bilimkurgu kulubu

Film İncelemeleri

Tarih: 16 Haziran 2018 | Yazar: Emre Bozkuş

0

Transhümanizm ve Yapay Zeka: Transcendence

Transhümanist hareket, bilincin beden ile bağını çözebilirsek, bunun ölümsüzlüğü getireceği fikriyle hummalı çalışmalar yürütmektedir. Bu hususta insanın, tüm varlığıyla 30 senelik bir sürecin ardından biyolojik koşullar ve faktörlerden arınacağını öngörür. Özellikle yapay zekanın yükselişinin ve bunun yol açması beklenen teknolojik tekillik çağının da dönüm noktası olacağı vurgulanmaktadır. Bilincin taşınması düşüncelerin, dolayısıyla da düşünceyi oluşturan elektriksel ve kimyasal tepkimelerden ibaret olduğunun fark edilmesiyle, robotik bir üst türün de önünün açılacağı iddia edilmektedir. Böylece evrimin yapay bir seçilimle de, ilerlediği fikri temellenmiş olacaktır.

Teknolojik tekillik çağının muhakeme kabiliyetine hatta öz benliğe sahip yapay zeka makinelerine karşılık, insanoğlunun da bu evrimsel tekamülün akışına iştirak etmesi önemlidir. Çağlar boyu insanın zayıflığı ve kusurları bilginin kaynağına dair yanlış kanılara, yanlış inanışlara sebep olmuştur. Gelişimi sekteye uğratan, bu yolda binlerce insanın ‘öcü’ gibi görülerek öldürülmesine sebep olan korkuların yanı sıra, kendini öldürmeye programlanan karbon temelli bedenlerin acziyeti de, bizleri birçok dâhinin çığır açısı dehasından mahrum etmiştir. İşte tam bu noktada yaratıcı aklın ışığında bilimsel ilerlemenin devamlılığı için, organik sınırların aşılmasının yolu zihnin prangalarından kurtulmasından geçmektedir.

bilinç

New Media Stars şirketinin Ceo’su Dmitry Itskov’un öncülüğünü yaptığı “2045 Girişimi” uzman nörologlar, robot mühendisleri ve insan bilinci araştırmacılarının ortak çalışmalarıyla, insan benliğini robot bedenine aktarmayı amaçlamaktadır. Bu çalışmaların başarı şansının da %100 olduğunu düşündüğünü belirten Itskov, insan aklının imkanlarının arttıkça yaratımının da artacağını iddia etmektedir. Mamafih robotik bedenlerin de aşılacağına dair yani kendini sonsuza dek genç tutabilecek organik bedenlerin imkanı da ayrı bir çalışma alanının kapsamına girmektedir. 3d yazıcılar aracılığıyla inceleme amaçlı karaciğer üretimi yapılan günümüzde, birkaç on yıl içinde, belki de tahmin edildiği gibi 2045’te insan her anlamda ölümsüzlüğü bulabilecektir.[2]

İngiliz evrimci biyolog ve enternasyonalist Julian Huxley’e göreyse, “İnsan eğer isterse, kendisinin ötesine geçebilir, birey bir ya da öteki bir şekilde, kendi bütünlüğü içinde birey olarak kendini aşabilir. Bu inancı isimlendirmek lazım. ‘Transhümanizm’ bu inancı tanımlamak için kullanılabilir: İnsanın kendini yeni olanaklara adapte etmesi ve kendini aşması kavramıdır. ‘Ben transhümanizme inanıyorum’. Bu kavrama inanacak insan sayısı yeterli olduğu zaman ise, bizden farklı olarak, insan türü yeni bir varoluşun eşiğinde olacak, kendi kaderini bilinçli olarak yerine getirecektir.”[3]

Transcendence

2014 yapımı Transcendence, bu konuda ilginç şeyler söylemektedir. Doktor Will Caster (Johnny Depp) ve eşi Evelyn Caster (Rebecca Hall)’ın yaptıkları Yapay Zeka çalışmalarıdır filmin odak noktası. Çalışmalarının amacı, yapay zekanın gelişimi ile koşut insanoğlunun dünyayı algılayışını ele almak, bu yolla da kaderini değiştirmektir. Çünkü insanlığın beyni yaşadığımız son iki bin yıldan beri fiziksel anlamda büyüme göstermiyor, bunun sebebi de organik sınırlarına dayanmasıdır; kafatasının kısıtlı yaşama alanında idare etmekle mükellef beynimizin yaşadığı gelişmelerse aslında bilişsel devrimden bu yana yalnızca aynı alet kullanımı anlayışı üzerine inşa edildi. Bu demektir ki, insanlığın gelişimi için kendini aşmanın yollarını araması gerekiyordu.

Filmde hitap ettiği kitleye, bir makinenin onlarca akademisyenin sahip olduğu hatta katbekat fazlasını hiç zorlanmadan işleyeceğini, işlediği verileri de asırlarca barındıracağını anlatan Doktor Caster, teknolojinin sınırlarını yıkacağını müjdeliyordur. Fakat ne yazık ki herkes onlar kadar olumlu düşünmemektedir. Bağlı olarak çalışma yürüttükleri ofisleri bombalanır, kendilerine ise katıldıkları bir konferans çıkışı silahlı saldırı düzenlenir; Will Caster bu saldırıda polonyum sürülmüş bir kurşunla yaralanır. Bunu çok geç fark eden ve artık ölümü bekleyen doktora inat, eşi Evelyn bilinç aktarımı çalışmalarına dair inancıyla umudunu pekiştirerek tek çareye sıkıca sarılır. Will’in zihnini bilgisayara aktarmak.

Transcendence

Günlerce, beyninin tüm noktalarının çalışmalarını inceleyip, bu verileri sanal bir izdüşümünde toplamayla uğraşırlar. Böylece filmin de konusu da şekillenmeye başlar. Bu yorucu koşturmaca esnasında yanlarında ise sadık dostları Max Waters (Paul Bettany) bulunmaktadır. Will’in beyninin belirli bölgelerine sensörler yerleştirirler; bu vesileyle söylediği, yaptığı her şeyin algılanıp, izlenmesine olanak bulacaklardır. Kişiliğini, karakterini oluşturan en ince detayları bile veriler halinde kayda alıp, zihnini ölümsüzleştirmek istemektedirler. Daha öncesinde yapılan benzeri çalışmalarda insanlı deneylere ulaşılamadan rafa kaldırılan çalışmalar, şimdiyse çaresizlik içerisinde farazi beklentilerle yapılmaktadır.

Will’in kelimeleri  telaffuzu ki özellikle buna odaklanılır, özenle kayıt altında alınır. Bunun sebebi söylenilen kelimelerin, sadece birer harf ya da hece bütününden ibaret olmadığının bilinmesindendir. Bu kelimeler beynin medial temporal lobunda bulunan hipokampus (Yunanca: ιππος, hippos = at, καμπος, kampos = deniz) bölgesinin uyarılmasına yol açar; Hipokampus’tan başlayan sürecin (ki özellikle sol loba bağlı olan bu açıdan önemlidir) beyinde nasıl yol kat ederek kalıcı hafızayı oluşturduğu görülür, bu vesileyle de hafıza sistemine dair önemli bilgiler edinilir.

Transcendence

Kaçınılmaz olan gerçekleştiğinde yani Will’in ölümünün ardından, çalışmaların neticesinin başarısızlığı halinde gelen yıkıntıyla daha da karamsarlaşan bir ortam görürüz;  deneyin amacı hataya imkan vermeyecek denli önemli olduğundan, duygusal olarak yıkıcı anlara şahit oluruz fakat umutlar tam söndü denirken de, tek bir soruyla yeniden başa dönülür. Orada kimse var mı? Bu soru, çalışmanın başarısını da tescillemiştir. Will artık özgürdür, fakat Max korkunun ilk halkasını teşkil ederek; Evelyn ile ihtilafa düşer ve makineyi kapatır. Zira yaptıkları çalışmalarda elde ettikleri verilerin tam anlamıyla bilinç aktarımı olup olmadığı hususunda kesin yargıya varamamışlardır. İkna edici verilere sahip olamamaları da, Frankensteinvari bir canavar yarattıkları kaygısına sebep olur. Neticeleri tahmin bile edilemeyecek bu yaratımın önlenmesi için de, ani bir karar alır. Ne yazık ki bu karar beraberinde ayrılık getirir, bilinmeyenin insana nasıl korku verdiğinin de ilk ispatı olur.

Peki, Will gerçekten kendisi olabilir miydi? Bu soru üzerinden beyin fırtınası yapmalı, anlamak için. Eğer zihnini bir robota aktarsaydın, o bedende gözünü açan sen olur muydun? Bu kopya varlık sadece senin anılarına sahip makine mi olurdu yoksa kendini bambaşka bir bedende mi bulurdun? Varlığın kabulü, varlığının süreç içerisinden adlandırdığın hangi etkenleriyle ortaya çıkar? Benlik nedir, insanı benliğine götüren yol anılarından mı geçer? İşte bu sorular, bilinç aktarımı çalışmaları hususunda akla gelen birçok sorudan sadece birkaçı; bedenin sınırlarını aşmak, zihnin de sınırlarını aşmayı ve arzuladığımız ölümsüzlüğü getirebilir mi sizce? Filmi incelemeye devam edelim.

Will’in ve Evelyn’nin çalışmalarından haberdar olan karşıt grup yeniden saldırınca, Will  internete açılmayı ister, Evelyn aracılığıyla da bunu başarır. Özgürleşen zihniyle, kendine bir şehir kurmaya, eşiyle yarım bıraktığı çalışmalarına devam etmeye karar verir. Şehirden çok uzakta kurulmuş bir kasaba yakınlarındaki araziyi, kasabayla birlikte satın alır. Boş arazilere de güneş panelleri kurarak ihtiyaç duyacağı enerjiyi üretmeye başlar. Dünyadaki tüm banka hesaplarından çaldığı paralarla sağladığı finansal güç ile, ayrıca hem devam edecek inşa süreci için işçiler tutar, hem de gerekli tüm diğer ekipmanı satın alır. Hızlı bir gelişen zihni, sahip olduğu bilgiyi yayma amacını uyandırınca da, nano teknoloji üzerinde çalışmalar yapmaya başlar. Peki, Nanoteknoloji neden bu kilit rolü oynar?

Nano kelimesi Yunanca kökenlidir, anlamı ise cücedir. Nano teknoloji de zaten maddenin mikroskobik boyutlardaki halinin kontrolü ve ıslahı amacına hizmet amacı gütmektedir. Alanı oldukça geniştir; günümüzde fizik, kimya, biyoloji, bilişim, elektronik gibi alanlarda kullanımının yanı sıra, tıp alanında da oldukça çarpıcı gelişmelere imkan sağlamaya başlamıştır. Örneğin yakın zamanda yapılan bir çalışmada; bilim adamları özel bir molekül inşa edip, nano düzeyde çalışarak, kör bir farenin gözlerindeki dokuyu onarmayı başarmıştır. Bu başarılarının sırrı ise; nano parçacıkların, göz dokusuyla bütünleşip yapıyı yeniden inşa etmesiydi.

Transcendence

Will Caster karakterinin bilincini başka bedenlere aktarması da bu teknolojinin kurgusal anlamda işlendiğini gösterir. Ürettiği cihazlar ve yaralanan insanlara karşı uyguladığı benzeri tedavi yöntemleriyle, çığır açıcı sonuçlar alır. Aynı o fare gibi doğuştan görme engelli olan bir hastaya sadece kök hücre ve nano teknoloji aracılığıyla gözlerini geri vermeyi, yürüme engelli bir hastaya ise yeniden yürüme imkanı vermeyi başarır. Nano parçacıkları toprağa yayar, yeni makinelerle tedavi merkezlerini genişletir; fakat yaptıklarının alanı genişledikçe, Evelyn şüpheye duymaya, kaygılanmaya başlar. Bir dost ziyareti ile de ipler kopma eşiğine gelir.

Eski dost Joseph Tagger (Morgan Freeman) ve Ajan Buchanan (Cillian Murphy)’nın ziyareti sırasında, Will’i Turing Testi‘ne tabi tutarlar.

Joseph Tagger: Bize gerçek olduğunu kanıtlayabilir misin?

Will Caster: Siz kanıtlayabilir misiniz doktor?

Gerçekten de zor bir sorudur bu, filmin geri kalanı acaba ‘Will, gerçekten Will midir?’ sorusu etrafında döner. Yazının önceki kısmında da zikredilen aynı soruna yeniden döndürmüştür, çünkü benlik sadece anıların veriler halinde toplanmasından mı ibarettir; yoksa bambaşka bilinmeyen faktörler de bu hususta etkili oluyor mudur? Filmin cevabını izleyici yorumlasın lakin bence Will’in yaşadığı en büyük sorun, felaketini de getiren bu korkudur. Konferans sırasında “kendi tanrınızı mı yaratmak istiyorsunuz” sorusuna “herkes öyle yapmıyor mu zaten” diyerek aslında tanrı kavramının bireyselliğine değinir; buna rağmen korkunun zihni ne denli körleştirebileceğini belki de tahmin edememiştir.

Özetle, bilinmeyene duyulan korkunun, saldırgan bir güruh yarattığı gerçek dünyada da, bilimin içinden gelen herkese karşı anlaşılması güç bir nefret dalgası yükselmektedir. Bilginin aşağılandığı, yok sayıldığı çağımızda; Transhümanizm’in önemi işte bu nefretin töhmet altında bıraktığı teknolojinin ve bilimin gerekliliğini ispat için var olmasıdır. Karanlığı perde misali yaran ışığın, beyinde saniyenin milyarda biri zaman diliminde aydınlanan nöronlardan güç aldığını bilmek; eğer imkanlar zorlanır da çalışmaktan vazgeçilmezse, yepyeni umut ışıklarının da yanmasını sağlayacaktır. Ve umut da bilindiği üzere, korkunun tek ilacıdır.

Etiketler: , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Okumayı öğrendiği günden beri, okumayı yaşamakla bağdaştıran bir düş emekçisi. Edebiyat, Tarih, Felsefe ve Sosyoloji gibi geniş yelpazede yaptığı okumalar neticesinde birikenleri, kelimelerin ruhuna adayan bir gezgin.