bilimkurgu kulubu

Sinema Oyunculuk Gösterileri

Tarih: 9 Mayıs 2018 | Yazar: Buğra Şendündar

0

Oyunculuk Gösterileri

Bir sinema eserinin başarısını yalnızca yönetmene mâl etmek doğru bir yaklaşım olmaz. Eserlere “takım oyunu” mantığı ile yaklaşırsak, yönetmeninden, senaristine; ışıkçısından, dekorcusuna kadar her şey birbirine sıkıca bağlı durumdadır. Yönetmen, sanatsal yeteneğinin yanı sıra, çekim aşamasında saydığımız bu elementleri de en iyi şekilde yönetmek zorundadır. Sinema görsel bir sanat olduğu için, doğal olarak eserlerde oyuncular daha ön plandadır. İyi yönetmen, iyi oyuncu yönetimiyle vasat bir oyuncunun potansiyelini yükseğe taşıyabilir; fakat kimi oyuncular o kadar başarılıdır ki, yönetmen onları yönlendirme ihtiyacı bile duymaz. Sinema tarihinde iyi yönetim ve senaryoya sahip pek çok yapım, kötü oyunculukların kurbanı olabilmiştir. Eserlerde senaryoya uygun, doğru oyuncuların seçimleri hayati önem taşıyor. Örnek olarak; çağdaş sinemanın başyapıtlarından Leaving Las Vegas (1996) ve Seluth (1972), farklı türlerde olmakla birlikte, başarılarını oyuncularına borçlu oldukları yapımlardandı.

Sinemada iyi oyunculukların sadece “sanat filmi” olarak adlandırılan yapımlarda görülebileceği öngörüsü son derece yanlıştır. 1987’deki 59. Akademi Ödülleri’nde Sigourney Weaver’ın Aliens’daki (1986) ikonikleşen Ellen Ripley rolüyle “En İyi Kadın Oyuncu” dalında aday gösterilmesi, o dönem için sıra dışı bir durumdu. Başarılı oyuncunun bu ödüle aday gösterilmesi elbette tesadüfi bir başarı değildi. James Cameron, Aliens’ta yönetmenlik ve teknik anlamdaki başarısının yanında, özenli bir cast çalışmasına imza atmıştı. Bill Paxton, Michael Biehn, Lance Henriksen ve Paul Reiser gibi önemli oyuncuların yer aldığı kadroda Sigourney Weaver, Ripley rolüyle adeta devleşiyordu. Yaratıkların haricinde erkekler dünyasında da varlık savaşı veren Ripley, Lv-426 gezegeninde karşılaşacağı Newt ( Carrie Henn) karakteri sayesinde anaç tarafını da tekrar keşfedecektir. Erkek karakterlerin yok olup, sonlarda yer alan, kraliçe yaratık ile yapacağı mücadelenin nedeni, iki tarafın da “çocuklarına” karşı olan korumacı tavırlarındandır. Weaver, Ripley karakterine kattığı derinlik sayesinde, zaten iyi olan filmi daha da iyi seviyeye taşımıştı.

Oyunculuk Gösterileri

Bilimkurgu/Aksiyon türünün başarılı bir örneği olan Totall Recall (1990), Philip K. Dick’in We Can Remember It For You Wholesale hikâyesinin başarılı olmuş bir uyarlamasıydı. Yapım aynı zamanda, 80’ler ve 90’larda kaslı oyuncuların hâkim olduğu dönemin simge filmlerinden birisiydi; başrolde Arnold Schwarzenegger yer alıyordu. De Vierde Man (The Fourth Man / 1983) ile uluslararası arenada dikkatleri üzerine çeken Hollandalı yönetmen Paul VerhowenRobocop (1987), ToTall Recall ve Basic Instinct (1992) ile -deyim yerindeyse- Hollywood’ta altın çağını yaşamıştı. Kısıtlı oyunculuk yeteneğine rağmen, kendisini kimlik arayışı içinde bulan Douglas Quaid rolü, Schwarzenegger için biçilmiş kaftandı. Müşterilerini sanal dünyada istedikleri bir tatile yollayan Recall şirketine başvuran Quaid, programda yanlış giden bir durumdan ötürü, ilerleyen süreçte, yalan bir hayat yaşamış olduğunu fark eder. Kendisini, hükümet yetkililerinden kaçacağı bir kedi/fare oyununun içerisinde bulur.

Schwarzenegger’in o dönemlerde oldukça popüler olması ve gişe garantili bir isim olmasından dolayı, yapımda kendisine yer verilmesi aşikâr bir durum; yapımın aksiyon tarafının ağırlıkta olmasından dolayı, bu tarz bir oyuncunun seçilmesi gayet yerli yerinde. Verhoven, bu yapımında, Robocop’ta olduğu gibi, medya ve sistem eleştirisine soyunmuyor; derin arka planlara ve metaforlara sahip Robocop’ta, kişilik değişiminin gerçekçi olarak yansıtılması için Peter Weller gibi iyi bir karakter oyuncusu gerekiyordu. Robocop ve Totall Recall’ı oyuncu seçimi açısından karşılaştırırsak, iki oyuncunun da senaryonun gereği olarak seçilmiş olduğunu anlıyoruz. Bireyin varoluşunu bilimkurgu/aksiyon türünde anlatmak isteyen Verhoven, iyi oyuncu yönetimi sayesinde, Schwarzenegger gibi bir oyuncunun fazlaca sırıtmamasını başarıyor. Schwarzenegger, kısıtlı oyunculuk yeteneğine rağmen, ifadesiz görünen yüzünü Terminator serisinde avantaja çevirerek kariyerinin diğer başarılı işine imza atmıştı.

Günümüz değişen sinema anlayışında, çoktandır kaslı oyuncular yerlerini gerçek oyunculara bıraktılar. Matt Damon’nın yer aldığı, 2002’de start verilen Jason Bourne serisi, alışıldık aksiyon kahramanlarından farklı bir profil çiziyordu; karakterimiz kaslı denilemeyecek bir vücuda sahip fakat olayları kıvrak zekası sayesinde çözebilen birisiydi. Jason Born, aksiyon sineması adına bir kırılma noktasıydı; serinin başarısında en büyük etken, Matt Damon’nın sergilediği başarılı oyunculuktu. Liam Neeson’u ilerlemiş yaşında bir aksiyon yıldızı haline getiren Taken (2008) serisi, değişen aksiyon sineması anlayışının bir başka örneğiydi. Uzun yıllar nitelikli yapımlarda unutulmaz karakterlere hayat veren Neeson’u, bir aksiyon oyuncusu olarak da görmek benzersiz bir deneyimdi. Benzer olarak; ilerlemiş yaşlardaki usta oyunculardan Pierce Brosnan (The November Man / 2014) ve Kevin Costner da ( 3 Days To Kill / 2014) ile Neeson’nun aksiyondaki yolunu takip ettiler.

Oyunculuk Gösterileri

Robocop’ta (1987), kişilik değişiminin gerçekçi olarak yansıtılması için, Peter Weller gibi iyi bir karakter oyuncusu gerekiyordu.

Leaving Las Vegas, hali hazırda Mike Figgis’in en iyi eseri; Nicolas Cage’in de kariyerinin en iyi oyunculuğunu sergilediği filmdir. Maalesef bu yapımdan sonra Cage’i bu düzeyde iyi bir yapımda bir daha göremedik. Oscar’ın bir laneti olsa gerek… Çoğunlukla en iyi oyuncu Oscar’ını alan oyuncuları sıklıkla iyi yapımlarda ender görür olduk. Nicholas Cage’in kariyeri, bu yapım ile almış olduğu En İyi Oyuncu ödülünden sonra inişli çıkışlı bir hal almaya başladı. Ünlü oyuncunun son dönemlerde Ghost Rider (2017), Season Of The Witch (2011) ve Left Behind (2014) gibi kariyer bitirici işlerde görmek üzücü. Leaving Las Vegas’tan sonra başarılı drama oyuncusunu Hollywood, yeni bir aksiyon yıldızı yapmaya çalıştı. The Rock (1996), Con Air (1997) ve Face/Off (1997) gibi yapımlar Cage’in yer aldığı ilk dönem aksiyon yapımlarıydı; tür sineması açısından başarılı da işlerdi. Fakat aktörün hayran kitlesi, onu bir aksiyon yıldızı olarak görmeyi pek hazmedemedi. Son on yıllı aşkın dönemde aktörün elle tutulur işleri azınlıkta maalesef.

Eşi ile olan ayrılığı sonrasında travmaya girip, kendisini alkole adayan senaryo yazarı Ben Sanderson (Nicolas Cage), kendisine yeni bir hedef belirler: Alkol problemi yüzünden işini de kaybetmiş olan Ben, Las Vegas’a ölümüne içmek için yola koyulacaktır. Bir nevi intihar sayılabilecek bu tercihte, bölgeye varır varmaz ölümüne içmeye başlar. Bir başka düşmüş karakter olan Sera (Elisabeth Shue), hayatını fahişelik yaparak kazanır. Ben’in bölgeye gelmesi ile ikisinin de yolları kesişir ve sonu belli trajik bir aşk hikayesi başlar. Ben, Sera ile olan kısa birlikteliğinde alkolü asla azaltmayacağını baştan söyleyip, sıra dışı bir ilişki yaşayacaklarının sinyalini verir. Sera, kendisine nazik davranan bu gizemli kişinin büyüsüne kapılıp, kendisini daha da yokuşa sürer. Birbirini kovalayan günleri “serseri aşklar” misali sürdürürken Sera, bir yandan da mesleğini icra etmeye devam eder.

Mike Figgis, her yeni yapımında farklı deneysel anlatım biçimlerinin peşinde olan bir isim. Her daim yeni anlatım biçimlerinin peşinde olan yönetmenin, bu deneysel yönünü 2000 yılında gerçekleştirdiği Timecode ile gösterdi. Ekranı birden fazla kareye böldüğü bu eserinde, her karede gerçek zamanlı ve bir birleri ile bağlantılı öyküler anlatmaktaydı. Yönetmenin diğer zorlayıcı eserlerinin aksine Leaving las Vegas, izlenmesi rahat bir film. Figgis, yönetmenliğinin haricinde başarılı da bir müzisyen; Leaving Las Vegas’ın jazz tonlarına sahip müziklerini besteleyerek, dikkat çekici bir işe imza atmıştı. Ünlü sanatçı Sting, yapımda birkaç besteye sesiyle de hayat vermişti.

Oyunculuk Gösterileri

Leaving Las Vegas (1995)

Yapım, “düşmüş” diyebileceğimiz farklı dünyalara ait iki insanın trajik hikayesini anlatıyor. Figgis, meselesini anlatırken alkol ya da seçilen yaşam tarzının yanlışlığı ile ilgilenmeyip, daha çok yaşamsal tercihlerin üzerinde duruyor; karakterlerinin seçmiş olduğu yola saygı duymamızı istiyor. Sera, belli aralıklarla psikologa gidip yaşadığı sıkıntıları paylaşmaktadır. Çözümleme beklemektense, yalnızlıktan dolayı, profesyonel birisi ile konuşmak onu rahatlatmaktadır. Bu açıdan, Ben’in kurtuluşu alkolde araması, Sera’nın psikologa gitme amacıyla benzerlikler gösterir. Bu iki sıra dışı aşık, birliktelikleri boyunca geçek anlamda cinsel ilişki kurmaz; büyünün bozulmaması için kendi aralarında sözsüz almış oldukları bir karar gibidir.

Figgis’in sade bir yönetmenlik sergilediği eserde Nicolas Cage ve Elisabeth Shue oyunculuk anlamında -tabiri caizse- döktürüyorlar. Ben, hediye olarak aldığı küpeyi bir alışveriş merkezinde Sera’nın kulağına bir şeyler fısıldayarak taktığı sahnede, Shue’nun ağlamaklı gözlerle karşılık verdiği yüz ifadesi gerçekten görülmeye değer. Nicolas Cage ise karakterinin çaresiz ruh halini her sahnede iliklerimize kadar hissettirmeyi başarıyor. Figgis’in, kamerasını Las Vegas’ın ışıltılı dünyasına doğrulttuğu sahneler, karakterlerinin yalnızlıklarını ve kaybolmuşluklarını simgeler.

Mike Figgis, öyküsünü son derece düz ve yalın bir dille ele alıyor. Başarılı müzik çalışması öykünün tamamlayıcı unsurlarından. Tamamıyla oyunculuğa dayalı bu yapım, arşivlerimizde olması gereken filmlerden. Yapımın, Nicolas Cage’in kariyerini sonrasında farklı bir yöne saptırdığını da ayrıca not düşmek lazım. Gerçek bir oyunculuk başarısı olan bu film, ölmeden önce izlenmesi gerekenlerden.

1972 yapımı Sleuth (Kanlı Şaka), aradan geçen kırkı aşkın yıla rağmen izlemesi halen çok sevkli bir oyunculuk gösterisi. 2007 senesinde Kenneth Branagh yönetiminde, gene Michael Caine’nin oynadığı, önceki yapıma saygı duruşu niteliğinde, başarılı bir yeniden çevrimi de gerçekleştirildi. Laurence Olivier ve Michael Caine gibi, İngiliz sinemasının iki güçlü oyuncusunun bulunduğu, yalnızca iki karakterden oluşan bir film gösterisi. Sleuth, usta isim Joseph Leo Mankiewicz’in yönetmenliğini üstlendiği son filmidir.

Oyunculuk Gösterileri

Sleuth (1972)

Laurence Olivier, kariyerinde Shakespeare uyarlamalarındaki üstün oyunculuğu ve yönettiği başarılı filmleri ile sinema tarihine yer etmiş usta bir isimdir. 1933 Londra doğumlu Michael Caine ise 60’lı yıllardan günümüze kadar unutulmaz yapımlarda rol almış, halen de oyunculuğunu sürdüren büyük bir isimdir. Bu açıdan, iki büyük oyuncunun karşılıklı başrolde gözüktüğü Sleuth, izleyiciye eşsiz bir deneyim vaat ediyor. Andrew Wyke (Laurance Olivier), kariyeri boyunca başarılı olmuş romanlar ve tiyatro oyunları yazmış bir yazardır. Son derece varlıklı biri olan Wyke, büyük bir araziye yayılmış olan malikanesinde yaşar. Milo Tindle (Michael Caine) ise İtalyan asıllı bir İngilizdir. Sahibi olduğu kuaför dükkanı ile geçimini sağlayan Tindle, bir gün Wyke’dan davet alır. Davetin sebebi ise Tindle’ın Wyke’ın eşi ile bir süredir ilişki içinde olmasıdır. Tindle, Wyke’ın eşi ile boşanmasını ikna etmek için gider. Bu davette Wyke’ın, Tindle’la ile ilgili bir planı vardır. Tindle’ın kendisine gelişi ile oyun başlar. Başlarda dostane gözüken bu buluşma, giderek hırsızlık, intikam ve cinayetin de işin içinde olacağı  bir sürece girer. Yapımın neredeyse tamamı kapalı alanlarda geçiyor. Teatral bir yönetim ve oyunculuğa sahip yapım, dekorasyonda kullanılan kimi hareketli biblo ve figürler ile de anlatım biçimini destekliyor. Filmin ilk sahnelerinde Tindle, Andrew Wyke’ı malikane bahçesinde yer alan ve sarmaşıklardan yapılmış bir labirentin ortasında bulur. Labirent teması, iki karakterin birbirlerine oynayacakları oyunların neden olacağı çıkışsızlığı sembolize ediyor.

Sleuth, karşılıklı oyunların ve sınamaların olduğu tekinsiz bir film. İki erkek karakterin, kendi egolarını ortaya koyduğu entelektüel bir savaş. Wyke, aslında kendisini aldatan eşinin sevgilisine sağlam bir ders vermek ister. Tindle’a eşinin mücevherlerini çalmasını, bunu yaparsa ikisinin de bu işten karlı çıkacağını söyler; wyke, bu hırsızlık sonucu sigortadan yüklü bir para alacaktır. Tindle, Wyke’ın direktifleri doğrultusunda eve gizlice girilmiş süsü verip mücevherleri alır; bunu yaparken üzerinde palyaço kıyafeti olacaktır. Mücevherleri alıp oradan ayrılacağını düşündüğü sırada Wyke ona silahla ateş eder. Fakat silah kuru sıkı olduğu için, Tindle dengesini kaybedip düşüp bayılır. Wyke’ın bunu yapmasındaki amacı, onun meteliksiz bir serseri olduğunun farkına varmasını sağlamaktır; oyunun sonunda da Tindle’ı aşağılanmış bir halde bırakıp küstah egosunu kırmak istemektedir. İlk buluşmadan tam bir hafta sonra Tindle, Wyke’ın evine kılık değiştirip, dedektif kimliğinde gelip, mağlup olduğu oyunun rövanşını almak ister.

1972 yapımı bu eserde, gizliden gizliye eşcinsel dokunuşlar fark edilmekte fakat 2007’deki yeniden çevrimin bu konunun üzerine daha cesaretle gittiği gözlemleniyor. Mahzende Tindle’ın kendisine kostüm seçerken giydiği bayan elbisesi ile şaka yollu Wyke’a kur yapması; dedektif kılığındayken Wyke’ı arkasından tutup kanepeye yatırdığı sırada, plastik makyajını suratından çıkardığı sahnelerde cinsel sataşmalar hissediliyor. Joseph Leo Mankiewicz, maske çıkarma mevzusu ile, yüksek erkek egosunun altında bastırılmaya çalışılan gizli eşcinselliğe dem vuruyor. İki tarafın da düzenledikleri akıl oyunları sonucunda, karakterlerin gitgide birbirlerine karşı gizli bir hayranlık besledikleri görülüyor. Kendi zekasına çok güvenen yüksek ego sahibi Wyke, rakibinin zekasına karşı duyduğu şaşkınlığı kimi anlarda gizleyemiyor.

Oyunculuk Gösterileri

Yapımın 2007 yılındaki yeni versiyonunda Michael Caine tekrardan Andrew Wyke karakterini ve Jude Law ise genç Milo Tindle’ı oynadı. Bu yeni versiyon, ilk yarısında orjinali ile aynı yapıda ilerler; söz konusu hırsızlık olayı ufak farklılıklar haricinde aynı düzlemde gelişir. Genç karakterin kılık değiştirerek tekrar geliş sürecinde, yeni yapımın daha farklı bir yol izliyor. İkinci yarıda Andrew Wyke, gizli bir eşcinsel olarak gösterilir. Bu durumu, zekasına hayran kaldığı Tindle’ı, kendisinde kalmasını ikna etmeye çalışmasıyla anlıyoruz. Aslen oyunculuktan gelen yönetmen Kenneth Branagh, Laurence Olivier gibi bir Shakespeare hayranı. My Week With Marilyn’da (2011) Branagh’ın Laurence Olivier rolüyle karşımıza çıkması ayrıca anlamlıdır.

Sleuth, gerek eski gerekse yeni versiyonu ile tam bir oyuncu filmi. Tek mekanlı ve iki oyuncunun karşılıklı döktürdüğü yapımlar karşımıza çok sık gelmiyor. Her iki yapımda eğlenceli anlatımı ve zeki senaryoları ile dikkat çekici. Laurence Olivier ve Michael Caine gibi usta oyuncuyu karşılıklı olarak döktürdüğü bu eğlenceli yapım, tüm sinemaseverlerin izlemesi gereken bir başyapıt.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

1979 İstanbul doğumlu. Sinemaya olan ilgisi daha yedi yaşındayken dedesiyle sabahlara kadar film izlemekle başlar. Daha önce çeşitli mecralarda sinema üzerine makale ve eleştiriler kaleme aldı. Günümüzde, Bilimkurgu Kulübü'nde yazarlık serüvenine devam ediyor. Ona göre sinema, insanın kendini keşfetmesidir.