Çarşamba , 28 Şubat 2024
christopher_nolan_movies

Christopher Nolan Sinemasına Eleştirel Bir Bakış

Christopher Nolan…

1970 Londra doğumlu yönetmenimiz, Londra Üniversitesi İngiliz Edebiyatı bölümü mezunu ve küçük yaşlarda hobi olarak başladığı kısa film yönetmenliğini eğitim hayatından sonra profesyonel anlamda işe çevirdi. 1998 yılında düşük bütçeli Following yapımıyla ilk gişe filminin fırsatını kendi elleriyle yarattı. 2000 yılında ise nispeten düşük bir bütçeyle çektiği Memento filmine imza attı ve hem ters hem de döngüsel kurguyu mükemmel bir sinema diliyle birleştirdi. Filmi büyük ses getirdi ve Oscar dâhil pek çok festivalde kendisine adaylıklar kazandırdı. Üç ayrı öykünün anlatıldığı, düz, döngüsel ve tersine kurgunun mükemmel şekilde kullanıldığı Memento, Nolan’ın o dönemde 2000’lerin Tarantino’su olarak adlandırmasını sağladı. Bu muhteşem film, Nolan’ın yapımcılar tarafından keşfedilmesine neden oldu ve ona büyük bütçeli gişe filmlerinin de kapısını araladı.

Önce, aslında bir Avrupa filminden uyarlama olan ve başrolünde üç Oscar ödüllü oyuncu Al Pacino, Robin Williams ve Hilary Swank’ın oynadığı Insomnia filmini yönetti. Güçlü görüntü yönetmenliği ile desteklenen son derece güzel bir polisiye filmiydi. Üstelik, filmlerinde zamanı lineer bir çizgide kabul etmeyen ve zamanı manipüle etmeyi yeğleyen yönetmenimizin sinemasına çok da uygun bir filmdi. Güneşin hiç batmadığı bir yerde, gecesi gündüzü birbirine girmiş ve bu yüzden uyku sorunları yaşayan bir polisin hikâyesi tam ona göreydi. Yine de sinematik dilini tam oturtamamış olan Nolan, öyküsünü istediği şekilde anlatamadı. Filmde bir şeyler eksikti. Yine de film iş yaptı ve ona asıl büyük projesi için gereken referansı sağladı.

Tim Burton’ın iki güzel uyarlaması sonrası Joel Schumacher uyarlamaları ile adeta alay konusu olan Batman filmlerinin façasını düzeltmesini sağlayan 2005 tarihli Batman Begins‘i yazdı ve yönetti. Gişede bekleneni veren film, beğenilmişti de. Ancak filmde sanki o dönemde adı konulamamış bir sıkıntı var gibiydi. Nolan’ın Batman ve şehri Gotham için kafasında bir konsept vardı ama bunu stüdyoya kabul ettiremedi. O yüzden de yapmak istediği ile yapmak zorunda kaldığının arasında sıkıştı. Çok sayıda flashback sahnesinin olduğu ve belli yerine kadar döngüsel kurguda ilerleyen bir filmdi. Aslında Nolan, bu filmi de Memento gibi çekmek istemişti. Bruce Wayne’in öyküsü geriye doğru, Batman’in öyküsü ileri doğru akacak ve bu ikisi döngüsel kurguda gidecekti. Ancak stüdyo buna tam olarak razı gelmedi ve flashback içinde flashback’in olduğu, ilk yarısında ciddi tempo sorunlarının bulunduğu ve hatta sıkıcı ilerleyen bir film çıktı ortaya. Oysa ki 1988 yılında Tim Burton, daha 30 yaşında olmasına rağmen stüdyoya postayı koymuş ve kendi yarı fantastik ve gotik sinema dilini Batman’e yedirmeyi başarmıştı. Bir anlamda stüdyoyu dize getirmişti. Bu nedenledir ki Batman’in özgün öyküsüne hiç de sadık olmayan bu film çok beğenilmiş ve onun yarattığı atmosfer çizgi romanı bile etkilemişti. Bugün bile yeni çıkan Batman çizgi romanları, animasyonları ve video oyunları, Tim Burton’ın Batman’inden izler taşır. Yine de Nolan’ın bu Batman filmine de haksızlık etmemek gerekir. Onun bu gerçekçi Batman’i de külliyata farklı bir kişilik kazandırmıştır.

Bundan bir yıl sonra Nolan, kendi özgün sinema dilini daha rahat kullandığı ve kimilerine göre en iyi filmi olan Prestige‘i çekti. Yine iç içe geçmiş öyküler, tersine ve döngüsel kurgular ve elbette bolca flashback vardı… Dört başı mamur bir Nolan filmiyle karşı karşıyaydık. İki sihirbazın Viktorya Dönemi İngiltere’sinde hem kendilerini hem de çevrelerini tehlikeye atan kapışmasını adeta bir sihirbazlık gösterisi inceliğinde anlatan filmin ilerleyişi de onu tam anlamıyla bir sanat eseri yapıyordu. 2008 yılında The Dark Knight geldi. Nolan’ın Batman üçlemesindeki ikinci filmdi. Çekimleri bittikten bir süre sonra, filmde Joker rolünü oynayan Heath Ledger geçirdiği bir beyin kanaması sonucu öldü. Film o dönemde, IMDb sitesinde daha vizyona girmeden 9.5 puanla en iyi filmler listesinde birinci sıraya oturdu. Filme yönelik beklentiler herkeste tavan yaptı. Sonra film vizyona girdi ve yine bir şeyler eksik gibiydi.

Eleştirmenler yere göğe sığdıramıyor, filmin puanları uçuyordu ama bu filmde de adı konulamamış bir şey vardı. 1994 tarihli, Michael Mann imzalı bir suç başyapıtı olan Heat filmine bayağı öykünülmüştü. Görselliği ve öykü anlatımı o filme çok yakın bir noktadaydı. Ancak ilk filminde kendi yarattığı Gotham’a sadık kalmamış ve bize adeta bir Los Angeles atmosferi vermişti. Özgün kurgusal anlatımından eser yoktu. Beyin yakan bulmacalar da söz konusu değildi, ama onun yerine alt metinleri ile ABD Vatanseverlik Yasası güzellemeleri yapan, ABD’nin toplumsal yapısına feribot sahnesi ile övgüler düzen bir sinema dilini önümüze sermişti. Film eleştirmenlerden övgüler aldı, gişede 1 milyar doları devirdi ve 6 dalda Oscar adayı oldu. Ancak filmin Oscar başta olmak üzere saygın festivallerdeki adaylıklarında bir tuhaflık vardı. Evet, film pek çok dalda aday oluyor, ödülleri alıyordu. Ancak Nolan’ın yönetmen ya da senaryo dallarında hiç adaylığı yoktu. Filme yönelik övgülerin ve verilen yüksek puanın kaynağı, Ledger’in ani ölümü dolayısıyla insanların filme duygusal yaklaşması olabilirdi. Ne var ki festivalin jürisi aynı görüşte değildi. Heath Ledger belki En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar‘ı almıştı ama filme verilen diğer ödüller çoğunlukla teknik dallardaydı.

Yıl 2010 ve Inception filmi vizyona girdi. Bu dönemde Batman filmlerinin üçüncü ve son filminin de tarihi 2012 olarak açıklandı. Anlaşılan Nolan, bir stüdyo filmi bir de kendi özgün filmini çekecekti. Filmde Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı Cobb karakteri, insanların rüyalarına girip casusluk yapıyordu. Ülkesi ABD’de hakkında arama kararı vardı ve daha öncesinde yaptığı sanayi casusluğunda bilgilerini çaldığı şirketin çalışanları da tüm dünyada peşindeydi. Film doğrudan The Matrix filmiyle kıyaslandı. Ancak Matrix gerek konusu, gerek sorguladığı hayata dair olgular, gerekse de efektleri ile sinema tarihinde bir devrimdi. Inception ise yalnızca hoş bir seyirlikti. Sinemaya yeni bir şey getirdiği söylenemezdi. Hele de devrim olduğu hiç söylenemezdi. Matrix, kendi yarattığı evrenin bile dışına çıkıp hayata ve gerçekliğe dair birçok şeyi referans alan sorular sormasına rağmen, Inception kendi evrenini bile anlatırken zaman zaman tökezliyordu. Ancak yine de yüksek hasılat yaptı ve sonrasında Nolan sinemasına ağır darbe vuracak bir şey oldu: Nolan’ın sürekli olarak birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Wally Pfitzer, Oscar kazandı.

2012 yılında The Dark Knight Rises ile Batman üçlemesinin son filmi geldi. Çoğu kişi ve sinema eleştirmenine göre üçlemenin en kötü filmiydi. Üstelik, Nolan’ın önceki Batman filminde karşılaştığımız siyasi alt metin anlatımları bu filmde de devam ediyordu. Bu seferki kötü adamımız Bane’in yaptığı sözde devrim ile grev, protesto, Occupy Wall Street eleştiriliyor ve filmin sonunda Bane’in de sermayenin adamı çıkması ile sıvama tamamlanıyordu. Klişelerle dolu, video filminden hallice bir aksiyon filmiydi. Ancak 2008’de Ledger’in ölümüne benzer bir olay bu filmde de yaşandı. Filmin ön gösterimi sırasında sinema salonunu basan teröristler makineli tüfeklerle izleyicileri taradı ve onlarca insanı öldürdü. Dolayısıyla bu Batman filmi de sansasyonel bir olayla vizyona girdi. Sonuç; IMDb’de 8,5 puan ve yine 1 milyar doları geçen hasılattı…

İşlem tamamlanmış, film siyasi görevini görmüştü.

Yıl 2014 ve Nolan yeniden bilimkurguya el attı. Bizi başka bir galaksiye götürdüğü Interstellar filmini çekti. Yine eleştirmenlerce yere göğe sığdırılamayan bir film vardı karşımızda. Batman üçlemesini bitiren Nolan’ın, kendi özgün sinemasına dönüş filmi de denebilirdi. Aynı zamanda, az önce bahsettiğimiz Wally Pfister darbesinin Nolan sinemasına indiği film de buydu. Artık görüntü yönetmenliği ile tatmin olmayan Pfister, kendi yönetmenlik kariyerine başlamaya ve Chris’in gölgesinden çıkmaya karar vermişti. Nolan uzun zamandır birlikte çalıştığı değerli bir ekip arkadaşını kaybetmişti. Bu filmin Nolan’a verdiği daha büyük zarar ise film bittikten sonra olacaktı. 2014 tarihli The Science of Interstellar kitabının taslağını filmleştirmek isteyen Kip Thorne, taslağı doğrudan Jonathan Nolan’a götürdü ve ondan senaryolaştırmasını istedi. Filmi çekmesi için düşünülen ilk isim Steven Spielberg’dü, ancak Spielberg o yıl Bridge of Spies filminin çekimini yaptığı için projeyi kabul etmedi ve filmi Christopher Nolan çekti. Öncesindeyse kardeşinin yazdığı senaryoda köklü değişiklikler yaptı.

İlk senaryo tamamen bilime dayanan, neredeyse bir belgesel gerçekçiliğine sahipti. Nolan ise senaryoya gerekliliği tartışılır bir baba – kız draması, yeterince temellendirilememiş bir dünyanın sonu geldi teması ve özellikle de filmi beğenen pek çok kişinin bile zayıf bulduğu bir final ekledi. Einstein – Rosen Köprüsünün çarpışması ile biten orijinal final, ikinci senaryoda heterotopya metaforuyla kızın kitaplığında sonlanıyordu. Üstelik Nolan, Shyamalan’ın kült filmi Signs’taki aileyi alıp kardeş yerine kayınpeder koyarak aynen bu filme taşımıştı. Tıpkı o filmde olduğu gibi, karısı ölmüş ve bir oğlan bir de kız çocuğuyla dul kalmış bir adam mısır ekiyordu, Signs’ta kız evlat uzaylı, bunda ise hayalet görüyor ve başta kimsenin inanmadığı bu olayda kızın haklı olduğu ortaya çıkıyordu. Yani öykünmenin dozajı bu filmde artık iyice artmıştı. Gişede 675 milyon dolar hasılat yapmasına rağmen filmin ABD hasılatı düşük kaldı ve Nolan’ın yaptığı uçuk miktardaki dağıtım anlaşmasından dolayı beklenen kâr payını elde edemedi. Çünkü Nolan, bu filminden de milyar dolarlık bir hasılat bekliyordu. Ancak Nolan’a asıl darbe başka yerden gelecekti…

Memento filminin öykü ve ortak senaryo yazarı; The Dark Knight, The Dark Knight Rises, Prestige ve Interstellar filmlerinin senaristi ve kardeşi Jonathan Nolan, ağabeyiyle sinemada yollarını ayırma kararı aldı. Christopher Nolan’ın Interstellar senaryosunda yaptığı değişiklikler bardağı taşıran son damla oldu ve bir daha ağabeyi ile birlikte çalışmamaya karar verdi. Nolan sinemasının adeta sac ayaklarından biri olan Pfister’dan sonra, kardeşi Jonathan Nolan da yollarını ayırmıştı.

2017 tarihli Dunkirk, ekibinin dağılmaya başlaması sonrası ilk Nolan filmiydi. Ne hikmetse her filmi daha vizyona verilmeden IMDb’nin en iyi filmler listesine giren Nolan’ın Dunkirk’ü bu kez listeye giremedi. Sinema eleştirmenleri filmi yerden yere vurdu. Üstelik film senaryolarının önemli bir kısmını yazan kardeşinin yokluğunda yazdığı ilk senaryoda çuvallamıştı. Kabul, Batman Begins ve Inception senaryolarını da Christopher Nolan tek başına yazdı, ama senaryo danışmanı olarak kardeşi o dönemde yanındaydı. Bu kez tamamen kendi başına bir senaryo yazmıştı ve en fazla kısa film senaryosu olabilecek kadar derinlikli bir metin kaleme alabilmişti. Yine de bir konuda şanslıydı ve sinema açısından nispeten kısır bir yıl olan 2017’de filmini çekmenin ekmeğini Oscar adaylıklarında yedi ve filmi 8 dalda Oscar adayı oldu. Bizzat yönetmen ve yapımcı olarak en iyi film dalında da adaydı. Sonuç, ses dallarında iki ve bir de kurgu olmak üzere üç Oscar ödülüydü. Nolan yine eli boş döndü.

Christopher Nolan sinemasının son kalan sac ayağı Hans Zimmer’di. Takvimler 2020’yi gösterdiğinde, Nolan üçüncü sac ayağını da kaybetti ve Tenet filmini bu şekilde çekti. Jonathan Nolan’ın adeta edebi eser düzeyindeki senaryoları, Wally Pfister’in ayna gibi görselliği ve Hans Zimmer’in kulaklara ziyafet çektiren müzikleri olmadan vizyona giren bu filmin bir başka şanssızlığı daha vardı: Pandemi. İnsanlığın koronavirüs salgını yüzünden evlere kapandığı bu dönem, tüm dünya ticaretini olduğu gibi sinemayı da vurdu. Ancak Nolan yine de cesur bir tercih yapıp Ağustos 2020’de, tedbirlerin azalmaya başladığı bir dönemde filmini vizyona verdi. En büyük hayali bir James Bond filmi çekmek olan Nolan, kendi sinematik dilinde bir James Bond öyküsü anlattı bize. Yine zamanın lineer olmadığı, iç içe geçen kurgusuyla filmin çok karmaşık bir öyküsü vardı. Ancak Memento ve Prestige gibi örneklerde övgü olarak kullanılabilecek karmaşık sözcüğü, bu film için bir yergiye dönüştü. Çünkü olay örgüsü, amiyane tabirle Arap saçına dönmüş denecek derecede karmaşıktı. Bir süreden sonra Nolan bile toparlayamamıştı. Diyalogları çok yapmacık ve konusu zorlamaydı. IMDb puanı en düşük Nolan filmi bu oldu. Sinema yazarları yine filmini yerden yere vurdu. Pandemi dolayısıyla bile olsa, ilk kez bir Nolan filmi zarar etti. Ancak Nolan’ın filmi vizyona vermesindeki asıl amaç, tarihin en zayıf sinema yılında Oscar kazanmaktı. Ne var ki aday bile olamadı.

Şimdi şunları bir düşünelim: Oscar başta olmak üzere, Nolan neden dünyanın saygın film festivallerinin bir tanesinde dahi ödül kazanamadı? Interstellar filminde Matthew McConaughey’i, bir kez daha True Detective’deki Rust Cohle benzeri bir karakterde gördük. Leonardo DiCaprio belki de kariyerindeki en kötü performanslarından birini Inception filminde gösterdi. Oysa birlikte sıklıkla çalıştığı Martin Scorsese onu her filminde ayrı bir kişiliğe büründürüyordu. Yine tam 7 filmde birlikte çalıştığı Michael Caine gibi yetenekli bir oyuncuyu hep aynı tip karakteri canlandırırken izledik. Neden oyuncu yönetiminde başarılı değildi? Rüyalar âlemini anlattığı Inception filminde bizi rüyalar âlemine değil, bildiğimiz dünyaya götürdü. Vizyonu mu bu kadardı, yoksa sanat yönetmenliği konusunda mı başarısızdı?

Kariyerinin başında seyirciyi şaşırtan senaryoları artık neden şaşırtmıyor? Yoksa kendisi değil de kardeşi Jonathan mı yazıyordu? Filmlerinin yan hikâyeleri neden hep zayıf ya da havada kalıyor? Örneğin Interstellar filminde dünyanın artık yaşanmaz hâle geldiğinden dem vuruluyor, ama bir tane kum fırtınası sahnesi dışında dünyanın o hâlini anlatan tek bir sahne bile yok. Neden artık senaryolarında kendini tekrar etmeye başladı? Nolan filmlerinin finalleri neden hep havada kalıyor? İyi kötü bir yere bağlansa da, neden çoğu soru yanıtlanmamış oluyor?

Sözün kısası, Nolan sinemasında acaba keramet kendisinde değil de kardeşi başta olmak üzere ekibinde miydi?

Yazar: Halil Alpaslan Hamevioğlu

1980 Polatlı doğumluyum. 80'ler ve 90'lar kuşağında yetişmiş bir bireyim. O devrin her bireyi gibi ben de bilimkurguyu video kasetlerden tanıdım. Sonra özel kanallar geldi. Hayal dünyam iyice genişledi. Eh, gerçek yaşamda da dünyanın içinden geçtiği dönüşümü gördüm. Sovyetler'in bitişini, Berlin Duvarı'nın yıkılışını, popüler kültürün tüm dünyayı etkisi altına alışını... Bir gün okulum bitti ve hem gördüklerimi hem de yaşadıklarımı yeni nesillere aktarayım dedim. Öğretim görevlisi oldum. Gazi Üniversitesi’nde başlayan, Başkent Üniversitesi’nde devam eden öğreticiliğimde ülke sınırlarını aştım ve kendimi Amsterdam Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde buldum. Oldum olası yazmayı sevmişimdir. Aşık olduğum bilimkurguyu ve yazma hobimi de burada birleştireyim dedim. Şimdiden iyi okumalar.

İlginizi Çekebilir

marvel sinematik evreni

Marvel Sinematik Evreni Neden Düşüşe Geçti?

Bir zamanlar Marvel Sinematik Evreni (kısaca MSE), sinemanın çöküşünün ve televizyonun yükselişinin habercisi olarak gösteriliyordu. …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et