bilimkurgu kulubu

Sinema Üzerine

Tarih: 29 Kasım 2018 | Yazar: Murat Yıldırım

0

Besinlerin Geleceğine Bilimkurgusal Bir Bakış

Yediklerimiz yaşamımızı sürdürebilmek için gerekli olduğu kadar, kültürün önemli bir göstergesi de. Bilimkurgu eserlerinde bizi büyüleyen pek çok şeyden biri de hayal edilen gelecekte kültürün nasıl şekillendiğini görmek. Moda, müzik, ulaşım ve mimari gibi ögelerin yanında yiyecekler de bilimkurgu eserlerindeki anlatıyı kavrayabilmemiz ve eserle bağ kurabilmemiz için gerekli sahneleri inşa etmede işlevsel bir rol oynar.

Pek çok bilimkurgu filminde ve kitabında yiyecekler bir tür bulamaç olarak tasvir edilir; tatsız, yavan ve yaşamı sürdürmek için yenmek zorunda olunan bir bulamaç… Yiyecek sadece bilimkurguda değil, askerlerin, işçilerin hatta öğrencilerin zorlu yaşam koşullarının tasvir edildiği fütüristik olmayan filmlerde ve kitaplarda da benzer ve yaygın şekilde sadece işlevsel yönüne indirgenerek sunulur. Hatta bu sadece filmlerde yer alan bir öge değil, gerçek hayatın bir parçası olarak da gözlemlenebilir. Bilimkurgudaki pek çok öge gibi besinler de nadiren bildiğimiz ve sevdiğimiz hâliyle yer alır. Genelde kasvetli geleceğin bir parçası olarak besinler sevimsiz, insani sıcaklığından ve bağından kopmuş olarak karşımıza çıkar.

Soylent Green (1973)

Star Trek’in tabağa ışınlanabilen çeşitli yiyeceklerinin karşısında, Star Wars‘in uzaylı bulamaçları ve böcekleri, mavi Bantha sütü ve kendi kendine çoğalan yeşil ekmeği vardır. Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya‘sı ve George Orwell’in 1984‘ü, yiyecekleri sevimsiz, gri, sevinç ve haz verici olmaktan uzak tasvir eder. Ancak bilimkurgudaki en meşhur yiyecek hiç kuşkusuz Soylent Greendir. Harry Harrison’ın Make Room! Make Room! (Yer Açın! Yer Açın!) romanından uyarlanan film, nüfusu aşırı kalabalık bir dünyayı betimler. İnsanların besin ihtiyacı ise, Soylent Corporation tarafından üretilen yüksek enerjili ve de şaibeli yeşil bir külçedir. Filmin sonunda Soylent Green’in, bir yiyecekle işlenebilecek en karanlık ve dehşet verici günahlardan biri olduğu ortaya çıkar: Yamyamlık.

Blade Runner 2049‘un çoğunluğu, neredeyse topyekun çevresel yıkıma uğramış ve daimi asit yağmurları altında tahrip olmuş kirli bir Los Angeles’ta geçer. Distopik bir geleceğin içinde yer alan insanlar ve replikalarla oluşturulan evrim teması filmin odağını oluşturur. Neon ışıklarının kesintisiz uğultusunun altındaki noodle satıcılarıyla, ekzotik barlarla, Orta doğu pazarlarını anımsatan kalabalık çarşılarla ve alkolle yaratılan enerjik atmosfer filmin yiyecekle ilişkisini resmeder. Gıda, tarım ve ekosistemlerle ilgili ikincil bir tema da filmin içine yerleştirilmiştir.

Blade Runner 2049

Filmin yönetmeni Denis Villeneuve, tahrip edilmiş bir dünyada gıdaların geçirdiği evrimi incelikle izleyiciye sunuyor. Açılış sahnelerinden birinde filmin kahramanı L.A.P.D. polis memuru KD 9-3.7, günümüzün endüstriyel ölçekli tarımıyla karşılaştırılabilecek sera benzeri yapıların üzerinde uçar. Bu sulu tarım cehenneminde küçük bir yapıyı aramaktadır. Seralardan birinde, günümüz çiftlik işçilerinin kimyasal püskürtürken giydiğine benzer, hava geçirmez şekilde yalıtılmış koruyucu elbise giyen iri bir siluet gelişini fark eder.

K yakına iner ve yapıya girer. O esnada, kamera gaz sobası üzerindeki eski bir siyah çömlekten yükselen buhara odaklanır. Günümüzde yemekleri nasıl pişirdiğimize dair bir gönderme yapılır. Yemek yapma eyleminin insanlarla olan bağlantısı çok önemli bir semboldür. Çünkü bu eylem bizi diğer memelilerden ayıran en önemli şeylerden biridir ve hızlı evrimimizin ve kognitif kapasitemizin sebebi olarak düşünülmüştür.

Koruyucu elbiseli figür, toksinlerden arındırıp elbisesini çıkarır. O da yapıya girerken, kamera kaynayan çömleğe tekrar odaklanır. K ve bu iri adam konuşur; gerginlik yüksektir. Adamın adı Sapper Morton‘dur. Yanlış hiçbir şey yapmadığını iddia ederken sakin bir şekilde basit bir çiftçiden başka biri olmadığını söyler. Halbuki “çiftçi” kelimesi çoğumuz için anlamla yüklüdür. Çiftçilere güveniriz; onların çevrenin, geleneklerin ve yiyeceğimizin koruyucuları olmasını bekleriz. Çoğumuz yiyeceklerimizin, adı ve yüzü olamayan şirketler tarafından değil de çiftçiler tarafından üretilmesini ister. Çiftliklere ve çiftçilere yüklediğimiz bu romantik anlam aslında değişen gerçekliğin nostaljik bir şekilde çarpıtılmasıdır. Dolayısıyla bu sahne, izleyici ile heybetli ve gizemli birey arasında duygusal bağ kurulabilmesi için akıllıca kullanılmıştır. Sonuçta, o bir çiftçidir ve sadece işini yapmaktadır.

K ona ne yetiştirdiğini sorar. Sapper küçük bir kutuyu masaya devirir. İçinden kıvranan kurtçuklar dökülür ve “Protein olarak” der. Bu da çiftlik hayvanlarının üretiminin zararlı ve pahalı etkilerini sebep göstererek alternatif protein kaynağı olarak günümüzde ortaya çıkan böcek üretim fikirlerine açık bir göndermedir. K “Tencerede ne var?” diye sorar. Sapper “Sarımsak. Benim için.” der. Sesi neredeyse hüzünlü ve merhamet doludur. K merakla “Sarımsak?” diye tekrarlar. “Onun kokusu mu bu?

Filmin daha başında Villeneuve, zehirli ve renksiz bir toprak üzerinde kurulmuş çiftliklerin yosun havuzlarında protein kaynağı olarak yetiştirilen böceklerle oluşturduğu bir manzara resmeder. Bu, kahramanın sarımsak kokusunu bilmediği veya bilemediği gerçeğiyle desteklenir. Yönetmen sadece otuz bir yıl sonra günümüz yiyeceklerinden kopuşun ipuçlarını verir. Sapper’ın sarımsağı bilmesini ve kendisi için yetiştirip pişirmesini, yani işlenmişten doğala dönüşü bir gelişme olarak ele alır. Ayrıca orijinal Blade Runner filminin yönetmeni Ridley Scott ile yapılan bir röportajda, bu yapı için John Steinbeck’in Gazap Üzümleri‘ndeki beyaz kır evinden esinlenildiğini ve Sapper’ın umutsuz koşullarda yaşamaya zorlanan göçmen aileyi temsil ettiğini öğreniyoruz.

Film, karanlık ve bize geleceğe dair umut olarak fazla bir şey sunmuyor. Gürültülü ve acımasız film müziği ruhumuzu eziyor. Bu karanlığa sadece üç kısa mola veriliyor ve ilginç bir şekilde bu molaların iki tanesi yiyecekler etrafında dönüyor. Birinde doğum günü pastasını çevreleyen, neşeli ve çocukların dokunaklı bir sahnesini görüyoruz. Başka bir sahnede K’ya “duygularını” paylaştığı hologram kadın arkadaşı Joi ile dairesinde tanık oluyoruz. Çift, eski moda bir evlilik senaryosunu yaşıyorlar. Joi neşeyle akşam yemeğini pişirirken K içecekleri hazırlıyor. Oysa gerçekte, K kendine renksiz bir besin tabağı hazırlamaktadır. Sonra Joi, akşam yemeğinin neredeyse hazır olduğunu söyleyerek mutfaktan sesleniyor ve K’ye iştah açıcı ve renkli et ve sebze tabağı sunuyor. Joi gibi, yemekte onun renksiz besin tabağı üzerine bindirilmiş bir hologram. Joi insani sevgiyi taklit etmektedir ve bu hologramla ikilinin “yaşamlarına” anlam ve normallik katmaktadır. Bilimkurgu seyircisi olarak, bu sahnedeki tanıdıklık hem bu sahneyi hem de ikisi arasındaki doğal olmayan bağı sindirmemize yardımcı oluyor.

Filmin içindeki bir umut mesajı da K’nın dış sınırlardan geçerek kuma ve toza bulanmış metruk Las Vegas’a gittiği zaman geliyor. K, orijinal Blade Runner olan Deckard‘ı aramaktadır. Aracından çıkarken, bir arı eline konar ve K onun ne olduğunu bilemeden bakakalır. Daha sonra kovanları keşfeder ve elini bir tanesine sokar. Arılar eline konmuştur. Yıkım ve terk ediliş ile çevrili olsa da, K tam anlamıyla sağlıklı bir insan uygarlığının anahtarını elinde tutmaktadır.

Kovanlar filmdeki nadir masumiyet sembollerinden biri ve yönetmen arıların ekosistem ve gıda zincirindeki rolünü vurgulayarak hem gezegenimizdeki yaşamın değerine hem de kırılganlığına dikkat çekiyor. Ayrıca burada kovanları, antik Bugonia ritüeline metaforik bir referans olarak da alabiliriz. Villeneuve, aynı zamanda bize dünya çapındaki arı kolonisi çöküşü fenomenini anımsatıyor. Arılar ve bal, birçok eski kültürde ruhu temsil ederdi. Arıların ayrıca bilgeliği, erdemi temsil etmelerinin yanında bazı kültürlerde onlara tanrısal bir önem de verilmişti. Virgil’in MO 29’da yazılmış Georgics adlı eserinde ve tarımsal temaları işleyen bir Latin şiirinde, arılar insan toplumuna örnek bir model olarak gösteriliyor.

Sahneyi, K’yi boş kumarhanenin oyun salonunda gördüğümüz diğer bir sahne izliyor. Dönen rulet tekeri uygarlık için oynadığımız kumarı simgeliyor. Deckard’ı çağırmak için, K piyanonun üzerinde bir tuşa basarak varlığını bildiriyor. Aniden bir köpek ortaya çıkarak gözlerini ona dikiyor. Gölgelerden gelen bir ses Robert Louis Stevenson’in Hazine Adası’ndan alıntı yapıyor: “Yanında bir parça peynir yoktur, değil mi?” Deckard göründüğü gibi gergin ama nedense alaycı bir şekilde peyniri özlediğini ve neredeyse her gece “peyniri hayal ettiğini” söylüyor. Blade Runner filminin sıkı sıkıya olmasa da temel aldığı orijinal romana, Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi’ye mizahi bir gönderme. Deckard, bir zamanlar kitleler için bir hazine adası (ya da çölde bir vaha) olmuş yıkık bir çöl kentinde sürgündür. Yıllarca gizlendikten sonra gerçek yiyeceğe hasret kalmıştır. K ve Deckard dövüştükten sonra, kavganın sonunda ikisi beraber viski içer. Blade Runner’da yoğun alkol tüketiminin yer aldığı sahnelerde köpeğin de bulunması ilginç bir motif. Her iki filmde de alkolün özellikle yüzleşme anlarında duygusal acıyı dindirmek için sıklıkla kullanılması da dikkat çekici bir diğer ayrıntı.

Film, dolaylı olarak gıda sistemimizin gittiği yönü işaret ediyor. Birleşmiş Milletler, 2050 yılı için dokuz milyar olarak öngörülen nüfusun beslenebilmesi adına gezegen olarak hep beraber hareket etmemiz gerektiğini tekrar tekrar vurguluyor. Blade Runner 2049, bunun gerçekleşmediği bir dünyayı resmediyor. Tam aksine, bizim kendi yiyeceğimizi yetiştirip hazırlamaktan kopuşumuza, tarımın sanayileşmesine ve çevreye verdiğimiz topyekun zarara işaret ediyor. Gıda, bu distopik bilimkurgu filminde sadece yardımcı bir tema olmasına rağmen, Hollywood’un gıdanın geleceğimizdeki önemli rolünü fark etmesini görmek olumlu bir gelişme.

Kaynak

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Fizikçi. Su an hayatını ultrahızlı lazer laboratuvarlarında foton toplayarak kazanıyor. Bilim ve Teknik dergisinde yazarlık ve yayın yönetmenliği yapmışlığı da vardır. Eline geçen, hoşuna giden herşeyi okur ama özellikle bilimkurgu, fantazi ve korku edebiyatına bayılır.