basarili devam filmleri

Bilimkurgu Sinemasından Unutulmaz 10 Devam Filmi

Kimi hikâyeler tek bir filmde anlatılıp biter, kimileriyse “filmlerce” devam eder. İngilizce sequel, dilimizdeyse yeni bir kavram üretmeye gerek duymaksızın “devam filmi” olarak adlandırdığımız bu filmlerin yaratım süreçlerinin geri planında bazı “duygusal” nedenlerin yattığını biliriz. Hâlihazırda başarı yakalamış bir hikâyenin evrenine sadık kalıp macerayı sürdürebilmek için ter döken yaratıcı ekibin hemen arkasında, gözbebeklerinde dolar sembolleriyle ellerini ovuşturan dev yapımcıların gölgeleri durur. Gel gör ki bu yoğun çabaya ve yüksek beklentilere rağmen bugüne dek yapılmış devam filmlerinin pek azı orijinal filmin başarısını yakalayabilmiştir. Onların da pek çoğu bilimkurgu filmleridir. Elbette bunun bir nedeni var.

İnsanlık olarak yüz yılı aşkın süredir hem hikâye anlatıcılarının hem de seyircinin hayal gücünün sınırlarını zorlayan bilimkurgu filmleri yapıyoruz. Dijital çağın nimetlerinden biri olan görsel efekt teknolojisi de bilimkurgu türünün potansiyelini her geçen gün biraz daha artırıyor. Bir tür olarak bilimkurgu, geniş, bazen epeyce geniş evren tasarımları ve hazmedilmesi çok kolay olmayan yeni bilgiler ve teknolojilerle ilgilendiğinden, o koca hikâyeyi tek bir filme sığdırmak çoğu zaman mümkün olmuyor. Bu yüzden pek çok bilimkurgu hikayesi (kimi zaman hangi sıralamayla izleyeceğimizi şaşırdığımız) devam filmi serileriyle seyirciye sunuluyor.

Söz konusu bilimkurgu olduğunda hikâye anlatıcısının elindeki materyal de seyircinin beklentisi de öyle kolay kolay tükenmiyor. Öyleyse devam filminde başarılı olmanın sırlarından birinin, geniş ve tutarlı bir hikâye evrenine sahip olmak olduğunu söyleyebiliriz. Bilimkurgu hikâyelerini (şayet masanızdaki gerçekten iyi bir hikâyeyse) öyle tek lokmada yiyip bitiremezsiniz. Gelin beklentileri karşılamayı başarmış on muhteşem devam filmine bakalım.

10 – 10 Cloverfield Lane (2016)

Cloverfield serisinin ikinci filmi olan 10 Cloverfield Lane, Josh Campbell, Matt Stuecken ve Damien Chazelle tarafından kaleme alındı ve ilk yönetmenlik denemesi olmasına rağmen çok iyi iş çıkaran Dan Trachtenberg tarafından yönetildi. Filmde ciddi bir trafik kazası geçirdikten sonra gözlerini yer altındaki bir sığınakta açan Michelle (Mary Elizabeth Winstead) ve ona dışarıda korkunç bir kimyasal saldırı olduğunu, bu yüzden kesinlikle dışarıya çıkmamaları gerektiğini iddia eden Howard’ın (John Goodman) hikâyesini takip ediyoruz.

Pek çok izleyici tarafından orijinal filmden üstün olduğu düşünülen 10 Cloverfield Lane, bilimkurgu ve gerilimin muhteşem bir bileşimi. Winstead ve Goodman, son derece klostrofobik bir ortamda müthiş bir performans sergiliyor. Bu ikili arasında sürekli değişen güç dinamikleriyle desteklenen heyecan ve gerilim bir an bile dinmiyor. Seyirciyi koltuğuna çivilemeyi başaran 10 Cloverfield Lane’in son on yılın en iyi bilimkurgu devam filmlerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

9 – Back to the Future Part II (1989)

Robert Zemeckis’in Back to the Future serisi, seksenli yılların en çok sevilen yapımlarından biriydi. Pek çoğumuz Back to the Future’dan söz açıldığında kendi hayali DeLorean’larımıza atlayıp anında çocukluğumuza dönüyoruz. Tüm zamanların en eğlenceli zaman yolculuğu temalı bilimkurgu yapımlarından olan 1985 yapımı ilk film ne kadar sevildiyse 1989 yılında gelen devam filmi Back to the Future Part 2 de o kadar sevildi. Neredeyse tamamıyla aynı kadroyu yine Zemeckis mizahıyla, bu kez başka bir zaman diliminde izledik.

Back to the Future Part 2’de kahramanımız Marty McFly (Michael J. Fox), oğlu hapse girip McFly ailesinin geleceğini hiç etmesin diye 1985 yılından 2015 yılına seyahat etmek zorunda kalıyor. Kadim dostu ve akıl hocası Dr. Emmett “Doc” Brown (Christopher Lloyd) da yine Marty’nin yanında ve ona destekçi. Fakat bu sefer tüm zamanlarda Marty’nin baş düşmanı olan Biff Tannen da zaman yolculuğu işinin içinde. Biff, Doc’un zaman makinesi DeLorean’ı çalıp tarihin akışını kendi yararına değiştirmeye kalkınca çılgın ikilimiz zaman çizelgesine ayar vermek için 1955 yılına geri dönmek zorunda kalıyor.

Robert Zemeckis, işin en başında Back to the Future’ı seriye dönüştürmek gibi bir planının olmadığını fakat ilk film gişede büyük başarı elde edince (381.109.762 dolar!) devam filmlerini yapmaya karar verdiklerini itiraf etmişti. Çok da iyi yaptı, çok da güzel oldu. Back to the Future üçlemesinin ikinci filmi olan Part 2, bugün hâlâ otuz beş yıl evvelki seyir keyfini yaşatabilen unutulmaz bir devam filmi.

8 – Spider-Man 2 (2004)

Sam Raimi imzalı Spider-Man üçlemesinin ikinci filmi Spider-Man 2, Alvin Sargent tarafından kaleme alınan 2004 yapımı bir süper kahraman filmi. Hikâye, ilk filmden iki yıl sonrasını konu alıyor ve Peter Parker’ın (Tobey Maguire) sevdiği kızı (Kirsten Dunst) kankası Harry’ye (James Franco) kaptırmasından doğan dramaya odaklanıyor. Bu travmanın üzerine bir de mentoru bilim insanı Otto Octavius (Alfred Molina) başarısız bir dönüşüm deneyi sonucu süper kötü birine, Doctor Octopus’a dönüşünce sorunlar iyice içinden çıkılmaz bir hâl alıyor.

Hem sempatik hem de zorlu bir kötü adam olmayı başarabilen Doc Ock, kesinlikle Spider-Man evreninin en iyi kötü adamlarından biri. Sam Raimi’nin kendine özgü, kendine göndermeler yapan tarzı, hâlihazırda ilgi çekici olan hikâyeyi daha da güçlendiriyor. Asıl ustalık alanı korku filmleri olan Raimi, bilimkurgu kahramanı Doc Ock’u tasvir ederken korku türü alanındaki becerilerinden mükemmel şekilde faydalanıyor. Pek çok seyircinin bugüne dek yapılmış en iyi Spider-Man filmi olarak kabul ettiği Spider-Man 2’de ilk filmde iş yapan her şeyin tekrar ele alınıp derinleştirildiğini görebiliyoruz. Bu anlamda Peter’ın hikâyesine sıkı sıkıya bağlı kalan Spider-Man 2’nin olağanüstü bir devam filmi olduğunu söyleyebiliriz.

7 – Star Trek: The Wrath of Khan (1982)

Nicholas Meyer tarafından yönetilen ve hikâyesi efsane televizyon dizisi Star Trek’e dayanan Star Trek II: The Wrath of Khan, 1979 yapımı Star Trek: The Motion Picture’ın devamı ve de Star Trek efsanesinin beyazperdedeki ikinci macerası. Pek çok izleyiciye göre yapılmış en iyi Star Trek filmi olarak görülen yapımda Kaptan Kirk (William Shatner) ve Atılgan mürettebatının, on beş yıllık sürgününden kaçan ve Kirk’ten intikam almak için yanıp tutuşan Khan Noonien Singh (Ricardo Montalbán) ile mücadelesi anlatılıyor.

Star Trek II: The Wrath of Khan’ın selefinden daha başarılı olmasının ardında yatan en büyük neden hikâyenin iyi yazılıp oynanmış bir kötü adam içermesi. Her zaman böyledir: İyi bir villain daima iyi yürekli kahramandan daha çok sevilir. Bu anlamda Ricardo Montalbán’ın kurnaz, kibirli ve buz gibi zorba olan Khan’ı kusursuz biçimde canlandırdığını söyleyebiliriz. Filmi ilk filmden daha iyi yapan bir diğer unsur da klasik bir intikam hikâyesinin, serinin kendine özgü mitolojisinden ödün vermeksizin, bilimkurgunun araçlarıyla anlatılmış olması. Seyirciye ilk kez büyük ve görkemli bir uzay gemisi savaşının hediye edilmiş olması da en büyük artılarından biri. Bu anlamda Star Trek II: The Wrath of Khan’ın ilk filmin üzerine çıktığını ve de gerçekten iyi bir devam filmi olduğunu söyleyebiliriz.

6 – Bride of Frankenstein (1935)

Bu sitede pek çok kez bilimkurgunun “anası” olarak Mary Shelley’nin adını anıp saygımızı sunduk. Bir kez daha söyleyelim: Jules Verne ve H.G. Wells’ten önce Mary Shelley vardı ve bilimkurguyu Shelley Hanım icat etti. Şimdi filme dönebiliriz. James Whale’in yazıp yönettiği, bilimkurgu korku türündeki Bride of Frankenstein, tıpkı öncüsü (1931 yapımı Frankenstein) gibi Mary Shelley’nin 1818 tarihli romanı Frankenstein’ı temel alıyor. Film, Boris Karloff’un canlandırdığı “canavarın”, bir arkadaş bulup yalnızlığını sonlandırmak için kırsalda çıktığı yolculuğu konu alıyor. Nihayetinde Dr. Frankenstein (Colin Clive) ve akıl hocası Doktor Pretorius (Ernest Thesiger), bilimin imkânlarını kullanarak bir cesede can veriyor ve canavar için bir gelin yaratıyor.

Gelmiş geçmiş en yüksek puanlı canavar filmlerinden biri olan Bride of Frankenstein, birçok seyirci tarafından orijinal Frankenstein’a eşit, hatta ondan daha üst seviyede bir film olarak değerlendiriliyor. Adı geçen gelinin ekranda görünme süresi beş dakikadan az olsa da, Elsa Lanchester rolde mükemmel bir iş çıkarıyor. Orijinal filmin temalarına sadık kalarak canavarın trajedisini daha da derinleştiren film, şimdiye kadar yapılmış en iyi devam filmlerinden biri olarak görülüyor.

5 – Blade Runner 2049 (2017)

Blade-Runner-2049

En başta söyleyelim: Ridley Scott’ın 1982 yapımı Blade Runner’ı, birçokları için gelmiş geçmiş en iyi bilimkurgu filmidir. Bilimkurgunun deli dâhisi Phillip K. Dick’in “Do Androids Dream of Electric Sheep?” romanından uyarlanan bu ilk film, atmosferi ve hikâye anlatımı bakımından bilimkurgu ve kara filmin mükemmel bir bileşimi, “insan nedir?” sorusuyla da felsefenin bilimkurgu yapıtlarına ne çok yakıştığının müthiş bir göstergesiydi. Kendi zamanında değeri bilinmemiş olsa da bugün tartışmasız bir başyapıt olarak kabul ettiğimiz Blade Runner’a elbette pek çok kez devam filmi yapılmak istendi. Bu şahesere hak ettiği değeri verecek iyi bir devam filmi yapmaksa kıymetlimiz Denis Villeneuve’e nasip oldu. İyi ki de öyle oldu.

Senaryosu Hampton Fancher ve Michael Green tarafından kaleme alınan Blade Runner 2049’u tıpkı ilk film gibi bir neo-noir bilimkurgu olarak tanımlayabiliriz. Bu filmde de yine genel anlamda zavallı Replikantların insanlar tarafından zorbalanıp sömürülmelerini izliyoruz. Fakat ilk filmden farklı olarak bu kez kahramanımız K’nin (Ryan Gosling) bir Replikant olduğunu kesin olarak biliyoruz. K, kendi türünden olanları yakalayıp yok etmek için kolluk kuvvetleriyle birlikte çalışan bir Replikant. Ancak kendi türünün de organik olarak çoğalabildiğini keşfettiği zaman hem kendisine hem de içinde yaşadığı topluma karşı derin bir sorgulamaya girişiyor.

Denis Villeneuve’ün oya işler gibi müthiş bir titizlikle yeniden yarattığı evrende Ryan Gosling de mükemmel bir performans sergiliyor. Filmin aksiyonu bol olsa da ilk filmdeki felsefi temalar bu aksiyondan zarar görmüyor; hatta daha da derinleştiriliyor. İlk filmde (elbette bilinçli olarak) büyük ölçüde muğlak bırakılan ve günümüzde hâlâ tartışılan kimlik sorunlarıyla (Deckard insan mıydı Android mi?) devam filminde karşılaşmıyoruz. Hepsinden önemlisi, Villeneuve’ün vizyonu ve seksenli yıllara kıyasla elbette çok fazla gelişen film teknolojisinin yardımıyla müthiş bir evren tasarımı seyrediyoruz. Blade Runner 2049, âdeta çok fazla para harcanmış bir sanat filmi gibi. Blade Runner, seksenli yılların en iyi bilimkurgu filmiydi, selefine büyük ölçüde sadık kalan bir devam filmi olarak Blade Runner 2049 da 2010’ların en iyi bilimkurgu filmlerinden biri.

4 – Dune: Part 2 (2022)

Denis Villeneuve’ü yeterince övemediğimiz için Dune: Part 2’den devam ediyoruz. Çünkü bilimkurgu yapıtlarını beyazperdeye uyarlarken (yani yazılı metinleri aksiyon sosuyla seyredilebilir hale getirirken) yapıtların edebi derinliğini ve felsefi dertlerini koruma işini onun kadar önemseyen başka bir bilimkurgu yönetmeni bulmak kolay değil. Villeneuve’ün Dune’u, Frank Herbert’ın 1965 tarihli harikası Dune roman serisinin müthiş bir uyarlaması. Tıpkı “yazıldığı gibi.” İlk filmden çıktığımızda, “Sinema böyle bir şey işte,” demiştik. Devam filminden çıktığımızda da, “Ve böyle,” dedik.

Senaryosu ilk filmde olduğu gibi yine Denis Villeneuve ve Jon Spaihts tarafından kaleme alınan devam filmimiz, hikâyesini anlatmaya ilk filmin kaldığı yerden devam ediyor. Bu kez Fremen halkının saflarında yer alan ve Fremenlerin gözünde mesihvari bir figür olarak yükselen Paul Atreides’i (Timothée Chalamet) izliyoruz. Paul hem ailesinin intikamını almayı hem de çöl gezegeni Arrakis’e zafer kazandırmayı amaçlıyor. Bu amaçla sevdiği kız Chani ve Fremen halkıyla güçlerini birleştiren Paul, bir noktadan sonra hayatının aşkı ve evrenin kaderi arasında bir seçim yapmak zorunda kalıyor.

Dune: Part 2’nin bilimkurgu türünün beyazperdede mutlak bir zaferi ve Villeneuve’ün bugüne dek yaptığı en büyük film olduğunu söyleyebiliriz. Muhteşem sinematografisi, güçlü performansları ve heyecan verici aksiyon sahneleriyle film, nispeten uzun olan süresine rağmen gözünüzü perdeden bir an bile ayırmanıza müsaade etmiyor. Hem gişede aldığı başarı hem de eleştirmenlerden aldığı övgülerle Dune: Part 2, şimdiye kadar yapılmış en iyi bilimkurgu devam filmlerinden biri olduğunu ispatladı. Teşekkürler Villeneuve.

3 – Aliens (1986)

Sıra James Cameron övmeye geldi. Kendisi seksenli ve doksanlı yıllarını biz bilimkurguseverlere hayatımız boyunca unutamayacağımız bilimkurgu şaheserleri yaratmak için harcamış bir ruh hastası (olumlu anlamda) olduğu için bütün övgüleri sonuna dek hak ediyor. Ridley Scott’ın ortalığı yıkıp geçen 1979 yapımı Alien’ını defalarca seyretmiş iflah olmaz Alien hayranları olarak, Cameron’ın yazıp yönettiği devam filmi Aliens’ın da neredeyse aslı kadar iyi olduğunu söyleyebiliriz. Neredeyse.

Aliens’ta olaylar, ilk filmden tam 57 yıl sonrasında vuku buluyor. Sevgili Ellen Ripley’miz (Sigourney Weaver) Nostromo’dan kaçmış ve hayatta kalmış olan tek kişi. 57 yıl boyunca derin uykuda güzel rüyalar gören Ripley, kurtarıldığı zaman korkunç bir kabusla yüzleşiyor. Tüm mürettebatı katleden yaratıklarla tanıştıkları LV-426’da bir koloni kurulmuş durumda. Orada neler olacağını az çok tahmin eden Ripley, şirket yetkililerini uyarsa da hain kapitalistler Ripley’e kulak asmıyor. Sonunda olan oluyor ve kolonidekilerle irtibat kesiliyor. Böylece Ripley, en büyük korkusuyla yeniden yüzleşmek üzere LV-426’da neler döndüğünü öğrenmeye giden askeri ekibe katılıyor.

Ridley Scott ilk filmde bilinçli olarak yaratığı çok fazla gözümüze sokmamış, ona uzaydaki Jaws efekti vererek bilinmeyene duyulan korkuyu kaşımıştı. James Cameron ise bunu tercih etmeyip bizi neredeyse her sahnede yaratıklarla burun buruna getirdi. H. R. Giger’ın mükemmel tasarımını detaylandırarak seyirciyi âdeta yaratığa doyurdu. Bir de tabii alametifarikası olan aksiyon sahnelerinin sayısını epey bir artırdı. Ezcümle, biri gerilimi diğeri aksiyonu savunan Scott ve Cameron’ın Alien’a yaklaşımı epeyce farklılık gösterse de, yine de Aliens’ın zamana meydan okuyan müthiş bir devam filmi olduğunu söyleyebiliriz.

2 – Star Wars: The Empire Strikes Back (1980)

Tüm zamanların en sevilen bilimkurgu filmlerinden biri olan The Empire Strikes Back, orijinal Star Wars üçlemesinin ikinci filmi ve de pek çok Star Wars hayranına göre serinin en iyisi. Aynı zamanda birçok “en iyi devam filmleri” listesinin de gediklisi. Leigh Brackett ile Lawrence Kasdan’ın kaleme aldığı ve Irvin Kershner’in yönettiği The Empire Strikes Back, 1980 yılında gösterime girdiğinde eleştirmenlerin de izleyicinin de büyük hayranlığını kazandı. Kuşkusuz Star Wars’un alametifarikalarından biri, sinemanın en klasik çatışması olan iyi ile kötünün savaşını mükemmel bir biçimde anlatıyor olması. The Empire Strikes Back de temelde kötüler kötüsü İmparatorluk ile iyi yürekli ve adil Asiler arasındaki savaşı konu alıyor. Bu savaş ekseninde Luke Skywalker’a (Mark Hamill) Master Yoda (Frank Oz) tarafından verilen Jedi eğitimini ve Leia Organa (Carrie Fisher) ile Han Solo (Harrison Ford) arasındaki aşk hikâyesini seyrederiz.

Tüm Star Wars serisinin en büyük ışın kılıcı savaşlarından bazılarını ve sinema tarihinin en şok edici plot twistlerinden birini barındıran The Empire Strikes Back, Star Wars serisini tanımlayan fantastik, bilimkurgu ve aksiyon unsurları arasındaki dengeyi kusursuz bir biçimde oturtuyor. Kershner’in, George Lucas’ın evrenini hikâye anlatımında bir sonraki adıma taşıyarak efsaneyi epeyce geliştirdiğini söyleyebiliriz. Üstelik bugün bildiğimiz en ikonik Star Wars anlarının çoğu da bu filmden. Bütün bunlar The Empire Strikes Back’i yalnızca Skywalker Saga’nın en önemli bölümü değil, aynı zamanda tüm zamanların en büyük bilimkurgu devam filmlerinden biri yapıyor.

1 – Terminator 2: Judgment Day (1991)

Geldik listemizin efendisine… Terminator 2: Judgment Day, “devam filmi” denildiği zaman akıllara gelen ilk yapımlardan. Judgment Day, 33 yıl sonra hâlâ tüylerimizi diken diken etmeyi başarıyor. Hikâyesiyle, sinematografisiyle, oyunculuk performanslarıyla, müzikleriyle ve de bir daha kimselerin çekmeye cesaret edemeyeceği yüzde yüz gerçek aksiyon sahneleriyle T2, hâlâ mükemmel bir film. Yalnızca mükemmel bir bilimkurgu aksiyon filmi değil; mükemmel bir film. Bunun en büyük nedeni, hiç kuşkusuz James Cameron’ın bir ruh hastası (hâlâ olumlu anlamda) olması. Zira kendisinin mükemmel bir Terminatör filmi çekebilmek için CGI teknolojisinin gelişmesini beklediğini, bu sırada kullanmak istediği teknolojiyi başka filmlerde denediğini, bir yandan da nükleer bomba uzmanlarından Vietnam’da uçmuş savaş pilotlarına kadar işini en iyi yapan insanlarla çalışıp T2 için hazırlandığını biliyoruz…

Terminator 2: Judgment Day’in senaryosu, Cameron ve William Wisher’ın ortak çalışmasından çıkıyor. İlk filme konu olan insan ve yapay zekâ savaşına dair öyküyü sürdüren film, Sarah Connor (Linda Hamilton) ve küçük oğlu John Connor’ın (Edward Furlong) hem hayatta kalma hem de geleceği yoluna koyma mücadelelerini konu alıyor. İkili, bir makineye karşı bir makineyle birlikte savaş veriyor. Görev, John’u gelişmiş ölüm makinesi T-1000’den (Robert Patrick) korumak. Koruyucu ise T-800 kod adlı Terminatör, Arnold Schwarzenegger.

Çığır açan özel efektleri ve üzerinde aylarca çalışılmış heyecan verici aksiyon sahneleriyle T2, gösterime girdiği zaman da tıpkı bugünkü gibi hayranlık uyandırmayı başarmış ve Cameron’ın bilimkurgu sinemasının en büyük isimlerinden biri olmasını sağlamıştı. Kendisi o vakitler edindiği itibarı bugün hâlâ koruyor. Dostluk ve aile temalarıyla bilimkurgu ve aksiyona dayalı hikâyesini derinleştiren T2, çoğu sinefile göre tüm zamanların en iyi devam filmi. Pek az film böylesi çok ögeyi bu denli başarılı bir şekilde harmanlayabilir. Ve çok az bilimkurgu filmi, otuz küsur yıl evvel yapılmasına ve film teknolojisinin bu kadar gelişmesine rağmen en sevilen bilimkurgu filmi olmayı sürdürebilir. Yapımda ve yayında emeği geçen herkese binlerce teşekkür…

Yararlanılan Kaynaklar:

Yazar: Selin Arapkirli

1984 yılında doğdu. Biyoloji okurken birden yazar olmak istediğine karar verip son derece keskin bir dönüşle Güzel Sanatlar Fakültesi'ne girdi. Fakat oradan da senarist olarak çıktı. Hala ilk romanını yazamadı ve giderek yaşlanıyor. Fakat ne kadar yaşlanırsa yaşlansın doğduğu yılla, 1984'le hep gurur duyuyor.

İlginizi Çekebilir

Nietzsche

“Çöl Büyüyor”: Nietzsche’nin Kâbusu Üzerine

Friedrich Nietzsche‘nin (1844-1900) Böyle Söyledi Zerdüşt‘ündeki Çölün Kızları Arasında bölümünde geçen “Çöl Büyüyor” (Die Wüste …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et