Yıldız Savaşları karakteri, anayasal hukukla örtüşse de oldukça cesur bir hareket olurdu. Fakat her şeye rağmen seri roman metaforu, hukukta yaratıcılık ve kısıtlamalar hakkında kayda değer miktarda aydınlatıcıdır.

star wars jedi

Maalesef, hukuksal akıl yürütmede şansın ve doğaçlamanın rolüne dair bugüne dek fazla bir şey söylenmemiştir. Anayasal hukukun anlatı çerçevesi sürprizler, geri dönüşler ve yeniden yorumlamalarla doludur. Yeni bir içtihat gerçekleştikten sonra bu çerçevenin kaçınılmaz ve hatta planlı olduğunu düşünmeye eğilimli oluruz ama gerçekte bu doğru değildir. Örneğin fikir ve ifade özgürlüğü konusunu ele alalım. Aralarında avukatların da yer aldığı pek çok insana göre Amerikan Anayasasının temel kişi hak ve özgürlüklerine dair birinci ek maddesi (First Amendment) bir tür “Whills Günceleri” kitabından ortaya çıkmıştır. Sanki metnin orijinal yorumu veya ABD kurucu babalarından James Madison’un temel taahhütleri gibi derli toplu başka bir bütünden çıkarılmış gibi algılanmaktadır. Bu algının yanlış olduğunu gösteren birçok örnek arasından en bariz olanı ticari reklamcılıkla ilgili yapılmış bir içtihat üzerinden verilebilir.

1976’ya kadar, Amerikan Yüksek Mahkemesi anayasanın birinci ek maddesinin böylesi reklamları koruduğuna dair bir görüşü asla işletmemişti. Kendi “Ben senin babanım!” anında, Yüksek Mahkeme onları da kapsadığına hükmetti. Bunu yaparken teamüllerle sürekliliği sağladığını iddia eden ama aslında kökten bir yeniden yorumlayış anlamına gelen bir açıklama sunmuştu: “Ciddi ihtilafların ötesinde artık oturmuş durumdaki pek çok kanun düzenlemesini göz önünde bulunduruyoruz… Anayasanın birinci ek maddesi bize tam da bu durumda olduğu gibi, bilgiyi bastırmanın tehlikeleri veya bilgi serbestçe erişilebilir olduğunda onun kötüye kullanımından doğabilecek olan tehlikeler arasında bir tercih yapmamızı sağlıyor.” Mahkeme durumu böyle ifade ederek, meseleye yeni bir aydınlık getirmiş ve şimdiye dek olanlara dair taze bir anlayış sunmuştu. (Bu açıklamadaki anahtar ifade, Anayasanın birinci ek maddesinin en başından beri buna benzer durumlarda kendisini kullanmamız için orada hazırda durduğuna dair olan kısım.)

george-lucas-star-wars-3

Ticari reklamcılıkta kullanılan ifadelerin geç bir tarihte koruma altına alınarak dâhil edilmesiyle, konuşma özgürlüğü geleneğimize ilişkin anlayışımıza başka bir bakış açışı getirmiş olabiliriz. Siyasi konuşmalar bu geleneğin çok uzun bir süredir çekirdeğinde yer almaktaydı, ama tarihinin geç bir aşamasında (1976!) Yüksek Mahkeme bir anda ticari reklamcılığı da onun kapsamına sokuverdi. Böylelikle aslında geleneğin kendisi hafife alınmış ve bu gelenekten taviz verilmiş oldu. Bu tarz reklamların koruma altına alınması Birinci Ek Maddeye uyum koşullarını ve bundan önce getirilmiş yorumları ihlal eden yanlış bir hareketti. Yine Yıldız Savaşları analojimize dönecek olursak, belki de ticari reklamcılığı koruma altına almak anayasal hukukun Phantom Menace’ı oldu! Fakat mesele aslında bundan da karmaşık ve kanun bozmaların ve yaratıcılığın bu işteki rolü çok daha büyük. Anayasanın yürürlükte kaldığı sürenin çok büyük bir çoğunluğunda, federal ve eyalet hükümetleri tehlikeli gördükleri konuşmaları, mevcut ve açık bir tehlike barındırmamasına rağmen cezalandırmakta herhangi bir beis görmemişlerdi. 1960 gibi geç tarihlerde, muhalif görüşte olan kişiler eğer hükümet onları gerçekten cezalandırmak istiyorsa ciddi tehlike altındaydı.

1976’daki yeni yorumla beraber artık siyasi konuşmalara da verilmiş olan güçlü koruma, aslında yakın geçmiş tarihte görülen bazı önemli davaların (1964’teki New York Times-Sullivan ile 1969 Brandenburg-Ohio’yu bunlar arasında en önemlileri olarak sayabiliriz.) ve bu davalardaki “Ben senin babanım!” kararlarının bir özeti ve yansımasıydı. Örneğin Yüksek Mahkeme Sullivan’daki hakaret ve iftira kanununa karşı Anayasanın birinci ek maddesini bir bariyer olarak kullanmasıyla bundan önce yaptığı tüm yorumların yeniden ele alınması ihtiyacını doğurmuştu: “Kamuoyundaki eleştirilere yer vererek onların duyulmasını sağlayanlara karşı dayatılan korku ve çekingenlik atmosferinden Anayasanın birinci ek maddesine yönelik eleştiriler de kurtulamaz.”

star-wars-kilavuzu

Amerikan Anayasasının Birinci Ek Maddesine dair denilebilecek her şey anayasal hukukun alanına giren sayısız konuda da söylenebilir. Günümüzdeki ırkçılık karşıtı koruyucu düzenlemeler 1950’lerin bir ürünüdür. Bugün yaşadığımız haliyle dinsel özgürlükler 1960’ların bir sonucudur. Cinsiyet ayrımcılığının yasaklanması 1970’lerden gelmektedir. Müspet eylemlere ilişkin kısıtlayıcı koşullar 1990’ların ve 2000’lerin birer ürünüdür. Bireysel silahlanmaya tanınan koruma ayrıcalığı 21. yüzyıla dek gerçekleşme imkânı bulamamıştı. Bu konularla ilgili tüm davalarda yargıçlar ve avukatlar bir “Whills Güncesi”ne işaret etmek için çok uğraştılar ama gerçekte öyle bir şey hiç olmadı. Bugün varılan nokta kaçınılmaz değildi ve şayet büyük toplumsal güçler ve yargı kararları olmasaydı kökten biçimde farklı anayasal düzenlemeler gerçekleşmiş olabilirdi.

Belirli bir zaman dilimi göz önüne alındığında, anayasal hukuk, sanki egemen anlatısı önceden tasarlanmış gibi bir kaçınılmazlık izlenimi taşır. Tıpkı Jedi’ların rollerine benzer şekilde, anayasal statükoyu korumakta hassas davranan pek çok hukukçu, gerçekte 1950’lerde, 1980’lerde, 2000’lerde veya geçen yıl kurulmuş olsa da mevcut doktrinin geniş yamalarının aslında anayasanın kuruluş ilkelerini takip ettiğine dair deliller göstermekte yoğun mesai harcarlar. Ayrıca kendilerini Jedi’lar gibi resmetseler de, o kuruluş ilkelerini savunmayan pek çok hukukçu da, yorumladıkları maddelerin o günün koşullarındaki amaçlarını veya o maddelerin iç mantıklarını yansıtmak adına konuştuklarını söyleyerek benzer iddiaları dillendirmiş olurlar.

Onlara inanmayın. Jedi veya Sith hiç fark etmez, anayasal hukukun yazarları da tıpkı Yıldız Savaşları’nın yazarları gibi kendi yaratıcı süreçlerinin esas doğasını gizlemekte pek başarılıdırlar.

Yazan: Cass Sunstein | Kaynak

Etiketler: , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

1982 Ankara doğumlu. Lise eğitimi esnasında TÜBİTAK’ın düzenlediği fizik olimpiyatlarına katıldı, bronz ve gümüş madalya aldı. Üniversite eğitimini Bilkent Elektrik-Elektronik Mühendisliği’nde tamamladı. ODTÜ Avrasya Çalışmaları bölümünde yüksek lisans çalışmaları yaptı. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı ve Sinemart Akademisi’nin Yaratıcı Yazarlık kurslarını bitirdi. Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı lisans programına devam etmektedir.Bilimkurgu öyküleri ve yazıları Agos gazetesi, Kül Sanat, Kafasına Göre dergilerinde ve Bilimkurgu Kulübü internet portalında yayımlandı. Türkiye Bilişim Derneği’nin 2016 yılında düzenlediği bilimkurgu öykü yarışmasında “İhlal” adlı öyküsü üçüncülüğe seçildi. Fabisad'ın düzenlediği 2017 GİO yarışmasında öykü dalında başarı ödülü kazanmıştır.An itibariyle İstanbul’da bir kamu kurumunda bilgisayar sistemleri ve ağ güvenliği alanında çalışmaktadır. İleri derecede İngilizce, orta derecede Rusça ve başlangıç seviyesinde İspanyolca bilmektedir.Parolası: “Daha iyi bir dünya pekâlâ mümkündür!”