bilimkurgu kulubu

Sinema Üzerine

Tarih: 21 Kasım 2018 | Yazar: Buğra Şendündar

0

Yeniden Çevrimler

Hollywood, yeni hikâye bulma konusunda ne zaman bir kısır döngüye girse, eski yapımları tekrar elden geçirerek, farklı soslarla gümüş tepsilerde sunmaya çalışıyor. Hali hazırda sinema tarihinde kendisine çoktan yer etmiş eserleri, yeni yönetmenler ve oyuncularla “öncekinden daha iyi” olma iddiasıyla prodüksiyon sürecine alıyor; biz sinemaseverler için can sıkıcı bir durum. Birkaç sene önce sinemalarımıza konuk olan Evil Dead (2013) gibi, “umut verici” yapımlar da arada gelebiliyor tabii. Sam Raimi’nin 1981’de düşük bir bütçeyle kotardığı klasiğinin aynı adlı yeni uyarlaması izleyicileri ve eleştirmenleri memnun etmişti. Yapımın en büyük kozu, orijinal serinin yönetmeni ve oyuncusunun yeni eserde yapımcı olarak yer almalarıydı. Yeniden çevrimlerden ağzı fazlasıyla yanmış izleyici kitlesi için Evil Dead, sevindirici bir “gelişme” olarak görülmüştü.

Alt metinlerinde sistem, medya, kapitalizmi eleştiren ve modern bir klasik olarak kabul edilen Robocop (1987), silahlı saldırı sonucu ağır yaralı halde bulunduktan sonra, OCP şirketince, suçlularla savaşması için hafızası silinip bir robot olarak hayata döndürülen Murphy’nin trajik hikâyesini gözler önüne seriyordu. Brezilyalı yönetmen Jose Padilha, ülkesinde sergilediği yönetmenlik başarısını Colombia Pictures çatısı altında Robocop (2014) ile tekrarlayamadı. Tropa De Elite 1 ve 2 filmleriyle ülkesindeki sistemin kokuşmuşluğunu ve derin devlet oluşumunu büyük bir cesaretle ele almış olan Brezilyalı yönetmen, ülkesinde alışkın olduğu özgür çalışma ortamına Robocop ile sahip olamadı. Padilha, çekimler esnasında ülkesindeki bir arkadaşına telefon ederek, şartların çok zor olduğunu ve yapımcılara filmle ilgili fikirlerini kabul ettiremediğinden yakınmıştı; magazinsel bir bilgi ama oldukça da düşündürücü bir durum. Yapımın hem nitelik hem de gişe açısından başarısız olmasının sonuçlarını Padilha’ya yüklemek çok da doğru olmayacaktır; usta yönetmen David Fincher da, ilk uzun metrajlı yapımında (Alien 3) Padilha’nın içine düştüğü benzer durumu yaşamıştı.

Robocop

2000’lerin başlarından itibaren yeniden çevrim furyasının başlamasında Uzakdoğu sinemasının etkisi büyük; orijinal fikirlere sahip eserler, büyük film endüstrilerinin gözünü okyanusun öte tarafına dikmesine neden olmuştu. Hideo Nakata’nın Ringu’su (1998) 2002’de; Takashi Shimizu’nun Ju-On’u (2002) 2004’te (gene kendi yönetiminde) yeniden çevrim furyasının içinde kendilerine hemen yer buldular. Gişe kaygısı ile kotarılan tekrar yapımlar, tahmin edilebileceği gibi, orjinalleri kadar başarılı olamadılar. Örnek olarak; Orijinal Ringu, isimsiz bir VHS kasetin izlenilmesi sırasında TV’nin içinden saçları öne düşmüş halde ve folklorik unsurları andıran benden hareketleriyle yavaşça ortaya çıkan ruhani varlık sahnesiyle hatırlanıyor; Gore Verbinski, Ringu’nun tekrar yapımında söz konusu sahneyi alabildiğine aydınlık bir ortamda çekerek korku hissiyatını büyük oranda baltalamıştı. Batı sineması, Uzakdoğu’da başarılı işlere imza atmış usta yönetmenleri farklı yapımlar için bir dönem himayesine aldı; fakat yaratıcı fikirlerini büyük stüdyolara kabul ettiremeyen usta isimler, kısa sürede tekrar ülkelerine dönmek zorunda kaldılar. Aralarında Gwemoul (2006) eseriyle dünya çapında beğeni toplayan Joon-Ho Bong, post apokaliptik bir dünyada geçen Snowpiercer (2013) yapımıyla Hollywood’da diğerlerinden daha dikkat çekici bir işe imza atmıştı.

Usta yönetmen Martin Scorsese -uzun zamandır alamadığı- En İyi Yönetmen Oscarı‘ını gene bir Uzakdoğu yeniden çevrimi olan The Departed (2006) ile almıştı. Taxsi Driver (1976), Raging Bull (1980) ve Goodfellas (1990) gibi başyapıtlara sahip yönetmenin The Departed ile Oscar heykelciğine kavuşması düşündürücü. Scorsese’yi yıllarca görmezden gelen Akademi, belki de kendilerini affettirmek için bu hamleyi gerçekleştirdi; hâlbuki The Departed, orijinal adı Mou Gaan (2002) olan yapımın birebir kopyasıydı. 2013’te bu sefer Spike Lee’nin yeniden çevrim furyasına Oldboy ile dahil olması kariyeri açısından çok yanlış bir işti. 2003 yılında Chan-Wook Park tarafından yönetilmiş olan yapım, bizlere intikamın soğuk yene bir yemek olduğunu tattırmıştı. Durduk yere kaçırılan ve on beş yıl dayalı döşeli bir odada hapis hayatı yaşayan Oh Dae-Su’nun trajik hikâyesi, Spike Lee’nin yeni yorumuyla damakta bu sefer bayat bir tat bırakıyordu.

The Ring

The Ring

Oldboy projesiyle bir ara Steven Spielberg ilgilenmişti, fakat sürpriz sonun rahatsız ediciliğinden dolayı -Amerikan muhafazakâr değerleri açısından- vazgeçilmişti. Spike Lee, sürpriz sonu aynen korudu ve orijinal hikayeyi birebir takip etmeyerek farklı bir yorumun peşine düştü. Amerikan sinemasının başarılı ve aktivist ismi Lee’nin bir tekrar yapıma gerçekten ihtiyacı var mıydı? Yönetmenlik sanatının zirve noktalarından birini temsil eden orjinal yapım, halen belleklerde canlılığını koruyor. Spike Lee’nin yorumu maalesef sinema tarihinin en başarısız yeniden çevrimlerinden biri olarak yerini çoktan aldı.

Hollywood yalnızca Uzakdoğu’ya değil Avrupa sinemasına da göz koydu… Zombi filmlerine farklı bir bakış açısı getiren, Buluntu Film türündeki İspanyol yapımı Rec (2007), çoğunlukla tek mekânda geçmekteydi ve olaylara bir Televizyon muhabirinin gözlerinden şahit oluyorduk. La Den Ratte komma In (2008), alışageldik vampir mitosuna ters yüz edici bir yorum getirmişti; Mom Som Hatar Kvinnor da (2009) başarılı sayılabilecek bir edebiyat uyarlamasıydı. Artık yurt dışında başarı gösteren eserleri Hollywood, daha zaman içinde olgunlaşmalarına izin vermeden, saldırgan denilebilecek bir tutumla birer birer peşlerine düşüyordu. Quarantine (2008), Let Me In (2010) ve The Girl With Dragon Tatto’nun (2011) her sahnesi orijinalleri ile birebir aynı, sanki altyazı okumayı sevmeyen Amerikan izleyicileri için yapılan eserlerdi.

Quarantine

Quarantine

Peki, senaryo ve konu sıkıntısı çeken bu büyük sektörü Uzakdoğu ve Avrupa sinemasında sivrilen yapımlar daha ne kadar kurtarıcı görevi üstlenecek? Dahası, yeniden çevrimlerin orjinallerinin üzerlerine yeni bir şey eklememeleri onları sanatsal olarak ne kadar değerli kılacak? Hollywood, The Thing (1982), The Fly (1986) ve Scarface (1993) gibi, orjinalinden bile daha başarılı yeniden çevrimleri unutmuşa benziyor. Örnek gösterilen bu üç yapımda John Carpenter, David Cronenberg ve Brian De Palma eski yapımlara saygı duruşlarını sergilerken, aynı zamanda eserlere kendi sinemalarının karakteristik özelliklerini de katarak hikâyelerini zenginleştirdiler. Son olarak Steven Spielberg, Ready Player One (2018) ile popüler kültürde önemli yeri olan birçok eseri tekrar bizlere hatırlatarak hoş bir nostalji yaşatmıştı

Amerikan ve dünya sinema izleyicisi yeniden çevrimlere çoktandır bıkkın. Kendi ülkesinde gösteriminin üzerinden henüz bir yılını yeni doldurmuş yapımların farklı hamurlarda tekrar pişirilerek peyazperdeye çıkarılması giderek anlamsız bir hal aldı; iş artık yeniden çevrimden çok eserlerin klonlanması boyutuna ulaştı. Tekrar yapımlardan sıkılmışa benzeyen Hollywood, son on yıldır Marvel ve Dc filmleri ile gişe anlamında büyük bir mutluluk içerisinde. Bu yeni furya, yeniden çevrimlerin önünü az da olsa kesmeyi başardı; ama dört bir yanımız da süper kahramanlarla çevrili şimdi. Disney‘in de Lucas filmi satın almasıyla artık her sene yeni bir Star Wars filmi izliyoruz; yeni yapımlar eleştiri oklarının hedefinde olsa da, Disney’in de gişe getirileri açısından keyfi hayli yerinde.  Önümüzdeki bir on sene daha Marvel, Dc ve Star Wars filmleriyle haşır neşir olmaya devam edeceğiz gözüküyor. Bir ara The Amazing Spider Man 1 ve 2 (2012-2014) filmleriyle Örümcek Adam‘ı tekrar baştan ele almaya çalışırken eline yüzüne bulaştıran sektör, örümceğimizi The Avengers ekibine dahil ederek kendini kurtardı; Spiderman‘ın haklarının Sony’de olması, The Avengers ekibine geç dahil olmasındaki en büyük etkendi.

Turist Ömer Uzay Yolunda

Türk sineması cephesinde, özellikle 70’li ve 80’li yıllarda, birçok süper kahramanın yerli versiyonu çekildi. Bir yeniden yapım olmamasına rağmen sinema tarihinin -resmi olmayan- ilk uzun metrajlı Star Trek filmi 1973 tarihli Turist Ömer Uzay Yolunda‘dır; yapım, elbette ki bir parodiydi. Merhum usta oyuncumuz Sadri Alışık‘ın hayat verdiği unutulmaz Turist Ömer karakteri, bu kez kendisini Atılgan uzay gemisinde bulur. Yapım, Star Trek Televizyon dizisine ve elementlerine oldukça sadıktı; Star Trek dizisindeki çoğu ana karakteri, alet edevatı karşımıza çıkarmış ve imkânlar ölçüsünde benzer dekorları perdeye yansıtmaya çalışmıştı. Lazer silahlarından çıkan ışınlarlar için bu yapımda özel bir teknik icat edilmişti; ham film üzerinde silahın ateşleme açısı doğrultusunda elle çizik atma tekniği. 1983 yılında gerçekleştirilen Zafer Pala imzalı Badi (1984), E.T.’nin (1982) farklı bir uyarlamasıydı. Aynı yıllarda çeşitli Superman, Örümcek Adam ve Kızıl Maske filmleri de fantastik sinemamızda hayat bulmuşlardı. Fakat Turist Ömer Uzay Yolunda, aralarında belki de en samimi olanıydı.

Yılda yalnızca birkaç iyi yapıma denk gelebilen biz sinemaseverler için, araya bir de kötü yeniden çevrimler girince seyir sevkimiz daha da burkuluyor. Gerçi son yıllarda Netflix ve Prime gibi dijital platformlar imdadımıza yetişmeye çalışıyorlar; ama onların da uzun metraj konusunda olgunlaşmaya ihtiyaçları var. Yeniden çevrimleri Amerikan seyircisi için ele alırsak, kendi ülke toprakları dışındaki dünya sinemasına yüz vermeyen izleyiciler için yapıldıkları çıkarımına varabiliriz. Özellikle doğu sinemasının içeriğindeki bazı folklorik ögeler batı izleyicisinde bir yabancılaşma yaratabiliyor. Örnek olarak; yerli filmlerimizde kendi kültürümüze has komik kimi an ve espriler yurt dışında aynı etkiyi yaratmayabiliyor. Batı sinemasındaki yeniden uyarlamalara baktığımızda konuların ve diyalogların kendi kültürlerine uygun hale getirilerek gösterime sokulduğunu görüyoruz. Evet, sektörün ilgisi şu an süper kahramanlar dünyasına kaymış durumda. Marvel, Dc ve Disney bir sonraki on yıllık dönem için ciddi yatırımlar yaptı. Bakalım bu furya da bittikten sonra bizleri nasıl bir sinemasal yönelim bekleyecek.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

1979 İstanbul doğumlu. Sinemaya olan ilgisi daha yedi yaşındayken dedesiyle sabahlara kadar film izlemekle başlar. Daha önce çeşitli mecralarda sinema üzerine makale ve eleştiriler kaleme aldı. Günümüzde, Bilimkurgu Kulübü'nde yazarlık serüvenine devam ediyor. Ona göre sinema, insanın kendini keşfetmesidir.