bilimkurgu kulubu

Film İncelemeleri

Tarih: 8 Nisan 2021 | Yazar: Buğra Şendündar

0

Titanların Savaşı: Godzilla vs. Kong

Gareth Edwards yönetiminde 2014’te gösterime giren Godzilla, MonsterVerse evreninin ilk filmiydi. Beyaz perdeye başarılı denilebilecek bir giriş yapan film için yapım şirketleri Warner Bros. ve Legandary Pictures, sonu Godzilla ve King Kong ile kesişecek sinematik evrenin hazırlıklarına önceden başlamıştı. 2014’teki yapım, Ishiro Honda’nın orijinal Godzilla’sı (1954) ile bir köprü kuruyor, ama Godzilla: King of the Monsters (2017) ile yeni evrende kendi yoluna devam ediyordu. Jordan Vogt-Roberts yönetiminde çıkagelen ve Vietnam filmleri geleneğini takip eden Kong: Skull Island (2017), rakibi kadar başarılı olamasa da günü kurtarabilmişti. Godzilla vs. Kong, hem HBO Max’te hem de seçili sinemalarda aynı anda gösterime girdi. Dolayısıyla pandemi koşulları, aynı zamanda sinema sektörünün dijital yayın kanallarına girmesini de sağladı.

Slasher türündeki You’re Next (2011) ile, belli bir oranda dikkat çeken Adam Wingard, kariyerine V/H/S (2012), Blair witch (2016) ve Death Note (2017) gibi vasat denilebilecek yapımlarla devam etti; Godzilla vs. Kong ise bütçe ve prodüksiyon açısından en iddialı işi oldu. Oyuncu kadrosunda Alexander Skarsgård, Millie Bobby Brown, Rebecca Hall, Kyle Chandler ve Demián Bichir gibi başarılı oyunlar olmasına rağmen, hiçbiri oyunculuk açısından varlık gösteremiyor. Dolayısıyla oyunculuk yönetimi açısından hayli problemli bir yapım ile karşı karşıyayız. Sanat ve görüntü yönetiminin üst düzeyde olduğu yapımda Tom Holkenborg, müzik çalışması ile iki rakip Titan’ın ruhuna uygun bir iş ortaya koyuyor. Senaryo çok tahmin edilebilir bir yolda ilerliyor ve sonlarda iki canavarın ittifak içine gireceğini kestirmek zor olmuyor.

Bir şekilde Kafatası Adası’ndan alınan Kong, Monarch’ın araştırma üssüne yerleştirilmiştir. Aynı anda iki alfa Titan’ın tehlikeye yol açacağına inanan Monarch, mümkün olduğunca Kong’un varlığını Godzilla’dan gizlemeye çalışmaktadır. Ancak Kafatası Adası’nın kopyası olan devasa tesis, Kong için artık “yetersiz” gelmeye başlamıştır. Dr. Ilene Andrews’un (Rebecca Hall) evlatlık kızı Jia (Kaylee Hottle), Son Iwi yerlisidir ve Kong’un da en yakın arkadaşıdır. Sağır olan Jia, işaret dilini kullanarak dev dostuyla iletişim kurabilmektedir. Zaten ilk filme göre hayli uysal görünen Kong’un dengeleyici unsuru da bir nevi bu küçük kızdır.

Oyuk Dünya (Hollow Earth) teorisinin gerçek olduğunu keşfeden Apex Cybernetics, Monarch’a bağlı bilim insanları ile bu gizemli dünyaya keşif yapma peşindedir. Kökenlerinin Oyuk Dünya’nın derinliklerinde olduğuna inanılan Kong, bu tehlikeli yolculuk boyunca insanların koruyucusu olacaktır. Oysa Apex Cybernetics’in asıl niyeti iç dünyadaki değerli güç kaynaklarını ele geçirmektir. Öte yandan Godzilla’nın Ghidorah’ı yenmesinin üzerinden yaklaşık beş yıl geçmiştir. Uzun yıllar insanlık için bir tehdit oluşturmayan Godzilla, bir gün Apex Cybernetics’in Pensacola’daki tesislerine yıkıcı bir saldırıda bulunur. Bu saldırının asıl sebebi ise Apex Cyberneticsin kirli emellerinde saklıdır. Zira şirketin desteğiyle iç dünyaya keşif yolculuğu yaptıklarını zanneden Nathan Lind (Alexander Skarsgård) ve Ilene Andrews, çok geçmeden kendilerini büyük bir komplonun içinde bulacaktır.

Hikâyede insan faktörünün gereğinden fazla ön planda olması, hem akıcılığa sekte vuruyor hem de zorlama bir amaca hizmet etmesine neden oluyor. Çünkü karakterleri sürekli bir şeyleri açıklama telaşı içindeyken görüyoruz. Godzilla ve Kong, tüm film boyunca iki kez kapışıyor. İlki, Kong’un savaş gemisi ile Antarktika’ya götürülüşü sırasında gerçekleşirken, diğeri ise Apex Cybernetics’in Hong Kong’taki yerleşkesi yakınlarında yaşanıyor.

Filmin ortaları büyük oranda Oyuk Dünya’da geçiyor. Oyuk dünya komplosunun MonsterVerse evreninde gerçeğe dönüşmesi bir noktaya kadar kabul edilebilir, fakat ortadaki durumun bilimsellikten uzak oluşu, fantastik yanı daha ağır basan bir yapımla karşı karşıya olduğumuz algısını yaratıyor. Ayrıca King Kong’un alışageldik hırçınlığından uzaklaştırılması ve deyim yerindeyse itaatkâr bir gorile dönüştürülmesi onu fazlaca insanlaştırmış. Godzilla ise bildiğimiz gibi; görkemli ve ürkütücü.

Oyunculukların yerlerde sürünüyor oluşu, herhangi bir karakter ile özdeşleşebilmemizi imkansız kılıyor. Demián Bichir’in canlandırdığı Walter Simmons (CEO) karakteri, elinde sürekli viski kadehi olan karton bir karakter. Herkesçe çok iyi bir oyuncu olarak bilinen Alexander Skarsgård, sadece şaşkın bir yüz ifadesi ile ortalıkta dolanıyor. Sırf sözünü dinliyor diye küçük Jia ise en ölümcül anlarda Kong’un yanına atılan bir figürden fazlası değil… Dolayısıyla başrolde olması gereken iki canavarın geri plana itilmesi ve senaryonun çok katmanlı olmaya çalışması, hikâyede dağınıklığı da beraberinde getiriyor.

Ancak hakkını vermek gerekir ki, iki Titan arasında geçen mücadele sahneleri oldukça etkileyici ve takip edilebilirliği kolay bir şekilde kurgulanmış. Özellikle ikilini kavgası sırasında Hong Kong’un yerle bir olmasını izlemek korkutucu bir etki bırakıyor. Adam Wingard, yönetmenlik anlamında sınırlarını oldukça zorlamış. Örneğin Kong’un eli kolu bağlı şekilde taşınırken Godzilla’nın gelişini beklerkenki çaresizliği görülmeye değer. Sonuç olarak, gösterimi pandemiden dolayı neredeyse bir yıl ertelenen yapım, uzun bekleyişin hakkını veremiyor, ama günün sonunda kazanan yine iyi taraf oluyor.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

1979 İstanbul doğumlu. Sinemaya olan ilgisi daha yedi yaşındayken dedesiyle sabahlara kadar film izlemekle başlar. Daha önce çeşitli mecralarda sinema üzerine makale ve eleştiriler kaleme aldı. Günümüzde, Bilimkurgu Kulübü'nde yazarlık serüvenine devam ediyor. Ona göre sinema, insanın kendini keşfetmesidir.