Salı , 27 Şubat 2024
Blade-Runner-2049

Blade Runner’dan Westworld’e: Bilimkurguda Fabrikasyon Kadınların Tarihi

Bilimkurgu yapımlarında insan eliyle üretilmiş olan “fabrikasyon” kadınlar, ekseriyetle erkek fantezilerine hizmet eden nesneler olarak kullanılırlar. Bu, bir tür klişeye dönmüştür artık. Lakin tüm film klişelerinde olduğu gibi bu klişe de tersine çevrilip eleştirilebilir ve hatta tamamen ortadan kaldırılabilir. Gelin şimdi bu fabrikasyon kadınların tarihine biraz yakından bakalım…

Kadın nedir? Doğurma kabiliyetinden dolayı yaratıcı güce sahip olan biri midir? Ya da geminin huzurunu kaçıran, düzen bozucu bir asker? Yoksa yalnızca bir nesne midir? Peki kadın dediğimiz varlığın sadece insan olma şansı var mıdır? Bilimkurgu filmleri ve dizilerinin büyük bir çoğunluğuna baktığımızda, bu kurgusal dünyalardaki kadınların genellikle derinlikten ve insaniyetten yoksun olarak çizildiklerini görürüz. Üstelik sayıları da erkeklere oranla her zaman daha azdır. Buna karşın erkek arzuları doğrultusunda yapay olarak üretilmiş fabrikasyon kadınlar, birer replika, klon ya da robot kadın olarak sıkça karşımıza çıkarlar. Orijinal Blade Runner filminin Rachael’i (Sean Young) ya da Westworld’ün kadınları gibi.

Metropolis

Fabrikasyon kadın dediğimiz kurgusal türün karşısında genelde erkek olan bir insan yer alır. Fabrikasyon kadın ise güzel fakat başka bir dünyadan gelmiş gibidir. Hem tehlikeli hem muhtaç durumda olan bir figürdür. Hem cinsel anlamda nesneleştirilmiş hem de çocuklaştırılmıştır. Sıklıkla erkekler tarafından ve de erkekler için yaratılmış bir nesne olarak varlık gösterir. Kendi özneliğini ve bağımsızlığını koruma çabası ise onu devrimci bir yola sokma potansiyeline sahiptir. Ezcümle, fabrikasyon kadınlar erkek fantezilerine hizmet etmek için vardır. Fakat daha en başta söylediğimiz gibi, bu bir klişedir ve istenirse tüm klişeler yerle bir edilebilir.

Fabrikasyon kadın klişesinin izini, ilk dönem sessiz filmlere kadar sürmek mümkündür. Örneğin Fritz Lang’ın yönettiği Metropolis’le başlayalım. Bilimkurguseverlerin çok iyi bildiği üzere, Metropolis’in “Makine Adamı”, bilimkurgunun sembolik resimlerinden biridir. Ona verilen ismin yanlış olduğu ise apaçık ortadadır. Zira makinenin tasarımı bir “adam” tasarımı değil, kadın tasarımıdır. Rotwang (Rudolf Klein-Rogge) “Makine Adamı” (aslında kadın) işçi sınıfı devrimcisi Maria’nın (Brigette Helm) suretinde yaratarak Metropolis’i içten yıkmayı hedefler. Sahte Maria, işçi sınıfını neredeyse yıkıma sürükler. Sonunda işçi sınıfı ayaklanır ve sahte Maria’yı kazığa bağlayarak yakar, ki düşündüğümüzde bu, epeyce cinsiyetlendirilmiş bir şiddet biçimidir. Freder (Gustav Fröhlich), işçi sınıfının vahyedilmiş birleştiricisi, Rotwang’ın planının gerçekleşmesini engeller ve kendi kaderini gerçekleştirir. Metropolis’in erkek bir Mesih’i övmesi, kadın Mesih’i ise “sahte” olarak sunması elbette zamanının ruhunu mükemmel biçimde yansıtmaktadır. Fakat bunu yaparken bir yandan da fabrikasyon kadının istikrarsız ve devrimci bir tehdit olarak resmedileceği uzun bir klişe geleneğinin startını vermektedir.

Blade Runner 1982

Ridley Scott’ın siberpunk ve neo-noir gerilim türündeki filmi Blade Runner ise bu klişeyi adeta kurala bağlayan bir yapımdır. Film, Replikant olarak bilinen biyomühendislik ürünü insansı canlıları avlayan Rick Deckard’ın (Harrison Ford) maceralarını anlatır. Replikantları üreten şirketin patronu Eldon Tyrell (Joe Turkel) Deckard’a asistanı Rachael’in Replikant olup olmadığını test etme görevini verir. Deckard ise Rachael’in insan olduğunu düşünen bir Replikant olduğuna kanaat getirir.

Tyrell de Rachael’in deneysel bir model olduğunu, kendisine sahte anılar yüklendiğini anlatır. Böylece bir kez daha ataerkil bir yaratıcının bir fabrikasyon kadın üretmiş olduğunu görürüz; Rachael’in asistanlıktan öte bir görevi vardır. Deckard daha sonrasında onu zorla kontrol altına alır ve öper. Rachael’in bu öpüşmeye rızası olmaması da tabii ki eleştirilere yol açar. Rachael ve Deckard’ın ilişkisi, nihayetinde Rachael’in hakiki “amacının” ortaya çıkmasını sağlayacaktır.

Dennis Villeneuve tarafından yönetilen Blade Runner 2049’da ise Replikantlar artık insan toplumuna entegre olmuştur. Fakat yine de ikinci sınıf vatandaş statüsündedirler. Burada Replikant K (Ryan Gosling) Deckard’ın rolünü üstlenmiştir. 2049’un fabrikasyon kadınlarıysa farklı rollere sahiptir: Geleneksel anlamda cinsel obje olmanın yanında askeri ve mesihvari nitelikte rolleri de vardır. Joi (Ana de Armas), 1950’lerden fırlamış bir ev kadını gibi modellenmiş olan bir hologramdır ve K’nin yapay kız arkadaşı gibi davranır; böylece ona sahip olduğu tek duygusal ilişkiyi sağlar. K’nin fiziksel “ihtiyaçlarını” karşılayabilmesi için de Mariette (Mackenzie David) adındaki Replikant hayat kadınını tutar. K’nin sevişebilmesi için iki fabrikasyon kadın, tek bir canlıymış gibi davranırlar. Şu fedakarlığa bakar mısınız?

Her ne kadar K de fabrikasyon bir varlık olsa da bu yapımda cinsel rolleri üstlenenler Joi ve Mariette’dir. Bu iki “kadın”, toplumdaki erkek Replikantlar ve insanlar tarafından aynı şekilde tüketilen mallar gibidirler. K’nin rıza unsuru şaibeli olan ilişkileri bize Deckard ve Rachael arasındaki ilişkiyi hatırlatır; zira fabrikasyon kadınların cinsel bağımsızlığı tam anlamıyla açıklanmayan bir konudur. Fakat yine de Blade Runner 2049’un tersine çevirdiği kimi klişeler mevcuttur. Örneğin bu filmde erkek başrol değil de Dr. Ana Stelline (Carla Juri), Rachael ve Deckard’ın çocuğu olarak dünyaya gelen Replikanttır. Rachael’in yeni bir ırkın anası rolünü üstlenmesinin de toplumun kadınların doğurma işlevine dair endişelerini, bu işlevi kontrol etme yahut ortadan kaldırma çabalarını yansıttığını söyleyebiliriz.

Luc Besson’un The Fifth Element’i ise klişelere daha bağlı kalan bir film olup cinsel obje niteliğindeki fabrikasyon kadını eleştirel olmayan bir çerçevede temsil eder. 2263 yılında Leeloo (Milla Jovovich) adındaki insansı varlık, erkek bilim insanları tarafından “Büyük Şer”i yenmek için üretilir. Leeloo yarı çıplak bir hâlde yaratıcılarının elinden kurtulur ve Korben Dallas’la (Bruce Willis) karşılaşır. Leeloo insanlıktan yana ümidini kaybetmeye çok yaklaştığında ise Dallas’ın onu öpmesi ve ona âşık olduğunu söylemesi sayesinde kaderini gerçekleştirir. Görüldüğü gibi bir kez daha erkeğin mucizevi dokunuşu (!) kadına neden yaşaması gerektiğini anımsatmıştır.

Leeloo, iletişim becerileri konusunda pek de iyi değildir ve etrafına bir çocuğun hayreti ve savunmasızlığıyla bakar; tıpkı bir Lolita gibi. Bu da pek tabii ki yine erkek fantezilerine hizmet eden (hatta biraz da hastalıklı) bir temsildir. Bununla beraber Leeloo’nun bir bakıma özneliği de mevcuttur diyebiliriz. Lakin kendisini yaratan bilim insanlarından kurtulup kendini Dallas’ın kollarında bulması, fabrikasyon kadınların erkek kontrolünden öyle pek de uzaklaşamadığını gösterir niteliktedir.

Biraz daha günümüze yaklaşırsak, insan benzeri yapay varlıklara dair meseleleri işleyen yapımlar arasında Westworld’ün (2016) baş köşede yer aldığını söyleyebiliriz. Bu yapımda fabrikasyon kadınlar, önceki yapımlarda söz konusu olmayan bir derinlikte ele alınırlar. Fakat bunun en birinci nedeni, yapımın derdini uzuuun uzun anlatma olanağına sahip olan bir dizi olmasıdır. Açılış sahnesinde Dolores Abernathy (Evan Rachel Wood) ve Teddy Flood (James Marsden) çifti, gizemli Siyahlı Adam (Ed Harris) karakteri tarafından birbirinden ayrılır. Bu noktadan itibaren de Westworld’ün sadist kurallarına şahitlik ederiz. Siyahlı Adam, Teddy’yi kolaylıkla “öldürür”, Dolores’i de otuz yıldır yaptığı gibi tecavüz etmek üzere alıkoyar. Bizler de cinsel şiddetin Westworld’de kanıksanmış bir durum olduğunu öğrenmiş oluruz. Bu dünyanın yapay varlıkları ve onların yaratıcıları ortaya çıktıkça, seyirci olarak biz de fabrikasyon kadınların bu evrende spesifik rolleri olduğunu anlamaya başlarız.

Westworld’ün kadınları, tüketilecek cinsel objeler olarak tasarlanmıştır. Kimi Maeve Millay (Thandiwe Newton) ve Clementine Pennyfeather (Angela Sarafyan) gibi hayat kadınıdır, kimileri de Dolores gibi “komşu kızı” tipinde resmedilmiştir. Gerçek birer kadın olmayan bu fabrikasyon kadınların tümünün acıları ve ıstırapları gerçektir; erkek yaratıcılar öyle olmasını amaçlamıştır. Fakat bu yapımda kadınların devrimci doğası da kendini belli eder. Zira yapım, Dolores ve Maeve’in kendilerini insanlardan özgürleştirme mücadelelerini anlatmaktadır. Bağımsızlık arzusu, onların kadın doğalarıyla iç içe geçmiştir. Belki de bu, yapımın yaratıcısı olan Lisa Joy’un ideallerini temsil etmektedir.

Fabrikasyon kadın modelini ele alan dizi ve filmler arasında Alex Garland’ın Ex Machina’sının kuşkusuz ayrı bir yeri vardır. Zira bu yapımda kadın düşmanlığı, bilimkurgu unsurlarının bir parçası değildir; anlatının tam temelinde yer alır. Ex Machina’da fabrikasyon kadınlar ataerkil yaratıcılarına karşı isyan ederek kendi bağımsızlıklarını savunurlar. Diğer yandan film, eril ezenlerin de sözde eril kurtarıcıların da eleştirisini yapar. Nathan Bateman’ın da (Oscar Isaac), Caleb Smith’in de (Domhnall Gleeson) fabrikasyon kadın Ava’ya (Alicia Vikander) karşı tutumları, Ava’dan ziyade kendi çıkarlarına hizmet eder. Caleb başlangıçta Bateman’e karşı dost gibi görünür. Fakat Bateman’in hizmetçisi ve zorunlu yatak arkadaşı Kyoko’nun (Sonoya Mizuno) da başka bir yapay varlık olduğunu öğrenmek onu dehşete düşürür. Kyoko’nun istismarına odaklanan film, fabrikasyon kadınların geçmişte cinsel anlamda objeleştirilmesini eleştirirken bir yandan da Batılı erkeklerin Doğu Asyalı kadınları fetişize etmelerine gönderme yapar.

Filmin esas dehası ise Caleb’in da en az Bateman kadar ikiyüzlü olduğunu peyderpey göstermesidir. Caleb, Ava’ya bağlandıktan sonra (kendi çıkarlarına yönelik olarak) onu özgürleştirmeye çalışır. Fakat Ava bunu çoktan öngörmüştür. Ava, Caleb’in kendisine yönelik (cinsellik boyutu epeyce yüksek olan) ilgisini doğru okuyup bu ilgiyi kendi çıkarlarına yönelik kullanır ve sonra da onu terk eder. Ex Machina’nın sonunda Ava’nın insan toplumuna karıştığını, Caleb ve Bateman’ı da çoktan geride bıraktığını görürüz. Ava bir devrimci ya da yeni bir ırkın anası değildir. Böyle “kutsal” görevleri yoktur. O, erkek kontrolünden kurtulmuş bir “kadındır” sadece. Kim bilir, belki de nihai kadın fantezisi budur: Varlığını tartışma konusu etmeyecek bir dünyada anonim olabilmek…

Kaynak

Yazar: Selin Arapkirli

1984 yılında doğdu. Biyoloji okurken birden yazar olmak istediğine karar verip son derece keskin bir dönüşle Güzel Sanatlar Fakültesi'ne girdi. Fakat oradan da senarist olarak çıktı. Hala ilk romanını yazamadı ve giderek yaşlanıyor. Fakat ne kadar yaşlanırsa yaşlansın doğduğu yılla, 1984'le hep gurur duyuyor.

İlginizi Çekebilir

Theodore Sturgeon

Olağanı Aşan Bir Yazar: Theodore Sturgeon

Bilimkurgu yazarı Theodore Sturgeon, birçok kişi tarafından Microcosmic God adlı eserin yazarı olarak bilinir. Bu …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et