bilimkurgu kulubu

Sinema Üzerine

Tarih: 15 Ekim 2019 | Yazar: Mikail Boz

0

Amerikan Post-Apokaliptik Bilimkurgu Sineması #5: 1990’lar

Post-apokaliptik filmler 1990’larda özellikle dönemin ilk yarısında olmak üzere, halen yoğunluğunu sürdürse de, 80’lere göre daha azdır.  Bununla birlikte blockbuster filmlerin üretimi daha fazladır. Felaketin nedenleri konusunda, virüs, ekolojik ve dışsal nedenlere doğru çeşitleme söz konusudur. Dönemin modası dövüş sanatları ve vücut geliştirme, bedenin ifşası hemen pek çok filmin arka fonunda yer almaktadır. Ayrıca hem sinemanın hem de edebiyatın çeşitli klasikleri bazen doğrudan uyarlama bazen de esinlenerek post-apokaliptik dünyaya aktarılmıştır.

Dönemin ilk yılları özellikle B filmlerinin çokça üretildiği yıllardır. Hardware (Richard Stanley, 1990) kıyamet sonrasında makine ve robotları esas tehlike olarak görmeye devam ederken, yıkımı dinsel bir bağlam içinde deterministik bir düzlemde ortaya koymaktadır. A Nymphoid Barbarian in Dinosaur Hell (Brett Piper, 1990) ilkelliğe dönüş metaforu kullanıp, yeni dünyayı dinozorların egemenliği altındaki bir yer olarak betimlemektedir. Dune Warriors (Cirio H. Santiago, 1990) Akira Kurosawa’nın Yedi Samuray (1954) filmindeki gibi bir grup savaşçının tehlike altındaki köylüleri/koloniyi canları pahasına korumasını ele alırken, The Final Sanction (David A. Prior, 1990), soğuk savaş sonrası dönemde, soğuk savaşın mutlak yıkım tehlikesine karşı daha barışçıl, daha hümanist bir siyaset önerir ve ölüm/ölüm yerine yaşam/yaşam politikasını vurgular.

Circuitry Man (Steven Lovy, 1990)

Aftershock (Frank Harris, 1990), yıkım sonrası dünyada ironik biçimde “barışın nasıl korunduğunu” öğrenmeye gelen sarışın bir uzaylı kadının iyiler ve kötülerle karşılaşmalarını konu alır. Ultra Warrior (Augusto Tamayo San Román, Kevin Tent, 1990) dönemde öne çıkan ABD’nin uygulamaya çalıştığı yıldız savaşları savunma sitemini çağrıştıran biçimde felaketi bu savunma sisteminin tetiklediği bir nükleer felakete dayandırmakta, mücadeleyi evrenler arası bir bağlama yerleştirmektedir. Omega Cop (Paul Kyriazi, 1990), güneş patlamalarına dayandırdığı kıyametin etkilerini, toplumsal yapılanmanın çöküşü, suç ve düzensizliğin yükselişi bunun etkisiyle de totaliter yapıların tüm dünyada egemen oluşuyla bağıntılandırmaktadır. Circuitry Man (Steven Lovy, 1990), yıkımın sebebi olarak, açık biçimde insanın doğayla kurduğu yıkıcı ilişkiyi göstermektedir. Neon City (Monte Markham, 1991), John Ford’un Stagecoach (Posta Arabası, 1939) filmini çağrıştıracak biçimde, birbirinden farklı, polis, eski polis, seri katil, bilimci, fahişe, zengin bir kadın ve suçlu bir kadın gibi tiplemeleri bir araya toplayıp, onların güvenli Neon Şehri’ne bir yönüyle yerlilere benzeyen mutantları ve ekolojik tehlikeleri aşarak ulaşmasını konu alır. Devam filmleri olarak The Terror Within 2’de (Andrew Stevens, 1991) “içerdeki terör” devam ederken, dini kurumlara karşı şüpheci yaklaşım sürmekte, Return to Frogtown (Donald G. Jackson, 1992) insanlığın tümünün kurbağa olması tehlikesini engellemeye çalışan kişilerin macerasını konu almaktadır.

Prototype (Philip J. Roth, 1992), yıkım sonrası dünyada, artan düzensizliğe karşı geliştirilen cyborglar vasıtasıyla, insan olmanın anlamını tartışmaktadır. TC 2000 (T. J. Scott, 1993), yıkımı ekolojik bir felakete dayandırır ve post-apokaliptik dönemi zenginlerin yeraltında refah içinde yaşadığı, fakirlerin ise yerüstünde açlıkla boğuşurken yer altından yiyecek çaldığı bir sınıfsal kutuplaşma dönemi olarak betimlemektedir. American Cyborg: Steel Warrior (Boaz Davidson, 1993), yıkım sonrasında kısırlaşan insan imgesine karşılık, hakim duruma geçen robot ve yapay zeka sorunsalını merkeze almaktadır. Amerika artık kurtulunması gereken bir yerdir. Sovyetlerin ABD’yi işgal ettiği alternatif bir tarih öneren ve Lost City’nin yeni Rock’n Roll kralını bulma için adayların mücadele ettiği parodik Six-String Samurai (Lance Mungia, 1998) kısmen, Fist of the North Star (Tony Randel, 1995) ve Dragon Fury (David Heavener, 1995) bütünüyle dövüş sanatlarının merkezi konumda olduğu bir dünya resmetmektedir. Haklılık ve hayatta kalma büyük ölçüde dövüşteki yeteneğe göre şekillenmektedir. Dönemde devasa robotlar da unutulmamıştır.

TERMINATOR_2_JUDGMENT_DAY

The Terminator: The Judgement Day (James Cameron, 1991)

Robo Warriors, (Ian Barry, 1996), yıkımı uzaylı robot istilasına bağlamaktadır ve yıkım sonrası dünyayı Nazi benzeri bir otokratik yönetim olarak temsil etmektedir. Büyük bir bütçe ile çekilse de gişede başarısız olan Barb Wire (David Hogan, 1996), Michael Curtiz’in Casablanca (1941) filmini çağrıştırmakta, yıkım olgusunu Amerika’daki iktidarın yerini faşist bir yapılanmaya bırakması olarak görmektedir. Mindwarp’ta (Steve Barnett, 1992) öne çıkan, post-apokaliptik dönem insanının iç sıkıntısı, bunun giderilmesi için yönelinen sonsuz güç istenci, bütün arzuların doyurulduğu bir sanal dünya tasarımıdır. Gerçeklikten “kaçış” açık bir olgudur ancak bu ideolojik olarak “açık” durum bilişsel bir dönüşüm yaratmamaktadır. Bleak Future (Brain S. O’Malley, 1997) ise yıkımın parodisini yapmakta, kendisini Antik zamanın kehanetvari Kaynak’ını bulmaya adamış Slangman ve onun çevresindeki birkaç kişinin yolculuğunu konu almaktadır. Ancak sonunda bulunan saf ölümdür.

Blockbuster filmlerde merkezi tema, tarihin değişebileceği önerisidir. Bu tür bir tematik yoğunlaşmanın bir sebebi Sovyet Kampı’nın beklenmedik çöküşü, geleceği imgelemede radikal değişimdir. Bu yüzden bu filmler gelecekteki gerçekleşmiş yıkım olgusunu bir sonuç, onun değiştirilmesi için bugünü yeniden düzenlemeyi bir zorunluluk görmektedir. Böylece bu filmlerin ele aldığı zaman, geleceğin geçmişi olan zamandır. Frankenstein Unbound (Roger Corman, 1990) yıkım sonrası dünyadaki savaşı bitirecek büyük bir silahın icadı ve onun yarattığı zaman kırılmasıyla, Frankenstein hikayesini paralel olarak ele almaktadır. Nasıl Frankenstein’ın yaratımı insanın “tanrıcılık” oynadığı bir ihlal ise, savaşı bitirip homojenite yaratacak bir icat da bu biçimde bir ihlaldir ve karşılığı insanlığın tümden yok oluşu olacaktır. The Terminator: The Judgement Day (James Cameron, 1991), ilk filmden farklı olarak, sadece tarihin kendi rayında tutulması değil, tarihin alternatif seyrinin gerçekleşmesi için yapılan bir mücadeleyi konu edinir. Tarih olumsaldır. Filmin ütopik sonu aslında belli bir dengede duran şimdiki zamanın uzatılması olarak anlam kazanmaktadır. Artan otoriterlik korkusu, polis şiddetinin Terminatör tarafından cezalandırılması ile yankılanırken, akıl hastaneleri gibi baskı aygıtlarının eleştirisi söz konusudur. Güçlü kadın imgesi bir tehdit değildir; gelecekteki insanlığın kurtarıcısının yol göstericisidir.

Twelve Monkeys (Terry Gilliam, 1995)

Twelve Monkeys (Terry Gilliam, 1995) tarihsel gelişmeyi ve yıkım olgusunu, düzeltilmesi ve kaçınılması gereken, kökeninde hasta ruhlu bilimcilerin bulunduğu bir hastalık olarak görmektedir. Kahramanın sürekli geçmişe gidip yayılan virüsün kaynağını, buna kimlerin sebep olduğunu ortaya çıkarma çabası bir yönüyle travmatik bir anlam kazanmaktadır. Cole için aslolan geçmişteki travmatik anılardan kurtulma, sürekli geçmişteki olayı anlama, onun bilimciler için işlevsel bir bilgi nesnesine dönüştürmedir. Kahraman bu yolla geçmişin ve geleceğin şekillenişinin bir aracı haline gelmektedir. “Sigorta” geleceğin geçmişe müdahalesiyle mümkündür. Film tarihi düzeltmeci olarak ilerliyor görünse de tarihin düzeltilme çabasını gelecekteki görece daha sağlıklı toplumun ortaya çıkışındaki bir ara süreç olarak göstermektedir. Bu yüzden tarih değiştirilemiyorsa da, onunla “yüzleşildiği” için gelecek daha güvenli bir şekilde akmaya devam etmektedir. Star Trek: First Contact, (Jonathan Frakes, 1996) tıpkı 12 Maymun gibi tarihi düzeltilmesi gereken bir “sapma” olarak değerlendirir ve kahramanlarını alternatif tarihi düzeltmek için zaman yolculuğuna çıkartır. Felaketin geçekleşmesini engellemek, uzaylı ırklarla ilk temasın kurulmasını sağlamakla mümkündür.  Bu yüzden, genel olarak Star Trek modernizmi, aydınlanmacı geleneğine uyumlu biçimde, kahramanlar korumacı değil, insanlığı çok daha yeni ve iyi bir duruma taşıyacak olan bir tarihin gerçekleştirilmesi için mücadele etmektedirler.

Pek çok post-apokaliptik filme ilham veren Akira Kurosawa, Dreams (1990) adlı eserinde farklı türden hikayeleri ele alsa da,  ilkinde daha apokaliptik vizyon olmak üzere, “Kırmızı Fuji Dağı” ve “Ağlayan Şeytan” öykülerinde post-apokaliptik temaları işlemektedir. Öykülerde distopik bir gelecek tasavvur etmekle birlikte, filmin sonunda ütopik ve insan enerjisine güvenen bir vurguyu öne çıkarmaktadır. Rüyalarda öne çıkan nokta sorumluluk, kefaret ve acıdır. Bilim insanı sorumluluğunun farkına varıp kefareti yüklenir (intihar eder), yıkım sonrasında kadın, erkek ve çocuklar yıkımın sorumluluğunu taşımasalar da acısını çekerler. Ağlayan Şeytan’ta ise insanın yarattığı, cehennemsi dünya onun sonsuz acılarının yaşandığı bir mekân haline gelir. Mutasyon geçiren doğa ve insan, halen hiyerarşik olan kötülük, yamyamlık, şimdiki zamandan radikal biçimde farklı bir dünya tasavvuruyla yabancılaşma sağlar ve hem dini hem de seküler yönden, “genel olarak” insanın dikkatli ve sorumlu davranması gerektiğine dikkat çeker. Omega Doom (Albert Pyun, 1996), insanın yokluğu fikriyle çekilmiş, Akira Kurosawa’nın Yojimbo (1961) adlı eserinin farklı, post-apokaliptik uyarlamasıdır. İnsan ve robotlar arasındaki savaşı robotlar kazansa da, robotlar arasındaki savaş da henüz son bulmamıştır. İnsanın ardında bıraktıkları da en az insan kadar yıkıcı davranmaya devam etmektedir ki, bu yönüyle filmde insanın yokluğu, hem ardında bıraktıklarının görünüş itibariyle insanlara benzemesi, hem de onun bıraktığı yıkıcı kültürü devam ettirmesi bakımından, belli değildir.

The Postman (Kevin Costner, 1997)

Rachel Talalay’ın Tank Girl (1995) filmi post-apokaliptik filmlerde çok görülmeyen biçimde kendisiyle barışık, hiperaktif bir kadın kahraman imgesine sahiptir. Film yıkımı dünya dışı etkenlere bağlamaktadır ve 2022 yılında dünyaya çarpan bir göktaşının dünyadaki yaşamı ortadan kaldırması söz konusudur. Böylece artık yağmur yağmaz ve su üzerindeki denetim dünya üzerinde iktidar kurmak anlamına gelir. Film daha heterojen bir dünya tasavvuruna sahiptir, şirketlerin egemenlik tehlikesini gelecek için de halen en büyük tehdit olarak görmektedir. Waterworld (Kevin Reynolds, 1995), yıkım sonrası dünyayı Tufan imgesini canlı tutacak bir biçimde tasavvur etmektedir. Bir yönüyle cennetimsi bir adaya benzeyen toprağa da ancak bu konuda yeterli bilgiye sahip, iktidar hırsından arınmış insanların ulaşabildiği bir ütopya olarak sunar. Ancak ütopyayı homojenleştirici bir ideal olarak sunmak yerine, Denizci’nin kendi “toprağı” olan suya dönüşünde olduğu gibi, farklılık diyalektiğine uygun olarak heterojen bir dünya imgesiyle birleştirir. Eski dünyanın artıkları ve toprağın nostaljisi ile yaşayan yeni insanlar için var oluş bir yönüyle sınava benzemektedir. Yıkıcı güçlerinden arınıp, adil, duyarlı ve fedakâr olmakla bu ütopya kazanılabilmektedir.

İç savaş metaforuyla Amerikan mitini yeniden inşa etmek bir başka blockbuster filminin merkezi konusudur. The Postman (Kevin Costner, 1997), yıkım sonrası dünyanın koşullarını, Amerika’nın bağımsızlık savaşı yürütüp, kolonileri bir araya getirerek, ulusu yeniden inşa ettiği geçmişin bir tekrarı olarak sunmaktadır. Böylece dağınık ve birbirinden habersiz kalan küçük koloniler, onlara bu birleştirici ulusal kimliği sunan ideal Amerikan figürü olarak Postacı’yı bulduklarında hemen bir araya gelmeye başlarlar. Postacı bunun “tılsımına” sahiptir. Yenilenmeye çalışılan birlik, eski satıcı yeni General Bethlehem’in zalimane, feodal yasalara göre yürütmeye çalıştığı düzenine bir tehdittir. Böylece Amerikan ulusal kimliğinin inşası bu “asil olmayan” eski satıcıya karşı gerçekleştirilen bir karşı duruşla anlam kazanmaktadır. Tıpkı robot savaşlarında olduğu gibi kitleleri savaşa sürükleyip onları yok etme fikri korkutuculuğunu korumaktadır. Sorun liderlik sorunudur ve bu yüzden Postacı ve Bethlehem son kavgalarıyla lideri belirleyecek adımları atarlar. Böylece “Yaşa ve yaşat” sloganıyla özetlenecek, değer bazlı bir araya getirilmiş, yeniden yaratılan Amerikan kuruluş miti gerçekleştirilir. Film geleceği değeri bilinmeyen şimdinin yok oluşu ve onun yeniden yaratılışı olarak döngüsel bir tarihin parçası olarak sunmaktadır.

matrix

Matrix (The Wachowski Kardeşler, 1999)

Post-apokaliptik türün en başarılı örneklerinden birisi milenyal sonda ortaya çıkmıştır. The Matrix (The Wachowski Kardeşler, 1999), geleceği insan ve yarattığı yapay zeka arasında çatışmanın gerçekleştiği bir dünya olarak tasarımlar. Artık makineler insanlar için değil, insanlar makineler için vardır. Gerçekleşen son savaşta insanların makineleri güneş enerjisinden mahrum bırakması, makineleri yeni enerji kaynaklarına yöneltir ve insan bedeni bir enerji kaynağı olarak önem kazanır. Makineler sanal bir dünya yaratarak insanları besleyip onlardan ihtiyaç duydukları enerjiyi elde eder.

Film tutsaklık ve tersine dönmüş sömürü ilişkileri metaforu yoluyla, gerçekliğin kendisini de sorgulatacak bir bilişsellik oluşturup, yaşanılan duruma yönelik yabancılaştıcı etki yaratır. Gerçekliğe, hakikate ve özgürlüğe ulaşmayı insan var oluşunun bir amacı olarak ortaya koyar ve yeni düzeyde daha eşitlikçi, kısmen sömürüye dayanmayan bir makine-insan (türler arası) bir ilişki modelini olumlar. Film içinde mitsel, Hristiyan kurtuluşçuluğunun öğelerini barındırsa da özgürleşimci bir söylem kurar. Film özellikle internetin, robotik teknolojik gelişmelerin ivme kazandığı milenyal dönüm noktasında gerçek bir sorunu aksiyona dayalı bir anlatı modeliyle sunar. İki bin yılı sonrasındaki devam filmlerine dönük izlenme ilgisi, kendinden sonraki pek çok post-apokaliptik film için de kıstas oluşturmuştur.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Ömrünün yarısını ne yapacağını, kalan yarısını da ne yaptığını düşünerek geçirmek istemeyen bir yersiz yurtsuz... Bilimkurguyu da bu yüzden seviyor...