bilimkurgu kulubu

Sinema Üzerine

Tarih: 1 Temmuz 2020 | Yazar: Selin Arapkirli

0

Jaws, Alien ve Koronavirüs: Kapitalizme Meydan Okuyan Yaratıklar

Başımızın belası koronavirüs, Jaws filminin “katil” köpekbalığı ve Alien filminin korkunç yaratığı. İlk bakışta bu meşhur üçlünün herhangi bir ortak noktaları yokmuş gibi görünebilir. Oysa biraz dikkatli bakıldığında onların “insanları öldürmek” dışında bir misyonlarının daha olduğu fark edilir. “Bir anda” ortaya çıkarak gündelik hayatımızı, normal olup olmadığını sorgulamaksızın sürdürmeye devam ettiğimiz normalimizi sekteye uğratan, dahası bizi zengin, fakir, genç, yaşlı demeden öldüren ve hâliyle nefretimizi kazanan bu canavarlar, bizi öldürürken bir yandan da kapitalizmin tül perdesini aralayıp onun hakiki yüzünü göstermeye çalışırlar. Peki, kapitalizmin süslü maskelerinin ardındaki hakiki yüzü neye benzer? Hepimiz bu yüzü az çok tanıyoruz. Elbette tanırız. İnsanlık olarak onu biz yarattık; onunla yaşıyoruz. Fakat onunla yaşarken onun gerçek yüzünü görmezden gelme eğilimi gösteriyoruz; çocuğumuzun günahlarını örtbas etmeye çalışır gibiyiz. Gelin bir kez daha çok iyi bildiğimiz o yüze bakalım.

Kapitalizm, her şeyden önce sermayeyi önemseyen, temel motivasyonu kâr elde etmek, biriktirmek ve sınırsızca büyümek olan ekonomik ve siyasi bir modeldir. Kapitalizm bu temel motivasyonla ormanları yok eder, okyanuslara radyoaktif atıklarını boşaltır, dereleri kurutur, havayı kirletir ve nihayetinde ekosistemi mahveder. Bu icraatlar sonucu doğal olarak birtakım hastalıklar üretir. Sonra kendi araçlarıyla bu hastalıkları tedavi edeceğini söyler ancak herkesin hakkı olan sağlık hizmetlerinden herkesin eşit oranda faydalanmasına izin vermez. Sonuçta zengini daha zengin ve daha tüketgen, yoksulu daha yoksul ve daha hastalıklı hâle getirir. Kapitalizm, insanlık olarak ellerimizle inşa ettiğimiz ve bir gün yıkılabileceğine dair inancımızı tümden yitirdiğimiz devasa bir yapıdır. Esasında devamlılığını da kendisinin yarattığı bu “yenilmez” inancına borçludur. Fakat bazen bir şey olur ve o devasa yapının aslında ne kadar da kırılgan olduğu ortaya çıkar.

Günün birinde, ekolojistler yıllardır bas bas bağırdıkları hâlde biz kapitalistler için yine de “hiç beklenmedik” olan bir virüs çıkar ve hem kapitalizmin sakladığı gerçekleri hem de o büyük yapının ne kadar çürük bir temel üzerine inşa edildiğini bir güzel açığa çıkarır. Ne olur? Küresel dünyamızda, ucuz iş gücü yüzünden üçüncü dünya ülkelerinden birinde üretilen ve bu yüzden o kadar ucuz olan, bizim de bu yüzden hiç ihtiyaç duymadığımız hâlde üçer beşer aldığımız o elbiseler artık ayağımıza gelmez. Sonra, biz evimizden dışarı çıkamadığımız ve çarkların arasındaki yerimizi alamadığımız için o güne dek mükemmel şekilde işleyen sistem bir anda sekteye uğrar ve sonra, kapitalizmin kulağımıza sürekli “buna ihtiyacın var!” diye bağırdığı şeylere o kadar da ihtiyacımız olmadığını, onlar olmadan da yaşayabileceğimizi görürüz. Yani, umarım görmüşüzdür.

Peki, bütün bu olanların gerçek sorumlusu koronavirüs mü? Hayır. Çinliler mi? Elbette hayır. Bütün bunların sorumlusu, her şey doğal seyrinde aksa yanımıza yanaşmayacak olan koronavirüsü yanı başımıza getirip başımıza bela eden kapitalizmden başkası değil. Koronavirüs aslında bizim görmememiz gereken, bizim yaşam alanımızda yeri olmayan bir yaratık; kapitalizm ise Dr. Frankenstein. O hikâyenin sonunda ne olduğunu hepimiz biliyoruz.

Şimdi başka bir hikâyeyi hatırlayalım; Steven Soderbergh’in Contagion (2011) filminde salgının nasıl başladığının anlatıldığı final aksına bakalım. Dozerler ormana girip ağaçları kesmeye başlar. Doğal yaşam alanları yok edilen yarasalar, insanların yaşam alanlarına yaklaşarak endüstriyel bir domuz çiftliğine ulaşır ve yiyecekleriyle dışkılarını bu çiftliğe bırakırlar. Bunları yiyen domuzlar da insanlar onları yesinler diye kesilir ve şehirlere gönderilirler. Sonrası malum. Koronavirüsün bizim doğal yaşam alanımıza girişi de aynı yoldan gerçekleşmiştir. Koronavirüs nereden çıktı sorusunun cevabı, kapitalizmin en önemli enstrümanlarından olan endüstriyel tarım ve hayvancılık faaliyetlerinde gizlidir.

Doğayı fethetmek, ona hükmetmek, onu dize getirmek ve bunun “ilerleme” olarak algılanmasını sağlamak, kapitalizmin “başarılarından” biridir. Fakat bu ilerlemenin sonucunda elimizde kalan şey, çoğumuzun hâlâ varlığını görmezden geldiği korkunç bir ekolojik kriz olmuştur. Günümüz insanı, kendi elleriyle yarattığı kapitalizm canavarıyla kendi yaşamını ve ekosistemin sağlığını sürekli olarak tehdit etmektedir. Şayet adaletli bir şekilde dağıtılsa hepimize yetecek olan kaynakların mevcut dağılımı, dünyanın birçok yerinde gıdaya ve temiz suya ulaşamayan insanlar yaratmakta, nüfusun ha bire artması da ekosistem için epey yıkıcı olan endüstriyel tarım ve hayvancılık faaliyetlerini doğurmaktadır. Üçüncü dünya ülkelerini, kendi ihtiyaçları doğrultusunda tek tip üretime mecbur eden zengin ülkeler, bu yolla biyolojik çeşitliliğe zarar vermekte, türlerin ortadan kaybolmasına sebep olmakta, dahası yaşam alanı talan edilen bazı yaban türlerin de insanlarla temas etmesini sağlamaktadır.

Kapitalizm, tıpkı Soderbergh’in kurgusunda olduğu gibi dozerlerini birincil ormanlardan geçirir ve yarattığı düzlüklere daha çok kar getiren monokültürler inşa eder. Bunun sonucunda, bozulmuş bir ekosistem ve yerlerinden edildiği için insanlarla kaynaşan virüsler ortaya çıkar. Hâlâ suçlunun egzotik yiyecek meraklısı Çinliler olduğunu düşünenler, Çin’deki kapitalistleşme sürecini incelemelidirler. Çin’de 1990’lı yıllarda hız kazanan kapitalistleşme süreciyle birlikte gıda üretimi giderek endüstrileşmiş ve hayvancılık sektörü büyük şirketlerin tekeline geçmiştir. Peki, geçimini hayvancılıktan sağlayan küçük adam ne yapacaktır? Endüstriyel tarım, ormanları yok ederek ilerledikçe bu küçük adam daha uzak ormanlara gidecek ve karnını doyurmak için hem kendisinin hem de tüm insanlığın yaşamını tehlikeye atmak zorunda kalacaktır. Karnı aç olan, dahası açlığa mahkûm edilmiş bir insan, her şeyi yapabilir.

Açıkça görüldüğü üzere, hayatımızı tehdit eden esas canavar koronavirüs değil, tek derdi ekonomik ve endüstriyel anlamda sürekli büyümek olan, sosyal-ekonomik-çevresel adaletsizliğe dayalı olan bu sistemdir; kapitalizmdir. Koronavirüs hem bu sistemin ne kadar kırılgan olduğunu, hem sistemin krizlerinden en çok etkilenenlerin sistem tarafından kurban edilen alt sınıflar olduğunu, hem de “insan yiyen bir canavar” olan kendisinin kafesinin kilidini kapitalizmin açtığını göstermiştir. Koronavirüs normal koşullarda kendi hâlinde, kendi yaşam alanında varlığını sürdüren bir yaratıktır; doğası ona ne yapmasını emrediyorsa onu yapmaktadır. Tıpkı Jaws ve Alien’da olduğu gibi…

Gelelim sinema dünyasının en meşhur “canavarlarına.” Steven Spielberg’in 1975 yapımı filmi Jaws, 7 milyon dolarlık bütçeye 260 milyon dolar gelir getirerek tüm zamanların en çok gişe hasılatı yapmış filmlerinden biri olmuştur. Bu muazzam gişe başarısının ardından – bekleneceği üzere – üç devam filmi ve sayısız “çakma Jaws” filmi gelmiştir. Ridley Scott’ın 1979 yapımı Alien’ı ise tüm zamanların en iyi bilimkurgu-korku filmlerinden biri olarak adını sinema tarihine altın harflerle yazdırmış, o da Jaws gibi kendi bağrından üç devam filmi, iki spin-off, iki crossover filmi ve birçok video oyunu ortaya çıkarmıştır. Bu iki film, gerek sarsıcı görsellikleri, gerekse canavarı olabildiğince gözlerden uzak tutup yarattığı korkuyu zihinlere kazıyarak gerilim unsurunu dâhiyane bir şekilde kullanmalarıyla, tüm zamanların en ikonik filmleri olmuşlardır. Bütün bunların yanında Jaws ve Alien’ın başka bir ortak yönleri daha vardır: Her iki filmin metninden de modern kapitalizmin köklü bir eleştirisi açığa çıkmaktadır.

Spielberg’in Jaws’ı, Peter Benchley’nin aynı isimli çok satan romanından uyarlanmıştır. Burada önemli bir hususu en baştan belirtmek gerekiyor. Jaws’ı kapitalizme meydan okuyan bir yaratık olarak sunarken çelişkiye düştüğümüz sanılabilir. Zira gerek çok satan bu kitap, gerekse gişe rekorları kıran bu film, insanlarda oldukça yanlış bir köpekbalığı algısı yaratmış ve bu çarpık algı, soyu tükenmekte olan bazı köpekbalığı türleri için korkunç sonuçlara sebep olmuştur. Bu da en nihayetinde – kapitalizmin çıktılarından biri olan – ekolojik krizin sebeplerindendir. Lakin bu başka bir yazının konusudur ve bu yazı da Jaws’ın bütünüyle bir kapitalizm eleştirisi olduğunu iddia etmemektedir. Sonuç olarak söz konusu ettiğimiz film politik değil, popüler bir filmdir. Fakat onun popüler olması ya da – bilerek veya bilmeyerek – ekolojik bir soruna neden olması, içinde bir miktar kapitalizm eleştirisi barındırdığı gerçeğini değiştirmez. Biz bu eleştiriye odaklanmaya çalışacağız.

Jaws’ın hikâyesini bilmeyen yoktur. Yine de bir iki cümleyle hatırlayalım: Geçimini deniz turizminden sağlayan küçük bir sahil kasabasına insan yiyen, korkunç bir köpekbalığı musallat olur; bir Carcharodon carcharias ya da Büyük Beyaz Köpekbalığı. Köpekbalığı, sahilde dehşet saçmaya başladıktan sonra polis şefi Brody, denize girme yasağı ilan etmeye çalışır ancak birtakım insanlar buna karşı çıkarlar. Sonrasında da Brody ve iki yancısı, kalleş köpekbalığının peşine düşerler. Film genel olarak bu hikâye üzerine kuruludur. Ancak bildiğiniz gibi roman uyarlamalarında her zaman orijinal hikâyeden belli başlı sapmalar gerçekleşir. Jaws uyarlaması için de aynı şey söz konusu olmuştur. Senaryo romandan filme adapte edilirken orijinal hikâye birçok değişikliğe uğramıştır. Örneğin, belediye başkanı Larry Vaughan’ın mafyayla olan gizli ilişkileri filme hiç dâhil edilmemiştir.

Kitapta Şef Brody – tıpkı filmde olduğu gibi – ilk saldırı gerçekleştikten sonra halkın güvenliği adına derhal plajları kapatmak ister. Ancak belediye başkanı Vaughan, mafyadan gördüğü baskı sebebiyle Brody’e karşı direnir. Vaughan’ın mafya bağlantıları, bu sahildeki emlak piyasası üzerinde söz sahibidirler. Bu yüzden sahillerin açık tutulması konusunda başkanı tehdit ederler. Üstelik sahillerin kapanması durumunda mafyanın bu sahillerde yürüttüğü birtakım mafyatorik işler de kesintiye uğrayacaktır. Vaughan’ın Brody ile yaşadığı çatışmanın ardındaki bu gerçek motivasyon filmde es geçilmiş, Vaughan’ın sahili açık tutma konusundaki ısrarlı direnişinin ardına yerel işletmeleri koruma arzusu yerleştirilmiştir. Fakat bu da bizim için yeterli. Zira hepimiz için bu tavır artık fazlasıyla tanıdık. Koronavirüs salgınının tüm dünyaya yayılmaya başladığı Mart ayında, hükümetlerin bir türlü karantina kararı “alamamaları” ve bu tedirginliğin ardında yatan nedenler artık hepimizin malumu. Kısaca, belediye başkanı Vaughan’ı hepimiz çok iyi tanıyoruz.

Filmde belediye başkanı ve polis şefini ilk kez bir arada gördüğümüzde başkanın ağzından şu cümleler dökülür: “Ciddi bir şey olduğu konusunda fazla aceleci davranıyorsun Brody. Burası yaz kasabası; biz yazın para kazanırız.” Aynı sahnede, daha bir gün önce denizden cesedi çıkarılan kızın ölüm sebebi için “shark” diyen adli tıpçı, belediye başkanının baskısıyla ağız değiştirerek olayın bir tekne kazası olabileceğini söyler. Şaşkına dönmüş olan Brody, “Yahu sen daha dün shark demiyor muydun?” diye sorunca da, “Yahu ben shark demedim, şart dedim, plajların açık kalması şart!” diye kıvırır. İnsan hayatına değer veren, insanları tehdit eden bir durum karşısında derhal tedbir almaya kalkan biri ve ona, “Yahu çok ciddiye alıyorsun,” diyen, insan hayatına karşı her daim sermayenin tarafını tutan bir devletlü ile bir uşak; bunlar da çok tanıdık öyle değil mi?

Olayların cereyan ettiği Amity Adası, gelirinin neredeyse tamamı yaz sezonunda gelecek turistlere bağlı olan küçük bir yerdir. Üstelik 4 Temmuz yaklaşmaktadır ve bütün ada esnafı Bağımsızlık Günü’nü kutlamaya adaya gelecek olan turistler için hazırlanmaktadır. Bu sebeple belediye başkanı Vaughn, adanın hâlihazırda epey kırılgan olan ekonomisine zeval gelmesin diyerekten her ne olursa olsun plajların açık kalması gerektiğini savunmaktadır. Ona göre plajların kapatılması durumunda yaşanacak olan ekonomik zarar, bir köpekbalığının yaratacağı zarardan çok daha dehşetengizdir. İnsan yaşamı ve kâr elde etme arzusu arasında seçimini kâr elde etmekten yana kullanan Vaughn, kapitalist sistemin en sağlam koruyucularındandır.

Şimdi günümüze uzanıp soralım: Boris Johnson’ın “ölen ölsün, kalan sağlar bizimdir” diyerek, Covid-19’la mücadele etmek adına önlem almayı reddedip “sürü bağışıklığını” öne sürmesiyle, Büyük Beyaz adına önlem almayı reddedip plajları açık tutmakta direten belediye başkanı Vaughan arasındaki benzerliği görmemek mümkün müdür?

Amity Kasabası, bize kapitalizmin kırılgan tarafını da açıkça gösteren bir yerleşim yeridir. Daha önce belirttiğimiz gibi Amity’nin bütün ekonomisi tek bir sezona, yaz mevsimine ve turistlere bağımlıdır. Bu sezonun en çok kazananları olan özel işletmeler çöktüğünde, bütün bir kasaba da çökecektir. Bu işletmelerde çalışan insanlar işsiz kalacak, kiralarını ya da kredi borçlarını ödeyemeyecek, dolayısıyla Amity’yi terk etmek durumunda kalacaktır. Böyle bir zorunlu göç ise kasabaya daha büyük zarar verecektir. Zira işletmeler battığında turizm endüstrisi de zarara uğrayacak ve zamanla Amity de bir hayalet kasabaya dönecektir.

Şimdi gelelim kapitalizmin yarattığı insan türlerinden biri olan fırsatçıların Jaws’taki karşılığına. Bildiğiniz üzere kapitalist sistemler krize düştüklerinde, krizi fırsata çeviren bazı aşağılık kimselerle karşılaşırız. Amity’de de bunlardan bir tane vardır. Badass kaptanımız Quint de en az Vaughan kadar açgözlü biridir. Küçük bir çocuk, birçok insanın gözleri önünde köpekbalığı tarafından yendikten sonra nihayet bir belediye meclisi toplantısı düzenlenir. Quint bu toplantıda, kellesine 3.000 dolar konan köpekbalığını 10.000 dolara öldüreceğini söyler. Kendisi böyle bir iş için kasabadaki en iyi adamdır ve kendisi dâhil herkes bunun böyle olduğunu bilmektedir.

Ufacık bir çocuğun ölümü söz konusuyken ve bir sürü insanın hayatları tehlikedeyken Quint, bu becerisini kullanmayı ve krizi fırsata çevirmeyi ihmal etmez. Üstelik bu işi yalnız başına yapmayı ister; kazancından kimseye bir kuruş koklatmayacaktır. Fakat sonunda, filmimiz özelinde açgözlülüğün ve hırsın bir sembolü olarak da okunabilecek olan köpekbalığı, Quint’in sonunu getirir.

Belediye başkanı Vaughan, gerekli önlemleri almadığı için birçok kişinin ölümüne sebep olmuşsa da kasaba sakinlerinin asıl düşmanı, para kazanmanın hayatta önemli olan tek şey olduğuna inanan Vaughan ve Quint gibi karakterlerde ete kemiğe bürünen kapitalizmdir. Bununla birlikte, daha baştan belirttiğimiz üzere, elbette Jaws filmi tamamen modern kapitalist sistem eleştirisi üzerine kurulu bir film değildir; böyle bir şey iddia etmek aşırı bir yorum olurdu. Fakat bu da filmin temalarından biridir. İronik olansa içerdiği kapitalizm eleştirisine rağmen, bir gişe canavarı (blockbuster) olan Jaws’ın bugün yalnızca ticari kaygıyla yapılan filmlerin de önünü açmış olmasıdır.

Şayet Jaws, tümüyle kapitalizm eleştirisi üzerine kurulu politik bir film olsaydı, kahramanımız Brody filmin sonunda köpekbalığını değil belediye başkanını öldürür ve bir İnce Memed edasıyla kasabalıya asıl düşmanlarının kim olduğunu gösterdikten sonra dağa falan çıkardı. Ama öyle olmadı. Öyle olmuyor. Bunun için Brody’yi suçlayamayız. Zira bizler de asıl düşmanımız olan kapitalizmi yok etmek için çareler arayacağımıza harıl harıl virüs aşısı bulmaya uğraşıyor ve birbirimize “ne zaman bitecek?” diye soruyoruz. Bitmeyecek. Bu sisteme dört elle sarıldığımız sürece Amity Kasabası’nı başka bir köpekbalığı, bizim yaşamımızı da başka bir virüs tehdit edecek.

Gelelim biz bilimkurgu severlerin kıymetlisi olan Alien’a… Jaws’tan önemli ölçüde etkilenmiş olan, hatta bazı eleştirmenlerce “Uzaydaki Jaws” olarak nitelendirilen Alien’da da metne gömülü bir kapitalizm eleştirisi bulmak mümkündür. Bilindiği üzere Alien – izlememiş olanlar gözümüzde ocak dışıdır – ticari uzay gemisi Nostromo mürettebatının, Alien adı verilen dünya dışı, ölümcül ve saldırgan bir yaratıkla karşılaşmaları ve gemilerinde gizlenen bu yaratıkla mücadele etmelerini anlatır.

Yaratığın, zavallı mürettebatımızı paramparça edebilmesinin sorumlusu – SPOILEEER – aslında bir android olan ve gizli görevini her şeyden, mürettebatın hayatından bile önde tutan Ash’tir. Görevi ise bu dünya dışı örneği korumaktır. En başta Ripley’i çiğneyerek yaratığı gemiye alan ve yaratığın yaşamını tehdit ettiğini gördüğünde Ripley’i öldürmeye çalışan da Ash’ten başkası değildir. Bu arada Ash’i müthiş bir başarıyla canlandıran, yakın zamanda kaybettiğimiz Ian Holm’a huzur içinde uyu diyoruz.

Duygulardan azade olan Ash’e şirketi tarafından sıkı talimatlar verilmiştir: Şirketin ekonomik çıkarları söz konusuysa, mürettebatı harcamakta herhangi bir sıkıntı yoktur. Söz konusu şirket, insani ve ahlaki kaygılardan yoksun olma konusunda, bir android olan Ash’ten pek de farklı değildir ve kar elde etme amacıyla işçilerini ölümüne sömürmektedir. İşçi, şirketin gözünde bir birey değil, yalnızca bir araçtır. Bildiğiniz üzere, daha fazla kar elde etmek adına işçilerin refah seviyelerinin ya da direkt yaşam haklarının göz ardı edilebilir olması durumu, kapitalizmin sürdürülebilir olmasının gereğidir.

Jaws, kapitalist sistem eleştirisini, bu sistemin ne kadar kırılgan olduğu, en ufak değişkenle sarsılabildiği yönünde gerçekleştirmişti. Bir köpekbalığı yüzünden plajlar sadece 24 saat kapatıldığında bile kasabanın ekonomisi büyük zarar görüyordu. Alien ise kapitalizm eleştirisi konusunda Jaws’tan biraz daha derine inmiş ve işçi sınıfının şirketler tarafından nasıl sömürüldüğü, gerektiğinde yaşamlarının nasıl hiçe sayıldığı gerçeğini tartışmaya açmıştır. Nostromo’nun bir fabrikayı andıran görsel estetiği de işçilerin, sistematik, bunaltıcı ve klostrofobik yaşamlarını temsil etmeyi amaçlar gibidir. Böyle bir geminin içinde ve gözlerden epeyce uzakta, ağır koşullar altında yaşayan mürettebat, kapitalist sistemde üst sınıfların görmezden geldiği ve sistemin devamlılığı için kurban ettikleri işçi sınıfının yansımasıdır. Çoğumuzun bu insanların yaşadıkları koşullardan bihaber olmamızın sebebi, kapitalizmin mükemmel bir illüzyonist olmasıdır.

Kapitalizm bir illüzyonisttir. Çünkü sahip olduğu sayısız aracı kullanarak çalışma prensiplerini bizlerden mükemmel biçimde gizler. Bizler de reklamlar, klipler, filmler ya da sosyal medya fenomenleri aracılığıyla bize dayatılan sahte ihtiyaçlarımızla uğraşırken kapitalizmin hakiki yüzünü görmüyormuşuz gibi yaparız; sonra gerçekten de görmemeye başlarız. Örneğin; bir Instagram fenomeni önerdi diye, hiç ihtiyacımız olmadığı halde – hazır indirime de girmiş olduğundan – koşa koşa satın aldığımız o elbiseyi, kimlerin, hangi koşullarda çalışarak ürettiklerini, neden bu kadar ucuz olduğunu, ona gerçekten ihtiyacımız olup olmadığını sorgulamayız. Sorgularsak üzülürüz. Üzülürsek vahşi birer tüketgen olma ve bu yolla “mutlu olma” şansımızı yitiririz. Bu yüzden kapitalizm, kafamızı başka yere çevirmemizi sağlamak zorundadır.

Nostromo’nun mürettebatı olan maden işçileri, bildiğimiz anlamda birer kahraman değildirler. Seksi vücutları ve alev silahlarıyla, yalnızca insanlığın geleceğini kurtarmak için insanüstü bir çabayla hiç düşünmeden canlarını tehlikeye atmazlar. Onlar sadece para kazanmak ve evlerine dönmek isteyen işçiler olarak oldukça gerçektirler. Bildiğimiz, alışkın olduğumuz işçilerden tek farkları uzayın derinliklerinde, kasvetli bir ticari uzay gemisinde çalışmak zorunda oluşlarıdır. Fakat çalışma koşullarıyla, yaşadıkları yabancılaşma duygusuyla, umutsuzluklarıyla, kolayca gözden çıkarılabilir oluşlarıyla onların kapitalizmin köleleştirdiği günümüz işçi sınıfından hiçbir farkları yoktur. Onları öldüren şey yaratıkmış gibi görünse de esasında içinden çıkamadıkları sistemdir. Alien’ın yaratığı, devamlı büyümek ve “ilerlemek” isteyen kapitalist sistemin keşfettiği yeni bir kaynaktan başka bir şey değildir. Şirket bu kaynak uğruna birkaç “kelleden” feragat etmekten çekinmemektedir.

Hem Jaws hem de Alien’da seyircinin önüne “kötü adam” olarak, içgüdüleriyle hareket eden birer yaratık atılır. Gerçek hayattaki en son – ama kesinlikle son olmayacak – “kötü adamımız” da bildiğiniz üzere koronavirüstür. Bu yaratıklar her ne kadar korkunç şeyler yapıyor olsalar da nihayetinde üçü de kendi doğaları tarafından yönlendirilen, bilinçli olarak kötülük yapmaya çalışmayan yaratıklardır. Onların insanlar için ölümcül tehditlere dönüşebilmeleri, uygun şartların oluşmasına bağlıdır. İşte bu şartları hazırlayan şey de kapitalizmdir. İnsanlığın el birliğiyle yarattığı – bizzat bu dünyanın, hepimizin yarattığı olan – kapitalizm, belli bir zümrenin refahı uğruna insanlığı, bilhassa da işçi sınıfını zor durumda yaşamaya mecbur bıraktıkça, beklenmeyen birer tehdit olan yaratıklar da hem insanlık için hem de kapitalizmin kendisi için ölümcül olmaya devam edeceklerdir…

Kaynak

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

1984 yılında doğdu. Biyoloji okurken birden yazar olmak istediğine karar verip son derece keskin bir dönüşle Güzel Sanatlar Fakültesi'ne girdi. Fakat oradan da senarist olarak çıktı. Hala ilk romanını yazamadı ve giderek yaşlanıyor. Fakat ne kadar yaşlanırsa yaşlansın doğduğu yılla, 1984'le hep gurur duyuyor.