Kıyamete Ağıt: Melancholia

Amerikan film eleştirmenlerinin 2011’in en iyi filmi ilan ettikleri Melancholia, Lars von Trier’ın girdiği depresyonun ikinci ürünüydü. Bir anlamda Antichirst’in devamı niteliğindeydi. Antichrist’in adındaki kıyamet iması, filme bütünüyle yansımamasına karşın, kötücüllüğü ve depresifliğiyle gerçek manasıyla bir kıyamet filmi olan Melancholia’ya geçiş anlamına da geliyordu. Antichrist’teki dinsel motiften (Deccal’ın yeryüzüne inişi) Melancholia’da bilimi referans aldığı bir kıyamete (Melancholia adlı bir gezegenin dünyaya çarpması) yönelen Trier, her iki filmiyle de uzunca bir süre tartışıldı. Melancholia’yı bu tartışmalar sona ermişken değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır diye düşünüyorum.

Melancholia, beni içeriğinden çok biçimsel özellikleriyle çarptı. Bu öyle bir çarpma ki, filmi ilk izlediğimde bıraktığı etki zaman içinde farklı bir boyut kazandı. Bir yıl boyunca kafamda dönüp duran imgeler, bir sanat yapıtının değerinin neyle ölçülmesi gerektiği sorusunu düşündürdü uzun uzun. Ve de yalnız seyir halindeyken değil, o edimin sonunda yaşattıklarıyla, zihnimizde tekrar tekrar oynattığımız, kendimizi onu düşünmeden edemediğimiz bir sanatın varlığını gün yüzüne çıkardı. Kısaca bu film, izlerken zaman zaman yaşattığı “O kadar iyi film değil” hissiyatını, bittikten sonra “O kadar iyi film ki”ye çeviren; içeriği, anlatımı ve alt metinleriyle ‘zor’ bir başyapıt.

Trier, Melancholia’yı Prolog, Justine ve Claire olmak üzere üç kısma ayırıyor. Biz de sırasıyla gidip parçalardan bütüne ulaşmaya çalışacağız.

2011_melancholia_

Kısım 1: Prolog

Trier, giriş kısmını Prolog, yani önsöz olarak adlandırıyor ve tüm filmi yaklaşık 8 dakikalık bir özete sığdırıp hazmı zor bir finale hazırlıyor bizi. Prolog’u filmin genel izleğinden ayırıp slow motion çeken Trier’ın kafasında ne var peki? Antichrist’te de denediği bu stil denemesi, Melancholia’da birçok şekilde okunabilir. Yalnız estetik kaygı ve farklı olma çabasının bir ürünü olmadığını düşündüğüm bu bölüm, tüm filmin seyrini değiştirebilecek materyale sahip. Prolog bir rüya sahnesi olabilir mi? Evet, olabilir ama sıradan bir rüya değil bu. Justine’ın kimi öngörülerini (Düğünündeki fasulye piyangosunun sonucunu bilmesi) açıklayan, geleceğin görüldüğü bir rüya. Prolog’un gerçeküstü anları ve filmin özeti olmasına rağmen, tamamı filmden bağımsız farklı sahnelerden oluşması, rüya teorisini güçlendiren bir veri olarak karşımıza çıkıyor. Prolog’da sürreal betimlenmiş sahneler, filmin devamında oldukça gerçek seyrediyor. Örnek vermek gerekirse Prolog’da, kucakladığı oğluyla çimlerde bata çıka ilerleyen Claire (Çimlerde neden batsın?) filmin sonlarına doğru, aynı sahnede karşımıza çıkıyor. Fakat bu kez,  öncesini ve sonrasını izleyebiliyoruz sahnenin ve gerçeklikten ödün verilmiyor.

Kısım 2: Justine 

Bu bölümde Trier, sancılı bir düğünü -Justine’ın düğününü- filmin ana temasından uzaklaşmak pahasına uzunca betimliyor. Justine başta olmak üzere tüm karakterler hakkında fikir ediniyoruz. Justine ve Michael‘in düğünüyle hayatın süregiden döngüsünün altı çiziliyor ve sorunlu ama mutlu başlayan düğün, Justine’ın nükseden melankolisiyle (depresyonuyla) bozulmaya başlıyor. Çıkmaza giren evlilikle yeni hayat kurmanın, bu döngüyü devam ettirmenin anlamsızlığı vurgulanırken, yaklaşmakta olan kıyamete de atıfta bulunuluyor. Justine’ın düğününde başlayan ruhsal çöküntüsü, güneşin arkasına gizlenen ve dünyaya yaklaşmakta olan Melancholia adlı gezegenin etkisi olabilir mi? Rüya teorisine dönecek olursak, Justine’ın dünyanın sonuna ilişkin gördüğünü düşündüğümüz o rüyaya inanmaya başladığını varsayabiliriz. Justine’ın önce bedensel (bacaklarını hissetmemesi) sonra ruhsal düşüşe geçişini, eşi olacak Michael’dan vazgeçmesini, patronuna rest çekmesini ve son olarak da golf sahasında kendisinden iş için slogan koparmaya çalışan gençle birlikte olmasını içten içe kabullendiği bir ‘son’un yansıması olar görmek mümkün.

melancholia

Kısım 3: Claire

Claire, eşi John ve biricik oğulları Leo; büyük bir arazi üzerinde bulunan malikânelerinde mutlu bir hayat sürüyor. Claire ve ailesi, kent yaşamından ve o yaşamın getirdiği sorunlardan kendilerini soyutlayabilen azınlığı, toplumun aristokrat kesimini temsil ediyor. Filmin bu kısmında, Melancholia adlı gezegen kendini göstermeye başladığında Claire, eşinin sağladığı yaşam koşullarının ve bir anlamda dünyadaki cennetin son bulması, daha da önemlisi oğlu için hayal ettiği geleceğin yok olması fikri doğrultusunda önüne geçemediği bir paranoyaya kapılıyor, panik yapıyor. İki kız kardeşten Justine, Melancholia’dan korkmak şöyle dursun, ona hayranlık besliyor. İki kız kardeşin hayatta gelmiş oldukları noktaya baktığımızda; Justine ilişkilerinde dikiş tutturamamış, mücadelesinde yenik düşmüş bir kaybeden iken, kardeşi Claire; bir eş, bir çocuğa sahip ve varlıklı bir hayat sürüyor. Onun için de kazanan diyebiliriz. Şimdi Melancholia gezegeninin dünyaya çarpıp çarpmayacağı belirsizliğini korurken, Justine’in olası bir sonu umursamaması çok doğal, çünkü kaybedeceği fazla bir şey yok. Claire için aynı cümleyi kuramıyoruz. Burdan baktığımızda olayın iki ana karakter üzerinde zıt biçimde yankı bulması daha anlaşılabilir.

İnanç ikilemi

Filmin sonlarına doğru iki kız kardeş arasında geçen bir diyalog, Claire ve Justine’e bakışımızı netleştiriyor. Justine’den şunları duyuyoruz: “Dünya kötü, dünya için üzülmemeliyiz, kimse özlemeyecek ki… ve başka bir hayat yok!” Claire ise oğlu Leo’nun nerde büyüyeceği endişesini dile getirip başka bir yerde hayat olabileceğini söylüyor. Bu konuşmadan yola çıkıp Justine’in inançsız, Claire’in ise inançlı bir insan olduğu kanısına varabiliriz. İşin tuhaf yanı da burada gün yüzüne çıkıyor. Justine bir daha var olmamak üzere yok olacağına kati bir şekilde inanmışken nasıl oluyor da soğukkanlılığını koruyabiliyor. Ya Claire? Başka bir yaşam formuna evrileceğini inansa da kardeşinin gösterdiği cesaretin ve duruşun zerresini göremiyoruz onda. İnanç ve inançsızlığın karakterler üzerindeki uzantısı aksi yönde olabilirdi. Lars von Trier’ın girdiği depresyonla inancı da sorguladığı ve bu sorgulamanın Antichrist ve Melancholia’da kendini hissettirdiğini ve yönetmenin kafasında net bir cevabın olmadığını düşünüyorum.

melancholia-kirs

Felaket Filmlerine Trier’ın Yaklaşımı

Dünya’nın sonuna işaret eden felaket filmlerinde; felaket ister dünyaya yaklaşmakta olan bir meteor (Armageddon, Deep Impact vb.) isterse de dünyayı işgale gelen uzaylılar olsun (War of the Worlds, Independence Day) sonuç değişmez, beklenen son gelmez çünkü seyirci kötü sonları sevmez. Bu konuda hayli ileri giden Knowing dahi, filmin sonuna bir umut ışığı koyma ihtiyacı hisseder. Trier, bunu yıkıp kıyameti getiriyor, ancak asıl derdi bu değil. Amaç, dünyaya farklı pencereden bakan iki kız kardeşin, kıyamet yaklaşırken geçirdikleri ruhsal değişimlerinin görsel karşılığını bulabilmek ve iç dünyalarını yansıtabilmek. Trier, felaket filmi klişelerinden uzak duruyor. Olayın yarattığı toplumsal paranoyayla ilgilenmediği gibi son büyük (!) felaket filmi 2012‘nin çok zenginsen kurtulursun söyleminin üzerine gidip (filmin merkezine zengin bir aileyi yerleştiriyor) ne kadar zengin olursan ol kurtuluş yok diyor.

Sanat ve Melancholia 

Trier, klasik müzik kullanımı (film boyunca aralıklarla Wagner‘in Tristan ve İsolde‘si çalar) ve resim sanatının altın çağı Rönesans‘tan seçtiği Pieter Bruegel eseri Hunter in the Snow ve John Millais‘in Ophelia‘sına yapılan gönderme başta olmak üzere birçok eseri, dünyanın sonunu getirdiği bir filmde neden kullanıyor? Nasıl bir işlevi var bu sanat formlarının? Daha filmin ilk dakikasında Bruegel’in şaheserini yakarak bir mesaj veriyor Trier. Yok etmeye sanattan başlaması da manidar. Bruegel ve bu eserin seçilmesi de tesadüf değil. Bruegel, eserlerinde doğa karşısında insanoğlunun çaresizliğini, güçsüzlüğünü işler ve genel olarak da ölümün kaçınılmazlığına vurgu yapar. Trier’ın Melancholia’da yaptığı da tam olarak bu. Açılışta Justine’ın iki yanından düşmekte olan kuşlar, asaletin simgesi atın kendini yere bırakışı ve insanın çaresizliği… Tüm sanatlar insan ruhunu besler ve yaşama sevinci verir, Melancholia’da Wagner’in ezgileri bir anlamda dünyanın yitip gidişine yakılan bir ağıta dönüşürken, sahneler daha etkileyici bir hal alır ve ruhumuzu okşar. Resim sanatının aktarımı ise seçilen aristokrat kesimle ilintili şüphesiz. Genel olarak müzik ve resmin de katkısıyla daha estetik bir film çıkaran Trier, hikâyenin sertliğini bu şekilde kırmayı denemiş.

Sonuç

Claire “Güzel bir şekilde son bulmasını istiyorum,” diyor. İşte bu cümle Melancholia’yı özetliyor. Trier, kıyameti olabilecek en güzel ve de sanatsal biçimde anlatmak istiyor ve bunu da başarıyor.

Yazar: Serdar Durdu

Yazar: Konuk Yazar

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi bilimkurgukulubu@gmail.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayımlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...

İlginizi Çekebilir

interstellar kapak

Interstellar’da Gördüğümüz 14 Şeye Bilimsel Bir Bakış

Interstellar (Yıldızlararası) filminin bilim danışmanı ve yapımcısı olan Kip Thorne, filmin senaryosundaki bazı noktaları açıklayan …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et