Kadın Yönetmenlerden İzlenesi 10 Bilimkurgu Filmi

Bilimkurgu türünün erkek egemen bir alan olduğunu hepimiz biliyoruz. Fakat bu dezavantaja rağmen kadın yönetmenlerin elinden çıkan harika bilimkurgu filmleri de var. The Matrix ve Captain Marvel bunlardan sadece ikisi ve şüphesiz her ikisi de türün en çığır açıcı filmlerinden. Bilhassa da Matrix.

Aşağıda isimlerini anacağımız yönetmenler, bugüne dek bilimkurgu türünü kendi üsluplarıyla yeniden tanımlayan etkileyici filmler yaptı ve yapmayı da sürdürüyor. Bu filmlerin her biri en az bir kez izlenmeyi hak ediyor. Örneğin Teknolust ya da Deep Impact gibi yapımlar oldukça düşündürücü hikâyelere sahip ve izleyiciyi bilimkurgu türüyle birlikte türün tüm bileşenlerine farklı bir perspektiften bakmaya davet ediyor. Bahsedeceğimiz filmlerden çoğunun ardında yatan asıl önemli fikir ise bilimkurgu türünün (bilhassa old-school bilimkurgunun) kadın karakterlere atfettiği ucuz cinsiyet stereotiplerinin yıkılmasına katkıda bulunmaları. Bu da alkışı hak ediyor.

Bird Box

Yirmi milyona yakın bütçesiyle Bird Box, Netflix’te yayına girdiği ilk ayda platformun en çok izlenen filmi olmuştu. Bu bakımdan yönetmen Susanne Bier’in en popüler filmi, fakat elbette tek filmi değil. Danimarkalı başarılı yönetmen, Akademi ve Altın Küre Ödülü (In a Better World filmiyle) ve Emmy (The Night Manager dizisiyle) kazanan ilk kadın yönetmen olma unvanına sahip.

Bird Box, kendilerini gören herkesi öldüren gizemli varlıkların istila ettiği post-apokaliptik bir dünyada hayatta kalmaya ve çocuklarını güvenli bir yere götürmeye çalışan Malorie adında bir kadının hikâyesini anlatıyor. Sandra Bullock tarafından canlandırılan Malorie, nereye gittiğini göremeden korkunç bir tehlikenin ortasında yürürken izleyici olarak hem heyecan ve korku duyuyor hem de her an bu cesur anneyle empati kuruyoruz. Çünkü Sandra Bullock başta olmak üzere tüm oyuncu kadrosu en iyi performanslarını sergiliyor. Bu nedenle en büyük alkışı gerek atmosfer yaratımı gerekse oyuncu yönetimindeki başarısıyla Susanne Bier hak ediyor.

Deep Impact

1998, bilimkurgunun “kıyamet” teması adına verimli ve ilginç bir yıldı. Zira o yıl gezegenimize çarpmak üzere olan ölümcül asteroitleri konu edinen “neredeyse” birbirleriyle aynı iki film birden vizyona girdi: Deep Impact ve Armageddon. Bu “neredeyse” kısmı önemli çünkü iki filmi birbirinden ayıran ve pek çok gurme bilimkurgu seyircisine göre birini diğerinden daha iyi bir film yapan bazı nedenler var. Popüler kültürde Michael Bay’in Armageddon’ı hiç şüphesiz Mimi Leder’in Deep Impact’inden daha derin izler bıraktı. Zira Michael Bay, Armageddon’ın ticari açıdan başarı elde etmesini garantilemek için bütün tuşlara aynı anda bastı. Başrolde Bruce Willis, Bay’in tipik ve ticari açıdan geçerli ama bilimsel gerçekliği pek de umursamayan aksiyona dayalı tarzı, “günü kurtaran Amerikan kovboyları” tadında basit bir olay örgüsü ve Aerosmith’in listelerin bir numarasını uzun süre işgal eden mükemmel şarkısı…

Bütün bunların Armageddon’ı seyir zevki yüksek ve gerçekten eğlenceli bir film yaptığı doğru. Ancak bu iki filmi kendi içinde değerlendirirsek kesinlikle Deep Impact büyüktür Armageddon diyebiliriz. Çünkü Leder filmini patlamalarla dolu bir aksiyon gösterisine büründürmek yerine insan odaklı ve derinlikli bir hikâyeye dönüştürmeyi seçiyor.

Gösterişli uzay sahneleri yerine vaktinin çoğunu Dünya’da geçiren ve “kıyametin” insan yaşamında ne anlama geldiğiyle ilgilenen Deep Impact, senaryodan yönetmenliğe, kurgudan özel efektlere ve de oyunculuk performanslarına kadar hemen her düzeyde daha başarılı bir “kıyamet” filmi. Oyunculuk yönetimi oldukça başarılı. Tüm bunların yanında Leder, işin kurgusu kadar bilimine de önem veriyor ki bu da gurme bilimkurgu izleyicisi için çok önemli bir kriter.

Teknolust

Video sanatçısı Lynn Hershman Lesson tarafından yazılıp yönetilen bu enteresan film, bilimkurgu komedi ya da tekno-komedi olarak tanımlanabilir. Filmin başrolünde hemen her rolü oynayabileceğini defalarca kez kanıtlamış başarılı aktris Tilda Swinton yer alıyor ve bu kez kendisinin farklı versiyonlarına hayat veriyor. Konu özetle şöyle: Yapay zekâ üzerine çalışan bir biyogenetik uzmanı olan Rosetta Stone, DNA’sını bir bilgisayar programına yükler ve kendisinin üç klonunu (otomat da diyebiliriz) üretir. Birbirlerinden farklı saç ve kıyafet renkleriyle ayrılan bu klonlar, varlıklarını sürdürebilmek için insan sperminde bulunan Y kromozomlarına ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyaç da seyirciyi nelerin beklediğine dair epey bir şey söylüyor.

Hershman Lesson’ın estetik açıdan seksenli yıllardan fırlamış gibi duran bu tekno-komedi denemesi, yeterince ilgi görmemiş olsa da kesinlikle benzersiz bir film. İlginç bir seyir deneyimi isteyen izleyici, filmde modern zaman insanının yalnızlığı, kimlik bunalımı, teknolojiyle ilişkisi ve toplumsal cinsiyet rolleri üzerine dokunaklı mesajlar bulabilir.

Captain Marvel

Koskoca Marvel Sinematik Evreni’nin bir kadın yönetmenin çektiği ve bir kahramanlar ekibinden bağımsız ilk kadın süper kahramanın başrolde olduğu bir film yapması ancak 2019 gibi geç bir tarihte gerçekleşti. Anna Boden, tek başına Captain Marvel’in yaratıcısı olmasa da filmi yazan ve yöneten ekibin önemli bir parçası; bu da bir şey. Başrolde ise Carol Danvers (yani Captain Marvel) rolünde Brie Larson var. Larson, kuşkusuz Boden’in yönetiminde süper güçlerinin tadını çıkarmayı ve bunları akıllıca kullanmayı öğrenen sert görünümlü ama iyi yürekli bir karakter tasarımı ortaya koyuyor.

Kadın dostluğu ve kadın karakter çeşitliliği gibi kapsayıcı temalarla birlikte Captain Marvel, Marvel Sinematik Evreni’nin tacındaki mücevherlerden biri. Fakat ne yazık ki kadın başrollü bir süper kahraman filmi olduğu için sosyal medyada acımasızca trollendi ve haksız yere eleştiri yağmuruna tutuldu. Gelgelelim bu yersiz eleştiriler, filmin kendi kulvarında bir hit olmasına engel teşkil etmiyor.

The Matrix

the_matrix

Gündüzleri büyük bir yazılım şirketinde çalışan Thomas Anderson (Keanu Reeves), geceleri Neo takma adlı hacker kimliğine bürünür ve bir sorunun cevabını arar: Matrix nedir? Günün birinde Neo’nun karşısına bu sorunun cevabını bilen isyancı bir grup çıkar ve aldığı cevap Neo’nun hayatını baştan aşağı değiştirir. Lana ve Lilly Wachowski kardeşler de Matrix gibi efsane bir filmi yaratmakla bilimkurgu türünün manzarasını epey bir değiştirdi.

1999 yılında gösterime giren The Matrix, hikâyesinden aksiyon sahnelerine kadar her şeyiyle yepyeni ve çığır açıcı bir filmdi. 90’lı yıllar boyunca yoğun olarak tartışılan sanal gerçeklik, siber uzay, simülasyon, simulakr, hiper gerçeklik, yapay zekâ gibi kavramları kendisine tartışma konusu yapan film, eleştirmenler tarafından da felsefi bir konseptte ele alındı. Wachowski Kardeşler’in bilimkurgu sineması adına gerçekleştirdiği atılım o kadar etkili oldu ki, simülasyon teorisine inananların sayısı arttı. Filmin vizyona girmesinden onlarca yıl sonra, bugün bile insanların “Matrix’te yaşıyoruz” dediklerini duymak mümkün. Wachowski kardeşlerin yarattığı bu kültürel ve sinematik etkinin daha uzun yıllar süreceği aşikâr.

Don’t Worry Darling

Matrix’ten doğrudan etkiler görebileceğimiz filmimizin yönetmen koltuğunda, oyunculuk kariyerinin yanında yönetmenlik çalışmaları da yapan başarılı aktris Olivia Wilde oturuyor. Hikâye, 50’li yıllar atmosferini yansıtacak şekilde kurulmuş bir kasabada simülasyonlar içinde sahte hayatlar yaşayan bir grup çifti anlatıyor.

Bu kasabada erkekler her sabah toplu hâlde ne olduğu meçhul işlerine giderken kadınlar da yemek, temizlik, çocukların bakımı ve tabii erkeklerini mutlu etmek gibi uğraşlarla meşgul olup mükemmel ev hanımını oynuyor. Sonra bir kadın, bu “ütopyanın” aslında o kadar da tatlı olmadığını keşfediyor ve olaylar gelişiyor.

Aynı zamanda bir aktivist olan Wilde’ın feminist okumalara çok müsait olan filminde vermek istediği mesaj gayet açık: Bir ütopya gibi görünen bu distopyayı bize erkekler dayatıyor. Filmin bu derdi ne derece iyi aktardığı ve senaryo matematiğindeki kimi tutarsızlıklar tartışılır, ancak Wilde’ın müthiş atmosfer yarattığı tartışmasız bir gerçek. Filmi neredeyse tek başına sırtlayan Florence Pugh da Wilde’ın oyuncu yönetimi konusundaki başarısını gösteriyor. Don’t Worry Darling büyük bir çıkış yapmamış olabilir, ama kesinlikle cesur bir girişim ve en az bir kez izlenmeyi hak ediyor.

Born in Flames

Lizzie Borden’ın yazıp yönettiği ve alternatif bir Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan ırkçılık, sınıf ayrımcılığı, cinsiyetçilik gibi sorunları anlattığı Born in Flames’i distopik belgesel drama olarak tanımlamak mümkün. Hikâye, korsan radyo yayınları ve eylemler aracılığıyla baskıcı cinsiyet sorunlarına karşı özgürlük mücadelesi veren feminist gruplar etrafında şekillenerek feminist sinemanın da önemli yapıtlarından biri hâline geliyor.

Döneme dair bazı gerçek belgesel görüntülerinin de kullanıldığı film oldukça düşük bir bütçeye ve fazlasıyla gerçek bir distopya atmosferine sahip. Filmde ön planda tutulan ve tüm kadınları etkileyecek olan şeyse kadın dostluğunun ve dayanışmasının gücü. Borden’ın 1980’lerde gündeme getirdiği tüm konular, ne yazık ki bugün de güncelliğini korumaya devam ediyor…

Strange Days

Strange Days

Bilimkurgu, korku ve aksiyon türlerinde müthiş işler başaran Kathryn Bigelow’un yönettiği Strange Days, gösterime girdiği 1995 yılında epey eleştirilmiş ancak yıllar geçtikçe klasik hâlini almış filmlerden biri. Hikâye 1999 yılında, milenyum arifesindeki Los Angeles’ta, içinde yaşadıkları acımasız gerçeklikten kaçmak için başkalarının disklerde depolanmış anılarına sığınan insanları merkezine alıyor. Elindeki bir disk, kahramanımız polis eskisi Lenny Nero’nun başını Los Angeles polisiyle belaya sokuyor ve olaylar gelişiyor.

Kathryn Bigelow daha filmin açılışında (dört buçuk dakika süren ve çekimi oldukça zor tek planla) seyirciye yönetmenlik konusundaki yetkinliğini ispatlıyor. Angela Bassett başta olmak üzere hemen tüm oyuncular Bigelow yönetiminde en iyi performanslarını sergiliyor. Kısacası Strange Days, gerek hikâyesi (ki Bigelow’un eski eşi James Cameron tarafından yazılmıştır) gerekse heyecan veren görselliğiyle bugün dahi etkileyici olmayı başaran bilimkurgu klasiklerinden biri. 90’lı yılların başında VR teknolojisini öngörmüş olması da cabası.

High Life

High Life

Fransız yönetmen Claire Denis’in bilimkurgu türünde ve İngilizce ilk filmi olan High Life, eleştirmenlerden ve art house bilimkurgu sevenlerden tam not almış bir film. Hikâye, dünyada işledikleri birtakım suçlardan dolayı mahkûm olan bir grup astronotun, alternatif bir enerji kaynağı bulma amacıyla bir kara deliğe doğru seyahat etmelerini ve bu seyahat sırasında yaşanan bazı acayip deneyleri konu ediniyor. Dünyadaki bir hapishaneden çıkıp uzaydaki bir hapishaneye giren mahkumlar; ilginç bir fikir. Denis, bu film için tüm oyuncuların astronot eğitimi almalarını sağlamış.

Claire Denis dikkat çekici görseller ve yer yer rahatsız edici sahneler eşliğinde, insan zihnini derinlemesine araştırıyor ve insanın içindeki karanlığın sınırlarını perdeye taşımaya çalışıyor. Film sıra dışı hikâyesine rağmen lineer olmayan metaforik anlatısı ve bilimsel gerçeklikle çelişen kimi yönleri sebebiyle klasik bilimkurgu hayranlarını pek de tatmin etmedi. Ancak yine de Denis’in insan olmanın anlamı ve insani ilerlemenin maliyeti üzerine sorduğu sorular kesinlikle kıymetli. Üstelik High Life’ın oldukça cesur bir girişim olduğu da inkar edilemez.

Speed Racer

Yine bir Wachowski Kardeşler eseri olan Speed Racer, aynı isimli popüler mangadan sinemaya uyarlanmış, ciddi anlamda “baş döndürücü” bir film. Hayır, bu kez baş dönmesinin sebebi Matrix’teki gibi derin felsefi sorgulamalar değil; Wachowski kardeşlerin renk paletindeki tüm renkleri kullanmaya yemin etmişçesine canlı, şatafatlı ve de gerçeküstü bir film ortaya koyması. Bu, fizik kurallarını hiç umursamayan, gerçeklikten olabildiğince uzak bir yarış filmi.

Hikâye, çocukluğundan beri yarış dünyasının sıkı bir hayranı olan Speed Racer’ın, Crucible isimli çok tehlikeli bir turnuvada hile yapmakla suçlandıktan sonra ölen abisinin intikamını almasını anlatıyor. Film gösterime girdiğinde klişelerle dolu senaryosu ve mantık sınırlarını zorlayan uzun yarış sekansları yüzünden epey olumsuz eleştiri almıştı. Ancak yıllar geçtikçe kendine özel bir hayran kitlesi kazanarak bir külte dönüştü.

Her şey bir yana, Wachowski’lerin sadece kendileri çok sevdikleri için bir çizgi filmi sinemaya uyarlamış olmaları ve bunu yaparken kendilerinden yeni bir Matrix bekleyen kitleyi hiç umursamamaları nereden baksanız “cool” hareket; tebrik ediyoruz.

Kaynak

Yazar: Selin Arapkirli

1984 yılında doğdu. Biyoloji okurken birden yazar olmak istediğine karar verip son derece keskin bir dönüşle Güzel Sanatlar Fakültesi'ne girdi. Fakat oradan da senarist olarak çıktı. Hala ilk romanını yazamadı ve giderek yaşlanıyor. Fakat ne kadar yaşlanırsa yaşlansın doğduğu yılla, 1984'le hep gurur duyuyor.

İlginizi Çekebilir

matrix hacker simulasyon

Ya Gerçek, Sandığın Şey Değilse?

“Düşünceyle gerçek arasına, devinimle eylem arasına düşer o gölge” –T.S. Eliot The Matrix filminde Morpheus, …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et