bilimkurgu kulubu

Film Listeleri

Tarih: 29 Haziran 2019 | Yazar: İsmail Yamanol

0

Tek Mekânda Geçen Bilimkurgu Filmleri #1

Kurgunun, karakterlerin ve anlatım biçiminin yanı sıra, her türde olduğu gibi bilimkurguda da mekân yaşamsal bir önem arz eder. Çünkü mekân genişledikçe görsellik ve olay örgüsü de serpilip zenginleşir. Ancak bazı eserler vardır ki, anlatısını tek mekânla sınırlayarak bizlere cüretkâr öyküler anlatır. Bu filmlerde mekân, adeta bir tiyatro oyununda olduğu gibi sınırlıdır. Ayrıca mekânı daraltmak, efektlerden çok oyunculuğa ve hikâyeye ağırlık vermeyi gerektireceğinden dolayı hem senarist, hem oyuncu hem de yönetmen için fazla mesai anlamına gelir. Tüm bu zorluklarına rağmen işin altından kalkmayı başaran filmler, hak ettiği ilgi ve teveccühe mazhar olmakta gecikmez.

Tabii filmlerde tek mekân tercihinin kendine göre avantajları da yok değildir. Bütçeyi hafifletmesi bir yana, özellikle psikolojik gerilim yaratma noktasında çok iş görür. Çünkü insan için dar bir mekâna hapsolmak, çoğu zaman nahoş deneyimler yaşamasıyla sonuçlanır. Kıstırılmışlık hissiyatının artmasıyla beraber paranoyak eğilimler baş gösterecek ve nihayetinde de gerilimli bir ruh hali ortaya çıkacaktır. Zaten asansörde kalmak ile bir uzay gemisine hapsolmak arasındaki o benzeş psikoloji, bilimkurgu filmlerinde de sık sık karşımıza çıkar. İşte üç bölümlük bu yazı dizimizde, tek mekânda geçen sürükleyici filmlerden bir derleme hazırladık. İyi seyirler…

Alien

“Uzayda çığlığınızı kimse duyamaz…“

Yedi kişilik mürettebatı ile Dünya’ya dönüş yolunda olan uzay gemisi Nostromo, yabancı bir gezegenden tuhaf bir sinyal alır. Özel kapsüllerde uyuyan personel, bağlı oldukları şirketçe uyandırılıp sinyalin kaynağını araştırmaları için görevlendirilir. Ekip görevi zoraki olarak kabul edip sinyalin kaynağı olan gezegene iner. Sinyalin, aslında gezegene çok üzün süre önce düşen dünya dışı bir uzay gemisine ait olduğu anlaşılır. Ancak meçhul gemiye ayak basmalarıyla birlikte dehşet dolu bir maceraya da yelken açarlar.

Yönetmenliğini Ridley Scott’ın üstlendiği Alien, sadece bir başyapıt değil, aynı zamanda sinema tarihinin en iyi ve yenilikçi işlerinden biri. Uzay gemisi gibi izole ve klostrofobik bir mekânda geçen film, tasarımı H. R. Giger’a ait olan unutulmaz yaratığıyla da koca bir kuşağı korkutup ürkütmeyi başardı. İlk Alien filminden bu yana 40 yıl geçmesine rağmen, Xenomorphlar’ın bu filmde yarattığı dehşeti ve korkuyu başka hiçbir uzaylı canavar yaratamadı.

The Man from Earth

The Man From Earth

Tek mekân filmlerinin en bilindik örneklerinden biri olan The Man from Earth (Dünyalı), tam anlamıyla bir “şömine başında bilimkurgu.” Üniversitede tarih profesörlüğü yapan kahramanımız John Oldman, aniden işini bırakıp başka bir yere taşınma kararı alınca iş arkadaşları bunun ardında yatan sebebi öğrenmek için ziyarete gelir. Oldman başlarda ketum davranıp arkadaşlarının sorularını geçiştirmeye çalışsa da sonunda dayanamaz ve gerçekleri bir bir anlatmaya başlar.

Richard Schenkman’ın yönettiği film, hem tek mekânda geçmesi hem de görsel efektlere yer vermemesi açısından dikkate değer. Gördüğü olumlu ilginin de etkisiyle “The Man from Earth: Holocene” adında bir devam filmi de çekilmiş, ama aynı ilgiye mazhar olamamıştı. Özellikle ölümsüzlük, mitoloji ve teoloji gibi konulara ilgi duyuyorsanız bu filmi kaçırmamanızı öneririz.

Cube

Bir polis, bir hırsız, matematik dâhisi bir öğrenci, bir psikolog ve yetişkin bir otistikten oluşan altı karakter, uyandıklarında kendilerini birbirleriyle iç içe geçmiş kübik odalardan oluşan labirent şeklinde bir hapishanede bulur. Yaşadıkları ilk şokun ardından buradan çıkış yollarını araştırmaya başlayan grubun içinde bir müddet sonra anlaşmazlıklar baş gösterir. Her birinin buradan kurtulmalarını sağlayacak bir yeteneği olduğu anlaşılır anlaşılmasına, ama işin içine insan doğasının girmesiyle birlikte karanlık taraf da gün yüzüne çıkmakta gecikmez.

Vincenzo Natali imzalı Cube (Küp), dar ve ölümcül tuzaklarla dolu bir mekânda kapalı kalmanın psikolojisini başarıyla yansıtıyor. Üstelik farklı karakterleri, bilimkurguya da yakın duran yapısı ve gizemi ile benzer filmlerden kolaylıkla sıyrılmayı başarıyor. Sonrasında iki devam filmi daha çekilen yapım, belki kusursuz bir film değil ancak ileride “suyu çıkacak” bir türün öncül işlerinden. Ayrıca kapalı mekân gerilimini benzer filmlerin çoğundan daha etkileyici şekilde kullanmasıyla da dikkate değer.

Moon

Evinizden 250,000 mil uzaktaysanız, yüzleşeceğiniz en zor şey kendinizsinizdir… Lunar Industries için çalışan astronot Sam Bell, üç yıldır Ay’daki bir enerji tesisinde tek başına çalışmakta ve Dünya’nın enerji ihtiyacını karşılamaya uğraşmaktadır. Yalnızlığa mahkûm olduğu yetmezmiş gibi, uydu bağlantısının da kopmasıyla dış dünya ile tüm iletişimi kesilir. Bu zor zamanlarda işini bitirip Dünya’ya dönme hayalleri kuran kahramanımız, çok geçmeden sarsıcı bir gerçeğin farkına varacak ve deyim yerindeyse hayatı tepetaklak olacaktır.

David Bowie’nin oğlu Duncan Jones’un yönettiği Moon (Ay), bilimkurgu hayranlarını memnun edecek düzeyi tutturabilen başarılı bir ilk film. Büyük bölümü tek mekân ve tek oyuncu ile geçmesine rağmen, deştiği mevzular ve ortaya attığı sorular hasebiyle akılda kalıcı olmayı başarıyor. Özellikle ilk bölümlerde yapay zekâ ile insan aklı arasındaki mücadeleyi odağına oturtup Kubrick’in 2001’ini andırsa da, ilerleyen bölümlerle birlikte daha fazla ahlaki mevzulara odaklanmaya ve bilimkurgunun felsefi tarafıyla ilgilenmeye başlıyor. Üstelik bunu yaparken gerilimli bir atmosfer yaratmayı da başarıyor.

Coherence

Bir kuyruklu yıldızın Dünya’nın yakınından geçtiği o gece bir grup arkadaş uzun bir aranın ardından akşam yemeğinde buluşur. Tabii kuyruklu yıldızın başlarına açacağı dertlerden kimsenin haberi yoktur. Önce telefonlar çekmez, ardından elektrik kesilir. Elektriği kesilmeyen tek ev ise iki blok ötededir. Aralarından birkaç kişi o eve gitmeye karar verir. Ancak orada gördüklerinden sonra işler hem onlar, hem de seyirci için içinden çıkılması zor bir hâl alacaktır.

James Ward Byrkit’in yönettiği düşük bütçeli ama başarılı bir bilimkurgu filmi olan Coherence (Paralel Evren); Schrödinger’in kedisi, kuantum fiziği, paralel evrenler, eşevresizlik derken gerçekliği parçalayan karmaşık bir anlatı ortaya koyuyor.

The Abyss

Soğuk Savaş dönemi sırasında bir Amerikan nükleer denizaltısı bilinmeyen bir düşmanın saldırısına uğrar ve deniz tabanına oturur. Bunun üzerine Amerikan donanması, denizaltının Sovyetler tarafından ele geçirilme tehlikesine karşı Brigman liderliğindeki bir sivil araştırma-kurtarma ekibini görevlendirir. Yapılan araştırmalar sonucunda ‘kaza’nın sebebinin dünya dışı varlıkların saldırısı olabileceği yargısı giderek kuvvet kazanır, fakat araştırmalarında ilerleyebilmek için ekibin ‘Abyss‘ adı verilen derin su altı kanyonuna girmesi gerekmektedir…

James Cameron bu filminde denizcilik, su altı kâşifliği, teknoloji tutkusu, soğuk savaş paranoyası, nükleer tehlike, silahlanma yarışı, çevre kirliliği ve ilk temas gibi pek çok temayı aynı potada eritmeyi başarıyor. Filmin başrollerinde ise Ed Harris, Mary Elizabeth Mastrantonio ve Michael Biehn yer alıyor. Beklentilerin üzerinde bir gişe başarısı yakalayan ve 4 dalda Oscar’a aday gösterilen film, özellikle tatmin edici görsel efektleriyle de dikkat çekiyor. “En İyi Görsel Efekt” dalında Oscar alması boşuna değil anlayacağınız.

Snowpiercer

snowpiercer

“Le Transperceneige” isimli çizgi romanın uyarlaması olan Snowpiercer (Kar Küreyici), özünde dünya üzerindeki ekosistemi anlatan bir yapım. Küresel ısınmanın zararlarını önlemek için atmosfere CW7 adı verilen bir gaz salınır. Ancak işler yolunda gitmez ve Dünya tam anlamıyla bir buz gezegenine dönüşür. Bu ölümcül felaketten kurtulmayı başaran küçük bir grup insan ise Wilford’un yaptığı yaşam trenine sığınır. Dünyanın etrafında hiç durmamacasına ilerleyen bir trendir bu. Ne var ki trenin ihtiyaçlarını karşılamak üzere arka vagona hapsedilmiş olan halk için yaşam koşulları her geçen gün zorlaşmakta ve birilerinin bu eğreti düzene dur deme vakti yaklaşmaktadır. Böylece 17 yıllık esarete isyan eden Curtis önderliğinde amansız bir var olma savaşı başlar.

Günümüzün toplumsal bölünmüşlüğünü çok canlı bir şekilde ele alan filmde, sınıflar bir trenin vagonları şeklinde resmediliyor. Trenin kirli arka tarafına sıkıştırılmış fakir işçi sınıfı, elit tabakayı lüks içinde yaşatmak için ölümüne çalışıyor. Kısacası film, tren ve vagon metaforlarıyla içinde yaşadığımız hayata dair çarpıcı bir manzara sunuyor.

10 Cloverfield Lane

Büyük bir trafik kazası geçiren Michelle, gözlerini yer altında konumlanmış bir sığınakta açar. Yanındaysa kimyasal bir saldırı olduğunu ve kesinlikle dışarıya çıkmamaları gerektiğini iddia eden iki yabancı adam vardır. Ancak Michelle, söyledikleri kulağa çılgınca gelen ve paranoyak tavırları ile dikkat çeken bu yabancılara güvenmeyecek, ortaya da tek mekânda geçen bol gerilimli bir macera çıkacaktır.

Arka planda bir istilayı konu alan yapım, özündeyse paranoya, kuşku, kıstırılmışlık gibi temalara odaklanarak insan psikolojisine dair akıcı bir öykü sunmayı başarıyor. 10 Cloverfield Lane (Cloverfield Yolu No:10), görece birbirinden bağımsız filmlerle dikkat çeken Cloverfield serisinin ikinci filmi. Dan Trachtenberg tarafından yönetilen filmin başrollerini ise Mary Elizabeth Winstead, John Goodman ve John Gallagher Jr. paylaşıyor.

Europa Report

Uzaylıları önce Ay’da, sonra Mars’ta ve Venüs’te aradık. Ancak gelişen bilim ve teknoloji, bize buralarda hayat olmadığını, gözümüzü daha da ötelere çevirmemiz gerektiğini gösterdi. Günümüzde dünya dışı yaşam adına en umut vaat eden gökcisimlerinin başında ise Jüpiter’in meşhur uydusu Europa var. Öyle ki, yüzeyini kaplayan buz tabakasının altında yaşam zengini bir okyanus olabileceği düşünülüyor. İşte Sebastián Cordero tarafından yönetilen 2013 yapımı Europa Report (Jüpiter Macerası), bilimin sunduğu bu cazip ihtimalin peşine takılan başarılı yapımlardan biri.

Daha çok belgesel tadında ilerleyen film, 6 kişilik bir ekibin 2 yıl sürecek insanlı ilk Europa keşfini anlatıyor. Tabii gerçek uzay görevlerinde olduğu gibi burada da aksaklıkların ardı arkası kesilmiyor ve olaylar giderek çığırından çıkmaya başlıyor. Peki, ekibimiz aradığını bulabilecek mi dersiniz? Gişede umduğunu bulamasa da, Europa Report kesinlikle izlenmeyi hak ediyor. En azından o çarpıcı sonu için bile izlenebilir.

Dark Star

Ünlü yönetmen John Carpenter imzası taşıyan Dark Star (Karanlık Yıldız)’ın çekimlerine Güney Kaliforniya Üniversitesi’nde bir öğrenci filmi olarak başlandı. Ancak zaman içinde giderek genişletildi ve 1974 yılında uzun metrajlı bir film hâline geldi. 60.000 dolar gibi mütevazı bir bütçeyle çekilmesine rağmen, sinemada az parayla çok iş yapılabileceğini de cümle aleme kanıtladı. Özellikle bunun bir ilk film olduğunu da hesaba katarsak, Carpenter’ın yaratıcı dehasına hayran olmamak elde değil. Üstelik Dark Star’da takip edilebilir belirgin bir hikaye olmaması da ayrıca anılmaya değer.

Dark Star özetle, 2001: A Space Odyssey ve başka birkaç bilimkurgu harikasını anımsatan bir uzay yolculuğuyla karşımıza çıkıyor. Mürettebatı dört hippiden oluşan uzay gemisinin görevi ise bir hayli ilginç. Yaşam barındıran yabancı gezegenleri keşfetmek ve bu gezegenlerin ileride Dünya için bir tehlike oluşturup oluşturmayacağını incelemek. Eğer oluşturuyorlarsa da hazır gelmişken gezegenleri bir güzel havaya uçurmak! Bir nevi, “yılanın başını küçükken ezeceksin” düsturu da diyebiliriz buna. Eğer deneysel, absürt ve de orijinal filmlerden hoşlanıyorsanız, Dark Star’a mutlaka bir şans vermelisiniz. Yapay zekalı bir bombanın kendi varoluşunu sorgulaması gibi tuhaflıklara çok sık rastlayamayacağınızı not düşerek yazı dizimizin ilk bölümünü noktalıyor, hepinize keyifli seyirler diliyoruz.

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Amatör bir düş gezgini ve saplantılı bir bilimkurgu hayranı. Kuruculuğunu ve genel yayın yönetmenliğini üstelendiği Bilimkurgu Kulübü'nde at koşturmayı sürdürüyor. Daha mutlu, daha yaşanası ve daha özgür bir gelecek için…