bilimkurgu kulubu

Sinema Üzerine

Tarih: 2 Ekim 2019 | Yazar: Mikail Boz

0

Amerikan Post-Apokaliptik Bilimkurgu Sineması #3: 1970’ler

1970’lerde post-apokaliptik bilimkurgu filmlerinde kendini gösteren özgül yönlerden birisi, giderek daha büyük ve gişe başarısı sağlayan blockbuster filmlerin daha fazla çekilmeye başlanmasıdır. Dönem boyunca Planet of the Apes’in iki tanesi, Beneath of te Planet of the Apes (Ted Post, 1970) ve Battle fort he Planet of the Apes (J. Lee Thompson, 1973), post-apokaliptik dönemi ele almak üzere dört devam filmi çekilmiştir. The Omega Man (Boris Sagal, 1971), Silent Running (Douglas Trumbull, 1972), Logan’s Run (Michael Anderson, 1976) ve Buck Rogers in the 25th Century (Daniel Haller, 1979) gişede iyi gelir sağlayan diğer filmlerdir.

Bunun yanında kendini gösteren bir diğer özellik, yıkım sonrası dünyada yeniden kurumsallaşan toplumsal ilişkilerdeki artan distopik vurgudur. Planet of the Apes, Silent Running, Logan’s Run, Z.P.G. (Michael Campus, 1972), Idaho Transfer (Peter Fonda, 1973), Zardoz (John Boorman, 1974), A Boy and His Dog (L. Q. Jones, 1975), The Ultimate Warrior (Robert Clouse, 1975), Deathsport (Allan Arkush, Nicholas Niciphor Roger Cormans, 1978), Ravagers (Richard Compton, 1979), Quintet (Robert Altman, 1979) gerçekleşen toplumsal gerilimleri çözmek ve rahatlatıcı olmaktan ziyade, ağırlıkla insanın doğasına yapılan bir kötülük atfıyla kendini gösteren baskıcı, otokratik toplumsal örgütlenmeleri serimlemektedir. Son özgül yön ise yarının dünyasının gençlere ait olduğu temasını içeren, merkezinde gençlerin bulunduğu filmlerin ortaya çıkışıdır.

a_boy_and_his_dog

Gas-s-s-s (Roger Corman, 1970), hippi, karşı kültüründen etkilenerek çekilen, yirmi beş yaşın üzerindeki herkesin gizemli bir gazla öldüğü post-apokaliptik dünyayı, her şeyin serbest olduğu parodik bir dünya olarak resmetmektedir. Glen and Randa (Jim McBridge, 1971), yıkım sonrası dünyada genç bir erkek ve kadının buldukları bir çizgi romanla eski dünyanın şehirlerinden birine ulaşma yolculuklarını, eskinin natüralist ve yeni bir gözle keşfi olarak sunmaktadır. Idaho Transfer yaklaşan yıkımın etkilerinden kurtulup zaman yolculuğunun yıkıcı etkilerinden zarar almadan kurtulan gençler vasıtasıyla sorunları yıkımın doğrudan etkilerini atlayarak çözmeye çalışmaktadır. Ancak genelde başarısızlığa uğrayan proje, sonunda geçmişten gelen insanların gelecektekiler tarafından yakıt olarak kullanıldığı, distopik bir sonla, karamsar bir havayla son bulur.

A Boy and His Dog, telepatik bir köpekle genç bir çocuk arasındaki ilişkiye yoğunlaşmakta ve bu dönemde çekilmiş en net muhafazakârlık eleştirisi sunan film olarak öne çıkmaktadır. Filmde gelecek, yeryüzünde kaosun hâkim olduğu, yer altında ise yıkımdan sağ kalan bir grup Amerikalı muhafazakârın milenyarist, otokratik, faşist bir yönetim altında sürdükleri yaşam olarak temsil edilmektedir. Üreme sorunuyla karşılaşan Amerikanlar kendilerine damızlık erkekler bulmaya çalışırken, aykırı görülen fikirler ve davranışlar hızla ortadan kaldırılır, “çiftliğe” gönderilerek öldürülür. Hoparlörden yapılan sürekli propaganda mesajları ve “yemek tarifleri”, herkesin yüzündeki “beyaz” makyajlı maskeler, komite üyelerinin soğukkanlı duruşları, filmin “bugüne” karşı tavrını daha belirginleştirmektedir. Böyle bir toplumda yaşamaktansa kaos içindeki yeryüzünde yaşamak ya da umudun hala olduğu, vaat edilmiş bir yer olan “Tepenin Üzeri”ni aramak daha yeğ görünmektedir. Film bireyler arasında var olan ve yalancılıkla anlam bulan kurumsallaşmaya başlamış faşist ilişkilere karşı “yamyamca” bir saldırıyı meşrulaştırır ve onları ti’ye alır.

logan's run

Logan’s Run yıkım sonrası dünyanın durumunu ütopya/distopya dikotomisi çerçevesinden ele almaktadır. Arzuların 30 yaşına kadar giderildiği, her şeyin serbest olduğu bir dünyadan daha uzun yaşam arzusu ile yaşanan ayrılış, bütün arzuların giderildiği mini cennetin sınırlarının kırılıp, eski, doğanın işgali altına girmeye başlamış dünyanın keşfedilmesi ile bir sona ulaşır. Film kapalılıktan açıklığa, muhtemelen de artık her arzunun giderilmeyeceği bir dünyaya geçişi özgürlük olarak ortaya koysa da, ütopik olanın kazanımları ile geçmişin “büyük” dünyası arasında bir denge kurmak arzusunda değildir. Beneath the Planet of the Apes (Ted Post, 1970) çatışma unsurunu bu sefer savaş çığırtkanı goriller ve onlara yol gösteren orangutanlar ile yüksek düzeyde dini itkilerle hareket eden, bombaya ve yıkıcı güce tapınan fundamentalist insansılar arasında nesnelleştirmiştir. Tıpkı diğer filmdeki gibi tarihi telafi çabalarına girişmez; dahası yıkım yeniden tekrarlanır ve bu, insanların mutasyon geçirmiş, çirkin kalıntıları kadar, maymunlar arasındaki aşırılıkçı, savaş yanlılarının yüzündendir. Sömürücü istilalar ya da öğrenci hareketleri gibi zamanının toplumsal çatışma görüngülerini işleyen film, şimdiki zamanın “olağan” gibi görünen gidişatını farklı bir zamanda yeniden düzenleyerek bugüne bakışı tartışmaya açar. Ancak bu sefer kötülüğü daha genetik gören bir düzeye doğru geriler.

Serinin bu filmden sonraki iki devam filmi, Escape from the Planet of the Apes (Don Taylor, 1971) ve Conquest of the Planet of the Apes (J. Lee Thompson, 1972) kıyamet öncesi dönem ile ilgilidir. Bu filmlerde maymunlar ve insanlar arasındaki çatışmaya temelde sınıfsal bir çatışma olmak üzere ırkçılık da eklenir. Battle for the Planet of the Apes, 2000 yılı öncesinde yapılmış serinin son filmidir. Film insanlar ve maymunlar arasında gerçekleşen son savaşın nükleer saldırılar ile bitmesinden sonraki dönemde, kentte, yer altında yaşayan mutasyon geçirmiş insanlar ile doğal alanda bir komün yaşamı süren maymunlar (ve onların arasındaki insanlar) arasındaki çatışmayı ortaya koyar. Maymunların zaferi sağlansa da, maymunlar arasındaki bir grubun, gorillerin, en az insanlar kadar acımasız ve kötü olabileceği açığa çıkar. Her iki kötü grup da yenildikten sonra insanlar ve maymunlar arasında birlikte yaşamın mümkün olduğu ortaya konur ve bazı kuşkular bulunsa da tarihin alternatif bir gelişim izleyebileceği kabul edilir.

Bir diğer I am Legend uyarlaması The Omega Man, yıkım sonrası dünyayı geçmişi tümüyle reddedip onun tüm kalıntılarına karşı mezar kazıcıları olarak şekillenen fundamentalist “Aile” ile başlangıçta kötümser, ancak Lisa ve çocuklarla karşılaştıktan sonra iyimserleşen Neville’in yapıcılığı arasındaki çatışma olarak serimler. Film yenilik arzusunu ve bunun gerçekleştirilmesini çocuklarla temsil edilen bir saflık gereksinimi ile göstermektedir. Z.P.G., yıkım sonrası dünyayı otokratik yönetimlerin, bireylerin arzularına (özellikle üreme) karşı birleşmiş olduğu dumanlı, verimsiz, radyoaktif bir dünya olarak tahayyül etmektedir. Dünyanın ve toplumun iyiliği için yeni çocuk yapmanın yasaklanması baskıcı bir unsur olarak bireylerin özgürlüğünü yok sayan bir uygulama olarak gösterilirken, film gerçekten de artan nüfusun dünya üzerindeki etkilerini tartışmaya açmaz ve geçmişi nostaljik bir perspektifle ortaya koyar.

Zardoz ütopya fikrine karşı mesafeli bir tavır takınır. Bir açıdan sonsuz sefahat içinde yaşayan burjuvazi olarak görünüm kazanan “Eternals” ve oldukça vahşi bir dünyada hayatta kalmaya çalışan üretici “Brutals” arasındaki ayrışmayı, Brutals’ları denetlemek için kullanılan “The Exterminators”ler arasında bulunan Zed ile çözüme kavuşturur. Sonsuz sefahatin durağan, ölümsüzlüğün bir lanet olduğu fikrinden hareketle, bu dünyaya “sahip olan” burjuvaziyi eleştirip “karşıtların birliği” fikrini savunsa da sonunda ütopya idealinden uzaklaşır. Umudu bir kurtarıcı figürüne aktarır. The Ultimate Warrior yıkım sonrası dünyayı, kaynaklar için mücadele eden, halen metropolde yaşayıp orayı daha güvenli bulan bölünmüş topluluklar arasındaki mücadele alanı olarak betimlemektedir. Topluluğa karşı şüpheci bir yaklaşım kuvvetlendirilirken, sadece ayrıcalıklı ve özel yetenekli olanların kurtulduğu ütopik bir son öne sürülmektedir. Geleceğin dünyası geçmişin kötülüklerinden arınmış değildir; yeni insan, yeni doğa daha “dayanıklı”dır.

Damnation Alley (Jack Smight, 1977), Sovyetler Birliği’nin saldırısıyla başlayan bir nükleer savaş sonrasında, böceklerin mutasyon geçirip tehditkâr olmaya başladıkları ekseni bozulmuş bir dünya tasavvur etmekte ve Amerikan mitini yeniden canlandırmaya çalışmaktadır. Deathsport, geleceğin yıkım sonrası dünyasını, ölüm sporlarının yapıldığı, “uygarlığın” küçük şehir devletlerine bölündüğü, mutasyon geçirenlerin çorak arazilerde hayatta kalmaya çalıştığı oldukça kaotik ve fantastik bir dünya olarak betimler. Ölümüne mücadele ilk başta oldukça yıkıcı ve tehlikeli bir arena olarak görünse de, aslında eski Roma dönemi gladyatörlerinin çarpıştığı kolezyum ile ikonik benzerliğe sahiptir ve hayatta kalan başarılı ve iyi olduğunu kanıtlamaktadır. Film ağırlıkla modern toplumsal yaşamın rekabetçi niteliğini endişelerini yansıtır.

Ravagers geleceğin yıkım sonrasını toplumunu bir kuralsızlık toplumu olarak betimler ve yıkıcı ve talancılar olarak Ravagers ile mağaralarda saklanan Flockers topluluklarını farklı biçimlerde eleştirir. Dahası yerleşik topluluk kurmanın, mutluluk adaları gemileri inşa etmenin baskıcı olan yönüne dikkat çekilirken, orada bir yerde, yeniden üretken olmaya başlayan dünyanın nimetlerinin bulunduğu, serbestçe araştırılması gereken bir yenilenme, yaratılış mekanları bulunmakta olduğunu vurgular ve bu ütopik arayışı destekler. Quintet geleceğin dünyasını bir oyun metaforu üzerinden betimler. Oyun tüm “heyecanıyla” sürmektedir. Yenilenler oyundan “çıkmakta”dır ve sonunda kalan, yaşayanlar, yıkım sonrasında hayatta kalanlar, “kazanmışlardır” ama aslında kazanılan hiçbir şey yoktur. Film bu hiçliğin melankolisine dairdir.

Silent Running, savaş sonrasında geçici bir süre için uzaya taşınan insanlığın, doğaya verdiği zararı vurgulayan, dahası insan ve doğa arasında bir seçim yapmak gerektiğinde de doğayı tercih eden bir yönelimi ifade etmektedir ve ekosisteme, doğanın korunmasına yönelik güçlü bir vurguyu öne çıkarmaktadır. Dönemde ilk kez post-apokalipsin yarattığı yalnızlığı ele alan The Noah (Daniel Bourla, 1975), nükleer savaş sonrası hayatta kalan tek kişi olan Noah’ın yalnızlığını dayanılır kılmak için geçmişin imgeleri ve hayali arkadaşlarını yeniden yaratışını resmeder. Yitip giden uygarlık yaşlı bir adamın zihninde çılgınca bir karmaşadan ibarettir. Buck Rogers in the 25th Century (Daniel Haller, 1979), bir uzay fenomenini incelemek için gönderilen Buck Rogers’ın, beş yüz yıllık bir dondurulmanın ardından nükleer bir felaketle yok olmuş ancak yeniden inşa edilmeye başlanmış dünyasında uyanışını ve yeni dönemin uluslararası ilişkilerine dahil oluşunu konu alır. Oldukça büyük bütçelerle çekilen ve dizi olarak devam eden film, düşman olarak Uzak Doğulu görünümlü figürleri ortaya koyarken, ticari ilişkilere oldukça şüpheci yaklaşır, “yeni” dünyanın ‘eski Amerika’dan öğreneceği çok şey olduğunu göstermeye çalışmaktadır.

Bu dönemde, tematik olarak post-apokalipse önceden bir bakış olan Chosen Survivors (Sutton Roley, 1974), nükleer bir felaketten dolayı bir araya toplanıp, yerin altındaki güvenli bir sığınağa kapatılan insanların önce kendi iç uyumsuzluklarıyla, sonrasında ise kan emici vampir yarasaların saldırısıyla başarısızlıklarını, The Big Brother tarzı yarışma programlarına benzeyen bir gözetim teması vurgusuyla ortaya koyar. İnsanın hem psikolojik hem de maddi süreçlerdeki yetkinsizliği sebebiyle aslında deney olarak yapılan post-apokaliptik dünyada yaşama yeteneğinin bulunmadığını iddia eder.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Ömrünün yarısını ne yapacağını, kalan yarısını da ne yaptığını düşünerek geçirmek istemeyen bir yersiz yurtsuz... Bilimkurguyu da bu yüzden seviyor...