bilimkurgu kulubu

Sinema TheFly

Tarih: 3 Nisan 2018 | Yazar: Buğra Şendündar

0

Sinemada İnsan İlişkileri

İnsanların birbirleri ile ilişki kurma yeteneği, basit bir durum gibi gözükmesine rağmen karmaşık bir eylemdir. Kişilerin sosyal ve entelektüel düzeyleri, insanlar ile olan ilişkilerinde belirleyici rol oynar. Doğal olarak sinemada insan ilişkilerini konu olan sayısız eser üretilmiştir. Bir diyalog sihirbazı olan Woody Allen’ın neredeyse bütün filmleri karmaşık insan ilişkileri üzerinedir. Ünlü yönetmen 1977’de kotardığı Annie Hall filminde, sınıfsal farklılıkların kadın-erkek ilişkileri üzerindeki etkilere değiniyordu. Özellikle Alvy Singer’in (Woddy Allen) kız arkadaşı Annie Hall (Diane Keaton) ile sinemada bilet için sıra bekledikleri sahne filmin dönüm noktasıydı. Sırada önlerinde duran ve sesli olarak yanındaki arkadaşına sinema sanatı hakkında bilip bilmeden ahkâm kesen, burjuva kesimini temsil eden kişiye Alvy Singer, daha fazla dayanamayıp müdahale eder. Ve orta sınıfı temsil eden biri olarak, gerçek sinema bilgisiyle bu kişinin ahkâm kestiği tüm sinemasal konuları kısa sürede çürütür; bu sahnede orta sınıf adeta zafer kazanmıştır. Yakın dönem eserlerden olan A Dangerous Method (2011) ve Shame (2011), ilişkiler üzerine yapılmış başarılı iki örnek olup; Blade Runner (1982), The Fly (1986) ve Total Recall (1990) gibi çağdaş başyapıtlarda kadın-erkek ilişkileri, cinsel gerilim üzerinden şekilleniyordu.

David Cronenberg; Scanners (1981), Videodrome (1983), Naked Lunch (1991) ve diğer birçok filmiyle kendi sıra dışı tarzını oluşturmuş ve bu tarzıyla sinemaya yön vermiş bir isim olmuştur. Dışarıdan bakınca, fiziki olarak, son derece normal gözüken bir insan olan Cronenberg, filmlerinde hemen her türlü cinsel sapkınlığı, deforme olan vücutları ve değişime uğrayan ruhsal durumlara yer veren bir isim. Tüm bu öznitelikler, Cronenberg sinemasının temel altyapısını oluşturur. Fakat 2005 yılında gerçekleştirdiği A History Of Violence sonrası yapımlarında sinemasında bir değişim gözlemlenmektedir. Kendi sinemasını oluşturan özelliklerden bütünüyle kopmadığı; ama biraz daha dizginlemiş olduğu gözlemleniyor. Belli ki, bilinçli olarak yapılmış sinemasal bir değişim bu.

Blade Runner

Blade Runner (1982)

Varoluşçu başyapıt Blade Runner’da Dedektif Rick Deckard (Harrison Ford) ile insan olduğunu zanneden android Rachael (Sean Young) arasındaki gerilimli ilişkinin nedeni, Deckard’ın esasen bir android avcısı olmasıdır. Deckard’ın başlarda Rachael’la karşı hissettiği zevgi/nefret ilişkisi, dedektifin içsel çelişkilerinin ürünüdür. Blade Runner olarak tabir edilen android avcısının insani duygularını ve aşk hissini tekrar uyandıran kişi Rachael olacaktır. Rechael, insandan daha insan; Deckard ise duygusuz bir robot gibidir adeta. Ama ikisini birleştiren bağ, başlarda yaşadıkları cinsel gerilimdir.

Modern bir Güzel ve Çirkin hikâyesini anımsatan The Fly, 1958 tarihli aynı isimli yapımın bir yeniden çevrimidir. David Cronenberg’in bu çağdaş başyapıtında yer alan başkarakter Seth Brundle (Jeff Goldblum), sinemada ilk olarak Fritz Lang’ın distopik yapıtı Metropolis’i (1927) ile karşımıza çıkan ve 30’lu ve 40’lı yılların bilimkurgularında kötü adam rollerini üstlenen “çılgın bilim adamı” olarak tabir edilen karakterlerin modernize edilmiş halidir. Brundle, kendi evinde yapacağı teleportasyon (ışınlanma) deneyi sırasında, kabinin içine giren bir sinek sonucunda DNA’sı birbirleri ile karışır. Bilim adamımız ilerleyen süreçte mutasyona uğrayarak dev bir sineğe dönüşür. İşinde başarılı ama karşı cins ile ilişkilerde bir o kadar başarısız olan Brundle, mutasyon sürecindeyken, gazeteci Veronica Quafie (Geena Davis) ile fırtınalı bir ilişki yaşar; duygusal ilişkinin yerini giderek cinsellik almaya başlar. Brundle’ın giderek artan cinsel açlığı Veronica’yı kendisinden uzaklaştırır. Brundle, içindeki saplantılı hayvanı kontrol edemez duruma getirmiştir.

THE FLY

The Fly (1986)

A Dangerous Method, 1900’lerin başlarında psikanaliz üzerinde önemli çalışmalara imza atmış Sigmund Freud ve Carl Gustav Jung’un karşılıklı sohbetleri, mektuplaşmaları ve fikir alışverişlerini konu alan bir yapım. Jung’un ilk başlarda hastası olan ve sonrasında psikiyatri alanında önemli bir isim olacak olan Sabina Spielrein (Keira Knightley), yapımda önemli bir yer tutuyor. Yaşadığı dönemde sıkı bir Freud hayranı olan Jung, hastası Spielrein sayesinde tesadüfi olarak Freud’la tanışır. Jung, yaşamda tesadüflere inanmayan bir doktordur; fakat Freud ile olan tanışması, belli tesadüfi olayların bir araya gelmesiyle gerçekleşir. Psikanalizin babası olan Freud’la tanıştığı andan itibaren meslek ve hayat üzerine derin felsefi sohbetlere girerler. Freud, her insanın kendi karakteristik özelliklerini oluşturan davranışlarının temelini cinselliğe dayandırır. Cinsel gelişimin, bireyin karakterinin şekillenmesindeki önemini vurgular. Jung, zamanla Freud ile aynı fikirde olmaz ve fikirsel anlamda ayrılıklar yaşarlar.

Jung’un hastası olan Spielrein’nin psikiyatrik hastalığının sebebi, Freud’un tezini doğrularcasına, küçüklüğünde babasından görmüş olduğu fiziksel şiddettir; zamanla bu şiddetten neredeyse cinsel anlamda zevk almaya başlar. Spielrein’nin küçüklüğünde yaşadığı bu olaylar, dışarıda karşılaşacağı her türlü aşağılanma ve şiddet içeren davranışlar, kendisinde cinsel olarak uyarılmaya sebep olacaktır. Jung, bu nevrotik hastasından zaman içinde etkilenmeye başlar ve aralarında kısa süreli yasak bir aşk ilişkisi yaşanır; Jung, cinsellikte şiddeti Spielrein ile keşfedecektir. Bu ilişkide Jung, ironik olarak, Freud ile fikir birliğinde olmadığı kimi durumları bizzat yaşar.

A Dangerous Method

A Dangerous Method (2011)

A Dangerous Method, tipik Cronenberg sinemasını yansıtmadığından dolayı eleştirildi. Evet, haklı bir görüş olabilir; anlatım ve üslup olarak Cronenberg sinemasını en az yansıtan bir film; fakat Cronenberg, bu tercihi bilinçli yapmış gibi gözüküyor. Yönetmen, sanki bu yapımıyla Freud’la kendisi konuşup ve hesaplaşıyor. Bu açıdan Cronenberg’in mevcut takıntılarını bu yapımda Freud karşısında anlatım olarak dizginlemesi anlaşılabilir bir durum. Sonuç olarak yönetmen, kariyeri boyunca insan doğasının karanlık tarafının peşine ve sebeplerine kafa yormuş bir isim. Yapımında Jung karakterine daha çok yoğunlaşan yönetmen, doktorun inanmadığı ve karşı olduğu fikirleri karşısına bir bir çıkartıyor. Tesadüflere inanmayan bilim adamının yaşamış olduğu olaylar ufak tesadüflerin bir ürünü. Bilinçaltında yatan şiddet duygusunu Spielrein ile yaşar. Karşı olduğu fikirlerin zamanla karşısına çıkması ve Freud’un onunla ilişkisini kesmesi onda ruhsal bir tahribat yaşatır.

Shame, Steve McQueen’in ikinci kez yönetmenliğini yapmış olduğu filmdir. İlk eseri olan Hunger’da (2008) olduğu gibi, yapımında başrolü gene Michael Fassbender’e teslim etti. Gözde oyuncusunu Hunger’daki gibi gene psikolojik ve fiziksel anlamda zorladı. Shame, insanlığın en temel güdülerinden olan cinselliği bağımlılık düzeyinde ele alıyor. Brandon Sullivan (Michael Fassbender), sanki cinsel dürtüleri ile yönlendirilen bir kişidir. İşinden boşta kalan zamanlarında, porno izlemekten, mastürbasyon yapmaktan ve para karşılığı seks yapmaktan hoşlanmaktadır. Brandon’un peşinde olduğu tek gecelik ilişkilerdeki amacı, alacağı cinsel hazdır. Hazza bağımlı şekilde yaşamını sürdürmesi gerekmektedir. Bir gün, bir süredir görüşmediği kız kardeşinin habersiz evine gelmesi üzerine düzeni bozulur.

Shame

Shame (2011)

Steve McQueen, belli ki zorlayıcı hikâyeleri seviyor. Hikâyesini anlatırken de oyuncusunu zorlamaktan çekinmiyor. Yapımın en büyük kozu, kuşkusuz başarılı oyunculuğu ile Michael Fassbender. Metod oyunculuğuna yakın duran yorumu ile karakterine ruh katıyor. Karakterinin karmaşıklığını ve takıntılarını inandırıcı oyunu ile bize sunmayı başarıyor. Filmin açılış sahnesi bizi Brandon’un iç dünyasına hemen dâhil ediyor. İlk sahnede kendisini yatağında çıplak halde uzanmış boşluğa bakar halde görürüz. Hemen sonrasında kalkıp odanın perdesini açması ile ışık huzmesinin buruşmuş yatağa yansıyan muhteşem kamera planıyla Shame (Utanç) yazısı belirir. McQueen, estetik kaygılardan ziyade, karakterinin boşlukta olan durumunu göstermesi açısından yatağa düşen ışık sahnesine anlam kazandırıyor. Gizlemek istediğimiz ya da unuttuğumuz utançlarımız çoğu zaman dış bir müdahale olmadan hatırlanamayabiliyor. Karanlıkta buruşmuş yüzeyini saklamaya çalışan yatak, üzerine düşen ışık ile buruşuklarını saklayamıyor. Saklamaya çalıştığımız utançlarla bazen hiç beklemediğimiz anlarda yüzleşmek zorunda kalabiliriz. Brandon’nun uzun zamandır görmediği kız kardeşinin bir gün çıkıp gelmesi huzurunu kaçırır.

Yapım, ana karakterin utancının ne olduğunu belirtmiyor. Brandon dışarıdan normal gözüken ama bilinçaltında karanlık bir karakter. Bunu biraz Brandon’un kız kardeşi Sullivan ile olan ilişkisinde aramak gerek. Brandon, görece içe dönük bir karakterken kız kardeşi Sullivan (Carey Mulligan) daha dışa dönüktür. Birbirleri ile olan diyalogları belli bir mesafe içerip, Sullivan yaklaşmaya çalıştıkça Brandon her seferinde kendini geri çeker. Brandon’un boşlukta olan dünyasına Sullivan renk katmak istese de başarılı olamaz. Brandon’un kız kardeşine karşı olan göstermek istemediği duygularını McQueen bize iki sahnede verir. İlki Sullivan’nın şarkı söylediği bara patronu ile birlikte gelen Brandon’a bakarak söylediği duygusal “New York, New York” yorumunda; bir diğer sahne de, aynı gece Sullivan’nın Brandon’nun patronu ile olan cinsel birlikteliğinde görürüz. Brandon, kardeşinin söylediği parça karşısında gözyaşına hâkim olamaz; aynı şekilde, kız kardeşinin bir başkası ile kendi dairesinde birlikte olmasına içten içe çıldırıp duygusal bir çöküntü yaşar. Gizlemiş olduğu utancı mı açığa çıkmıştır? Utancını daireden ayrılıp koşarak atmak ister; sanki utancı kız kardeşinde vücut bulmuştur.

Total Recall

Total Recall (1990)

Brandon, ilişkiler konusunda problemlidir. Seks amaçlı birlikte olduğu kişiler ile son derece rahatken, bir gece yemeğe çıktığı seks amaçlı olmayan buluşmada şaşırtıcı derecede utangaç tavırlar sergiler. Hapsolduğu güdüleri onun ciddi bir ilişki yaşamasına engel olur. Bu sebepten duygusal anlamda cinsel birliktelik yaşayamaz. İlişki sırasında karşı tarafın duygusal anlamda kendisine bir şeyler yaşatmasına müsaade etmez. Steve McQueen, bize bir kişinin takıntılı ve tekinsiz olan iç dünyasına zorlu bir yolculuk yaptırıyor. Başarılı yönetimi ve oyunculukları ile hikâye bizi hemen içine alıyor. McQueen, öyküsünü izleyicisine mesafe koymadan anlatıyor. Shame, ilişkiler konusunda önemli tespitleri olan bir yapım.

Paul Verhoven’nin yönetmenlik anlamında zirveye oynadığı Total Recall, kimlik arayışında olan Douglas Quaid (Arnold Schwarzeneger) hikâyesinin yanı sıra, eş ilişkisini görülmemiş fiziksel şiddetle ele alıyordu. Yaşadığı hayatın bir yalan olduğunu öğrendiği andan sonra, eşinin kendisine birden düşman kesildiğini gören Quaid, kendisini bir kedi fare oyununda bulur. Mutlu aile yuvası birden çatırdayıp yerini şiddete bırakır. Quaid ve Lori Quaid’in (Sharon Stone) fiziksel anlamda -tabiri caizse-  birbirlerine giriştikleri sahneler adeta kadın/erkek savaşını sembolize eder; cinsel gerilimin patlama noktasına geldiği anlardır sanki. Verhoven, aile olgusu konusunda muhafazakar bir tavır sergilemeyip, bireysel özgürlükten yana saf tutuyor. İnsan ilişkileri, sinema sanatının yüz yılı aşkın süredir temel aldığı bir konu. Hikâyelerde olay örgüsünü ve dramatik yapıyı bu temel ilişkiler belirliyor; sinema sanatı da, türler ve alt türlerin ortaya çıkışı ve gelişimi ile tıpkı dil gibi gelişmeye devam ediyor.

Etiketler: , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

1979 İstanbul doğumlu. Sinemaya olan ilgisi daha yedi yaşındayken dedesiyle sabahlara kadar film izlemekle başlar. Daha önce çeşitli mecralarda sinema üzerine makale ve eleştiriler kaleme aldı. Günümüzde, Bilimkurgu Kulübü'nde yazarlık serüvenine devam ediyor. Ona göre sinema, insanın kendini keşfetmesidir.