bilimkurgu kulubu

Film İncelemeleri Seven Sisters

Tarih: 20 Ocak 2018 | Yazar: Konuk Yazar

0

Modern Bir Cadı Distopyası: Seven Sisters

Türkiye’de “Yedinci Hayat” ismiyle bilinen, orijinal ismi “What Happened to Monday” olan ama sonra “Seven Sisters” ismini alan distopik-bilimkurgu filmi nüfusun giderek arttığı bir geleceği ve sorunları konu ediyor. Esasında filmin başarılı olması için gerekli her şey var ama senaryoya toslamışlar. Norveçli yönetmen Tommy Wirkola henüz çıkışını yapmamışsa da vasat üstü ve çalışkan bir sinema emekçisi. Kastta Noomi Rapace, Willem Dafoe, Glenn Close var.

İnsan nüfusu hızla artmaktadır. Tek çocuk yasası devreye girer. Yasaya aykırı doğan çocuklar dondurulur. Haftanın isimlerini alan yedizler, evleri dışında tek bir karakterin hayatını yaşayarak yakalanmamaya çalışırlar ama beklenmedik bir gelişme, bu pamuk ipliğine bağlı dengeyi bozacaktır. Filmin konusu, yani insan nüfusunun hızlı artışı ve beraberinde getirdikleri filmden daha çok konuşulmaya layık. Ama ona geçmeden önce biraz senaryo açıklarına değinelim.

Spoiler Başlangıcı!

Teknolojinin o kadar geliştiği bir gelecekte Terrence Settman kızının ölümüyle sonuçlanan yediz doğumunu saklayabiliyor. Bir adam tek başına yediz bebeği nasıl büyüttü anlamıyoruz, zaten oralar yok. Çocukluk yaşlarındaki birkaç bölüm var. Kızların saklanması için birinin başına gelen diğerlerine de olmalı. O nedenle birinin parmağının ucu kopunca, diğerlerinin de parmak uçlarını kesiyor. Ana hikayenin geçtiği arka plan, nüfusun çok arttığı dünyayı iyi algılayamıyoruz. O kadar teknolojik güvenlik kontrolü imkanı varken (retina, dna) polis kontrol noktalarından bir bileklik ile geçiliyor. Kadınların kapıcısı sanki 24 saat oradaymış gibi davranıyor.

Kadınların öldürülmeye çalışıldığında aynı dairede kalmaları çok saçma. Kaçan kadının nereye gideceği belliyken kaçma kovalamaca yaşanıyor. Yedi kız kardeşi ortadan kaldırmaya çalışanlar hem devlet içinde bir grup gibi davranıyor, bu işi gizlemeye çalışıyor, hem de başka yerlerde bütün polisleri kullanıyor. Çocuklar meğer dondurulmuyor, yakılıyormuş (Bu arada yakalananlar niye bebek değil, hep kız çocuğu belli değil.) Bu ekrana yansıtılınca hemen tek çocuk yönetimi bitiyor. Biz Türkiye’de neler görüp, duyuyoruz hiçbir şey olmuyor, o nedenle hiç inandırıcı değil.

Tek çocuk yasasının idarecisi Nicoletta Cayman, “Bunlar montaj, kurgu” demeyi akıl edemiyor, hemen işi bitti gibi tepkiler veriyor. Çocukların yakıldığı bir kötü çekimle ortaya çıkıyor gibi davranılıyor, kimsenin aklına dondurulan çocuklar nerede filan diye sormak gelmiyor sanırım. Nicoletta Cayman (Glenn Close) bazı sahnelerde masallardaki cadı tiplemesine benziyor. Filmin yönetmeni Tommy Wirkola “Hansel ve Gratel Cadı Avcıları”nın senaristi ve yönetmeni (henüz çekilmeyen ikinci filmin de yazarı.) Yani cadı, çocukları uyutuyorum diye yakıyor.

Masaldaki kazan, burada uyutma kabini olmuş. Benzer bir konu işleyen Soylent Green’de ölenler yemek yapılır, Seven Sisters’da da niye insanlar yakılıyor, yemek yapılmıyor diye düşünüyor insan açıkçası. Ama o zaman da iyice Soylent Green taklidi derlerdi. (Ki ben derdim.) Filmde kahramanlarla veya yakılan o sevimli kız çocuklarıyla empati kurdurmaya çalışan bir senaryo var ama bu çok mümkün olmuyor. Zira sürekli olarak insan nüfusunun çok arttığını, bizimle birlikte bu dünyayı paylaşan canlıların canına okuduğumuzu düşünüyorsunuz.

Spoiler Sonu!

İnsan nüfusunun artması ve getireceği sorunlar üzerine film, dizi ve kitaplar giderek artıyor. Zira bu ciddi bir sorun ve henüz görünürde bir çözümü de yok. 1973 yapımı “Soylent Green” filmi ve onun senaryolaştırıldığı Harry Harrison’un kısa romanı “Make Room! Make Room!” bu konuyu işleyen ilk eserlerden. İkinci Dünya Savaşı sonrası azalan nüfus ve kaybolan iş gücü ihtiyacı için “Baby Boom” politikaları uygulanmıştı. 2013 yapımı “Utopia” dizisinde de konu artan insan nüfusunu azaltmaktı. Dan Brown’un filmi de çekilen “Inferno” eserinde nüfus artışına çözüm olarak, insanların büyük kısmını kısırlaştıran bir virüs sunuluyordu. (Yanlış hatırlamıyorsam nüfusun yüzde 5’i kadarı üremeye müsait kalacaktı.)

Peki, ama nüfus ile ilgili sorunumuz nedir? 20. yüzyıla kadar insan nüfusu tarihin hiçbir döneminde 1-2 milyar bandının üstüne çıkmadı. Düşük ortalama yaşam süresi, hastalıklar, zorlu koşullar ve savaşlar nüfusu dengede tutuyordu. Öyle ki 45 milyondan fazla insanı öldüren Cengiz Han’ın küresel ısınmayı önlediği ve bu nedenle çevre korumaya hizmet ettiği dahi söylenir. Sanayi devrimi sonrası ortaya çıkan teknolojiler ve artan iş gücü ihtiyacı ile nüfus patlaması yaşandı. 20. Yüzyıldaki iki dünya savaşı ve 50 milyondan fazla insanı öldüren İspanyol gribi gibi hastalıklar da bu artışı engelleyemedi.

İkinci Dünya savaşı ertesi devletler kaybolan istihdam için bebek doğumunu teşvik etmeye başladı. Böylece nüfus katlanarak artmaya başladı. Bir hesaba göre 20-25 yıl içinde nüfus 15 milyara dayanabilir. Artan insan nüfusu yiyecek, barınma, yaşam alanı, çevre sorunları demek. İnsan nüfusunun artışı ve sorunları üzerine sanayi devriminden beri düşünülüyor. Malthus’un Nüfus Teorisi var mesela. Bugün internetteki bazı raporların satır aralarında nüfus artışı ve olması gerekenin altı çiziliyor. Çevreci örgütler, Birleşmiş Milletler kurumları, ilaç şirketleri, radikal tarikatlar 1 milyar insanın yaşadığı bir dünyadan bahsediyor.

Savaşlar (konvansiyonel, kimyasal, biyolojik, nükleer), doğal felaketler (belki de tetiklenerek), kısırlaştırma… Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451 adlı distopik eserinde itfaiyeciler yangın söndürmek yerine, insan ve kitap yakıyordu, belki de gelecekte hastanelerin, doktorların, ilaç şirketlerinin görevi insan yaşamını kurtarmak değil, insanı öldürecek daha az masraflı ve ekonomik yollar bulmak olabilir. İnsan türü bir an önce dünya dışı koloniciliğe ve yayılmaycılığa başlamazsa nüfus sorunu, insanlığın üzerine yıkılacak bir duvar gibi önümüzde tuğla tuğla yükseliyor.

Hazırlayan: Orkun Uçar

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi konukyazar@bilimkurgukulubu.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayınlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...