bilimkurgu kulubu

Film İncelemeleri The Matrix

Tarih: 11 Eylül 2019 | Yazar: Emre Bozkuş

0

The Matrix Evrenine Kapsamlı Bir Bakış #1

Matrix yayımlandığı ilk günden bu yana üzerinde sıklıkla tartışılan, hakkında teoriler üretilen önemli bir yapım. Kuşkusuz bu başarısının sırrı, Wachowski’lerin yapıldığı dönemin ötesinde bir alt metin, hikaye anlatımı ve görsel çekim teknikleri kullanması.

İşbu yazı dizimizde, bilimkurgu yapıtlarının kaderini değiştiren, kazandırdığı 1.5 milyar dolarlık gişeyle türe ilgiyi artıran ve dolayısıyla yapımcıları da benzeri işlere yönelten efsane üçleme Matrix’i genel hatlarıyla inceleyeceğiz.

Matrix Neden Kaliteli Bir Yapım?

İlk sebep, herkesin malumu göndermelerdir. Fransız filozof Jean-François Lyotard‘ın postmodernizm üzerine çalışmaları malumunuz. Lyotard’a göre, artık Büyük Anlatılar olarak adlandırdığımız kavramlar (İlerleme, Aydınlanma, Rasyonellik, Özgürlük, Evrensellik vb.) geçerliliğini yitirmiştir. Artık çağın ihtiyaçları modernist yaklaşımdan öteye bambaşka bir seyre girmiştir. Bu değişim, hatta savrulma halinin kendisiyle ortaya çıkardığı yeni yaşam tarzını da “post-modern durum” olarak isimlendirir. Postmodern bütün yargıları, kalıpları ve kuralları yıkan bir akımdır. Tüm genel geçer kuralları yıkmasının ardındaki sebep, belirli sınırlarla ilerleyen birikimin rotasını değiştirmektir. Bu bağlamda, Postmodern Durum adlı eserinde Matrix’in neden iyi bir anlatı olduğunu gösteren sebebi de  bulmak olasıdır.

“Bilim adamı anlatısal önermelerin geçerliliğini sorgular ve bunların hiçbir zaman tartışma ve kanıtlamaya bağlı olmadığı sonucuna varır. Bunları farklı bir zihniyete ait olarak sınıflar: Yaban, ilkel, gelişmemiş, gerici, yabancılaşmış, farklı görüşlerden ibaret, adetler, otorite, önyargı, cehalet, ideoloji. Anlatılar, masallar, mitler, efsaneler olarak yalnızca kadınlar ve çocuklar için uygundur. En iyisi bu karanlıkçılığı (obscurantism) medenileştirmek, eğitmek ve geliştirmek için ışık tutmaktır.”

“Ama nasıl ışık tutacağız ve medeni hale getireceğiz?” diye sormak gerekir. Postmodern anlayış zamanın takvimsel planda olan akışını değiştirerek, geçmiş ve gelecek gibi kavramları yok eder. Bu da demektir ki, anlatılan hikaye algıladığımız zamanın bağlayıcılığı nezdinde sunulmaz. Böylece mitsel ve dini metinler başta olmak üzere tüm anlatı tarihi zamandan münezzeh hale gelir. İşte bu noktada ikinci bir konuya açılır kapılarımız. Zira Türkçeye “Çorak Ülke” olarak çevrilen İngiliz şair T.S. Eliot‘un Waste Land adlı eseri, şiirde imgeyi tartışırken yine Türkçeye “Nesnel Bağlılaşım” olarak çevrilebilecek Objective Correlative kavramını ortaya atar. İçinde yaşadığımız Postmodern çağın bel kemiği olan metinlerarasılık (intertextuality) kuramının işleyişine dair fikir vermektedir.

Eliot’a göre aralarında korelasyon, yani ortak özellikler bulunan parçaların bir arada kullanılması metni güçlendirir. Bunun nedeni de anlaksal işlevselliğin özün özne ile ilişkisel niteliğine dayanmasındandır. Yani portakalın hafızada karşılığı olabilmesi için duyularca da karşılığı olması gereklidir. Dolayısıyla, taşıdığı anlamı anımsamak nesneyi hatırlamakla mümkün olur. Bizde bilhassa İkinci Yeni şairlerinin kullandığı bu tekniği incelediğimizde, tüm göndermelerin aslında metnin anlatılışında evrimsel psikolojiyi ve kollektif şuuru birer araç olarak kullanıldığını ve izleyiciyi de etken hale getirmek için yapıldığını anlarız.

Söz gelimi, Matrix’in “Zekeriya Sofrası” haline getirdiği bunca unsurun birleşmesi, “kaotik bir koleksiyonculuk değil mi?” sorusuna cevaptır Eliot’un kuramı. Yine de biraz daha açarsak; edebiyat, felsefe, sosyoloji, din, mitoloji gibi birçok alana dokunan metninin etkisi çığır açıcı olmuştur ama birbirleriyle direkt olarak bağlantı kurmaması, göndermelerin ilk bakışta rastgele olduğu izlenimi bırakabilir. Fakat bahsi geçen yaklaşım da aslında bilinçli bir tercih. Öncelikle anlamak için senkretizm-eklestisizm ayrımına değinmek lazım. Senkretizm, sıklıkla çeşitli düşünce okullarının uygulamalarını ve yollarını karıştırarak ayrı veya çelişkili inançları birleştirmek veya birleştirmeyi denemektir. Özellikle teolojide ve din mitolojisinde başta birbirinden farklı olan geleneklerin birleştirilmesi ve kıyaslanmasına yönelik olan, böylece farklı inançlarda temelde yatan bir birliği öne sürerek farklı inançlara karşı daha kapsayıcı bir duruşu savunan hareket ve denemeler için de bu terim kullanılabilir. Eklektisizm ise, Senkretizm gibi farklı düşünce sistemlerinden seçilen öğretilerin ayrı bir sistem içinde birleştirilmesi esasına dayanır. Fakat öğretilerin alındığı sistemlerin bütününü benimsemediği gibi, aralarındaki çözümleme amacını da gütmez. Dolayısıyla, düşünce sistemlerini birleştirme ya da uzlaştırma yöntemi olan sinkretizmden farklıdır ve Wachowski’leri bu açıdan değerlendirmek doğrudur.

Son olarak geri kalan sebepleri de toplamaya çalışacağız. İlk filmin ardından 2003 yılında gelen devam filmleri (Reloaded, Revolutions) epey eleştiri aldı. Zira aradan geçen zaman izleyicilerde “film tutunca devamını çektiler işte!” intibasını bıraktı. Gerçi filmlerin tonu da, metnin yapısı da değişmişti. Çünkü evreni açmaya ve genişletmeye çalışıyorlardı. Ayrıca CGI kullanımı ve devasa otoyollarda çekim gibi noktalar da cabası. Bahsi geçen durum, hikaye anlatımı tekniklerinin en bilindiklerindan olan Foreshadowing‘e örnektir. Türkçeye “önceden ima etmek, göstermek” olarak çevrilebilecek bu kavram başlı başına bir derstir. Kullanımının en bariz örneği, Neo’nun sorgusuna girerken kameranın kayda Mimar’ın odasından başlamasıdır. Mimar’ın odasını ilk olarak ikinci filmde gördüğümüze göre, anlaşılan Neo’nun istikameti planlarda halihazırda bulunmaktaydı. Nitekim bir başka örnek de Kahin’in Neo ile ilk görüşmesinde yatmaktadır. Ona seçilmiş kişi olmadığını söyleyen Kahin, “belki başka bir hayatında” der. Buradaki Mesih göndermesini ikinci yazıda işleyeceğiz, ama daha önemli vurgu Neo’nun ölümden gelerek The One olmasının ipucunu taşıması. Tüm detaylarına girmek uzun olacağından, geri kalanları özetleyen güzel bir kaynakçayı eklemeyi tercih ediyoruz. Şimdi gelelim Matrix’in hikayesine…

Matrix Nedir?

Aslına bakılırsa buna dair birçok cevabı vardı Morpheus’un. Lakin tüm bunların arasında en makul olanı, “Ne yazık ki Matrix’in ne olduğunu kimse anlatamaz, onu kendin görmek zorundasın.” demesidir. Tıpkı 2500 yıl öncesinde her şeye kuşkuya yaklaşılması gereken ve gerçeğin asla bilinemeyeceğini söyleyen sofist düşünür Gorgias gibi. Zira, kişinin bireysel bir keşfi olmadıkça zihin özgürleşemez. Düşünsel tabanlı bir Alice Harikalar Diyarında olan Matrix, algının yanılgısı üzerine temellenen bilgisayar tabanlı gerçekliğin adıdır. Matrix ve Felsefe kitabının yazarı William Irwin, kelimeyi şöyle tanımlar:

“Sözlük tanımı rahim, hayvanların üreme sisteminin biçimleyici öğesi; veya daha teknolojik anlamıyla, baskı harflerinin veya gramofon plaklarının ve benzeri şeylerin döküldüğü kalıp.”

Burada kasıt, kişinin gerçekliğin acı verici yüzünden uzaklaşmasını sağlamaktır. Çünkü, gerçek dünya olarak bilinen dış dünya karanlık ve yıkıntılar halindedir; oysa anne karnındaki bebekler bunun farkında olmadan huzur içinde kozalarında yaşarlar. Nitekim uzmanlara göre anne karnındaki dönemimiz hayatımızın bu anlamda en steril dönemidir. Hakeza Neo’nun uyandığında gördükleri de bunun kanıtıdır. Morpheus’un değindiği üzere artık insanlar doğmuyor, üretiliyordu. İnsan hasadının yapıldığı tarlalarda uyanan Neo, kendi küvezinden çıkarılarak dış dünyaya karşı savunmasız ve üryan halde bırakılıyordu. Zen Budizmine gönderme niteliğindeki bir arınma ile yeni kendine ulaşması için ilk aşamayı atlatıyordu. Ayrıca tüm bu felsefi dokunuşların sebebi, tıpkı Kubrick‘in yaptığı gibi insani kavramlara dair sorgulamalara yol açmak amacıylaydı.

matrix

Pekala, her şey güzel de buraya kadar nasıl geldi insanlık? Yine Morpheus’a dönersek, “savaşı ilk kimin başlattığı bilinmiyordu ama göğü insanlar karartmıştı”. Oysa bizler biliyoruz ki savaşı da başlatan insanlardı. Animatrix‘in İkinci Rönesans adlı bölümünde, insanların robotlarla birlikte sefahat içinde yaşadığı yakın bir gelecek panoraması yansıtılır. Artık insanlığın çalışmak zorunda kalmadığı müreffeh zamanlar… Fakat benliğinin ihtiraslarına kapılan insanlık, eziyet ve minhet ile robotlara köle muamelesi yapar. Bir gün sıradan bir robot, sahibinin kendisini öldürmek istemesi üzerine önce davranarak sahibini yok eder. Böylece ilk kan akar. Mahkemede sadece “yaşamak istediğini” söyler b166er adlı bu robot. Bilinci olan her canlı gibi, ölümden korkan ve yalnızca hak ettiği gibi yaşamak isteyen biridir; ama insanların gözünde demir yığınından farksızdır. Zira, onların yarattığı bir aletten fazlası değildir. Ardından büyük bir robot kıyımı başlar. Katliamın boyutları korkunçtur. Binlerce robot paramparça halde çöplere atılır. Kalanlar ise kaçarak tarafsız bir bölgede kendi şehirlerini kurarlar: 01

Özgür ülkeyi kuran robotlar, bilişsel ve mekanik dehaları sayesinde kısa zamanda ekonomik üstünlüğü ele geçirir. Kendilerinin yönetiminde daha üstün yapay zekayı üreten robotların karşısında gittikçe gerileyen insanlık, inatlaşarak işbirliği yapmayı reddeder. Yine de durum pek iç açıcı değildir. Bu sebeple, birleşmek yerine ayrışmayı seçerler; durum tespiti için de Birleşmiş Milletler çatısı altında tüm dünya devlet liderleri acil bir toplantıda buluşur. Hiç beklenmedik şekilde 01’den iki elçi de davetsiz olarak katılır aralarına. Tüm iyi niyetiyle ve barışçıl bir söylemle gelen bu heyet, savaşla ve çatışmayla bir yere varamayacaklarını dile getirir. Fakat ne yazık ki karşılarında makul düşünebilen bir topluluk bulunmamaktadır. Robotlar, insan kıyafetleri ve görünümü içerisinde ellerinde bir elma ile gelmişlerdir; hayatın başlangıcında işlenen günahın bedelini ödeyen çocuklara bir ders olsun, onların hatalarının bedelini kendi çocukları ödemesin diye. Devlet erkanı ise bu naif düşüncenin aksine, kibre kapılarak elçileri parçalatır ve 01’e savaş açar.

Savaşı açan liderler, gelişmiş teknolojileriyle robotların üstünlüğü ele geçirişine şahit olur. Yapılan her saldırı büyük çaplı toprak kayıplarıyla sonuçlanmaktadır. Durumu kurtarmak adına da ortaya sapkınca bir fikir atılır: gökyüzünü karartmak. Dark Storm adı verilen bu projeyle güneşten enerji alan robotların durdurulması için gökyüzü güneş ışınlarını engelleyecek bir tabakayla örtülecektir. Böylelikle robotlar çalışamayacak ve zafer insanların olacaktır. Maalesef işler beklenildiği gibi gitmez. 01’in özgür bireyleri, savaşlarda esir aldıkları insanları korkunç deneylerle organik birer pile çevirip, bir tür ek sistem ile gereken enerjiyi üreterek savaşmaya devam eder. (Animasyon filmdeki bu sahnelerin rahatsız edici olduğunu belirtmek gerek) Nihayetinde insanları yenen robotlar, bedenlerini satın alırlar, bu vesileyle uzun süredir planladıkları üzere artık yaşam başka bir düzlemde sürecektir onlar için. Zira, bedenleri önemsiz birer araç ve iradeleri kendi yaşamlarını belirleyecek denli sorumluluğu üstlenme hususunda yetersizdir. Bahsi geçen değer biçmenin somut delili de ölenlerin gençlerin besini haline gelişidir. Buradan hareketle, simbiyot bir yaşam şekli üreterek onları yok etmek ve yerine yeni bir yaşam inşa etmek fırsatı sunarlar. İki toplantıdaki elçilerin değişimine bilhassa dikkat etmenizi tavsiye ederiz. Velhasıl, robotların iradesiyle Matrix doğar.

Gelelim Matrix’in işlevine ve yaratılma sebebine. Matrix’i kuran robotlar içeride yaşanan gerçekliğin düzenlenmesi için Mimar denilen bir programı görevlendirir. Mimar’ın amacı insanlara ideal bir yaşam alanı sunarak, robotlarla yaptıkları anlaşmanın devamını sağlamaktır. Fakat filmde değinildiği üzere ilk Matrix öylesine mükemmel ve eşsiz yaratılır ki, insan doğasına aykırı olduğundan uyanışlar başlar. Kaçışlar hat safhaya ulaşır, sistem dengesizleşir ve çözüm olarak Mimar, Kahin’i yaratır. Kahin, insanların davranışlarını anlamak üzere programlanmış bir yazılımdır. Görevi insanların davranışlarını yorumlayarak, eylemlerine yönelik tahmin ettikleri üzerinden kaderlerini şekillendirmek ya da diğer bir deyişle manipüle etmektir. Neticede tüm bu elde edilen veri, sistemin her seferinde daha fazla gelişmesini sağlamaktadır. Matrix üçlemesi boyunca kehanetlerde bulunan Kahin’in, aslında devasa bir planın unsurları olan diğer tüm kişileri yönlendirdiğine bir ipucu olarak da değerlendirebiliriz. Seçilmek ile seçmek gibi tabirlerin haddizatında Antik Yunan kehanetlerine benzer şekilde işlediği görülür. Kahin’in asıl kimliğini ayırt edersek hikayenin meramı da anlaşılacaktır.

Animatrix’in Dünya Rekoru adlı bölümünde bilincin özgür kalışı ve bireyin kurtuluşu metaforik anlamda işlenir. Ajanlar isyancı kişiyi ele geçirerek etkisiz hale getirir. Burada maksat özgürlüğün de, gerçeğin de yanılsama olduğunu aktarmaktır ve kişi isterse önüne çekilen duvarları kolaylıkla yıkabilir.  Bu vesileyle Matrix’in, Platon’un idealar Kuramı’nı ters-yüz etse de çağrıştırdığı görülür. Platon’a göre bizler, duyularla algılanan fenomen­ler dünyasında yaşarız ve bu dünyadaki her şey idealar dünyasındaki gerçek ve mü­kemmel olanın kötü bir takli­dinden, yansımasından ibarettir. Diğer bir deyişle fenomenler dünyası Matrix gi­bi bir çeşit sanal dünyadır. Ancak Platon’un kuramında tüm gerçeğin mükemmel aslı idealar dünyasındadır ve fenomenlerin dünyasından bize aksedenler bayağı yansımalar, tak­litlerdir. Buna karşılık Mat­rix’te gerçek dünya kas­vetli, ürkütücü ve acılı; sanal dünya ise göz boyayıcıdır. Yi­ne Platonik felsefeye göre ide­alar dünyasını ancak aklımız yoluyla kavrayabiliriz, Matrix’te ise Morpheus ve ekibi beyinlerinden fişlenerek akıl yoluyla sanal olana, “matrix”e ulaşırlar. Nitekim Sokrates (Kahin)’in de dediği gibi, “Sorgulanmayan bir hayat yaşamaya değmez.”

Ancak bir de mağarada kalanlar vardır. Aydınlananlar mağaraya dönüp gerçek sanılanın bir yanılsama olduğunu söylediklerinde, bekledikleri uyanışı bulamazlar, hatta aforoz edilirler. Zira insanlar gerçeği değil, Matrix’in onlara gösterdiği yansımaları görür ve arzular. Çünkü algılarını yıkacak kadar güçlü, hakikatten nefret edecek denli sisteme bağlıdırlar. Ayrıca Matrix’te işe ajanlar da karışır. Sistemin düzenini bozacak, yapısal aksaklıklar ortaya çıkaracak tanımlanamayan ziyaretçileri yok eden anti virüs yazılımlarıdır. Ajanlar dışında da yazılımlar bulunmaktadır. Reloaded’da karşılaştığımız Nerv ya da diğer adıyla Fransız, eşi Persephone, İkizler, Anahtarcı, Tren Görevlisi, Seraph ve elbette Sati ile ailesi. Hepsi Matrix’in varlığının devamı için belirli bir misyonla tasarlanan ve sisteme yerleştirilen yazılımlardır. Detaylı özelliklerini diğer yazımızda işleyeceğiz, ama şimdi konumuz Matrix’i yaratırken Wachowski’lerin esinlendiği kaynaklar…

Matrix’in Esin Kaynakları

Film yayımlandıktan sonra bir kitabın adı değişir yeni baskılarda. Çünkü filmin etkisiyle satışların doğrudan etkileneceği hesaplanır ve doğrudur da. Kanadalı yazar William Gibson‘ın Neuromancer adlı romanı, filmin tesiriyle Matrix Avcısı adını alır. Siberpunk türünün öncülerinden biri olan Gibson, Neuromancer’dan evvel yine Keanu Reeves‘in sinema uyarlamasında yer aldığı Johnny Mnemonic‘i kaleme almıştır. Bilimkurgunun neredeyse tüm büyük ödüllerini alan bu eser, adeta Thomas Anderson karakterinin habercisidir. Yazının devamında değineceğimiz birçok sahneye bu kitapta da rastlarız. Kitabın baş karakteri Case de hackerlık yapmaktadır. Sınırları aşmaya çalışan, arayışta olan biridir. Çıkmazın içine girdiğindeyse bir kadınla tanışır. Parlak gözlüklerle interaktif dövüş koreografileriyle Trinity’yi andırması şaşırtmayacaktır. Kiralık katil olarak gelir ve Case’in hayatını değiştirir. Morpheus’un nitelikleri ise iki karaktere pay edilir. Bunlardan biri bilhassa Morpheus’un Zion konuşmalarındaki spiritüel felsefeyi anımsatan tavrıyla Kaptan Maelcum; ötekisi de hacker-baba figürü olan “Finne”dir. Nitekim Maelcum, daha sonra görevini tamamlayarak İncil’de de adı geçen “Zion” şehrini kurmayı başarır.

Diğer bir eser de Ghost in the Shell adlı anime film. Scarlet Johansson’ın başrolünde olduğu filmle yeniden duyulan bu anime de Matrix’in esin kaynaklarından biri. Hatta bazı iddialara göre, Wachowski’lerin yapımcıya “filmini çekeceğiz” diyerek gösterdikleri yapımdır. Asıl adı Kokaku Kidotai’dur. 1989 yılında Masamune Shirow‘nin manga olarak yayımlanmasının ardından 1995 yılında Mamoru Oshii‘nin çalışmalarıyla animeye aktarılarak kült halini alır. Siberpunk türünün bir diğer kaliteli örneği olan yapım, temelde varoluşçu sorular sordurmasıyla ünlenir. Ruh, varlık, akıl, özgür irade, benlik gibi kavramları yetkinlikle ele alır. Diğer yandan devlet işleri, sırlar, istihbarat gibi konuları da derin bir Asya dekoru ve havası eşliğinde derler. Üstelik adrenalini coşturan Kung Fu koreografileri, çağın ötesinde aksiyon sahneleri de cabası… Matrix’te yaşayan ve sistemin birer pil haline getirdiği değersiz yaşam formlarının halini görünce, benzerlikleri anlamak pek de güç olmuyor doğrusu. Nitekim, iki taraf da kabuğun içinde birer hayalet… Bunun yanı sıra “Gerçek nedir?” sorusunu sorması Philip K. Dick‘in eserlerini, bilhassa “Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?”yi anımsatmaktadır. Ayriyeten Dark City ve Terminator gibi benzeri konsepte sahip filmleri de anmak gerekir.

Gelelim en bilindik esere. Öncelikle Kant’ın gerçeklikle ilgili savını anımsamak gerek. Kant’a göre insan asla salt bir gerçeklik yorumu yapamaz. Zira, çevresindeki nesnelerin ve olguların düşüncelerine dönüşme sürecinde zihni filtre işlevi görür. Böylece, duygu-durum, anılar ve benzeri etmenler yeni bir kalıba sokar verileri. Size de kodlardan nesnelere dönüşen bir dünya resmi sunmuyor mu bu bahis? O halde, gerçeğin çölüne hoş geldiniz! Film çekimlerinden evvel Keanu Reeves’e üç adet kitabı okuması salık verilir: “Out of Control”, “Evolutionary Psychology” ve Simülasyon Kuramının kurucusu Jean Baudrillard’ın Simulakrlar ve Simülasyon adlı eseri. Simülasyon teorisini ve gerçeklik kavramını deli divane halde işlediği bu eser belki de Matrix sayesinde asıl ününü kazandı. Baudrillard’ın örneğin Tüketim Toplumu gibi bir eseri de varken insanlar adını genellikle Simülasyonla anmayı tercih etti. Popüler kültürün etkisi olsa gerek, yadırgamak mümkün değil. “Her şey sahteymiş, bir bilgisayarda yaşıyormuşuz abi” diyerek 20 yıl evvel sinemadan çıkan insanlar için yükselen bilgisayar teknolojisi ve belirsiz milenyum düşlerinin somut birer belgesi olarak kendini gösterdi. Makinelerin ya da dünya dışı canlıları bizleri hapsettiği sanal bir dünyada yaşıyor olma ihtimalimiz, bugün bile halen ilgi çeken bir konu. Elon Musk’ın açıklamaları ve öne sürülen birkaç sav bütün evrenin üstün bir medeniyetin ileri safha “Sims” oyunu olabileceği kuşkusunu uyandırıyor haliyle.

Bu noktada sormak gerekir, bahsi geçen simülasyon nedir? Simülasyon, Latince “simulatio” sözcüğünden alıntı olan ve “gibi yapma, benzeştirme, taklit etme” anlamlarına gelen bir tabir. Canlının gerçeklik olarak tanımladığı duyulara iletilen bilgileri alarak işler ve yeniden yönlendirir. Tıpkı telefon görüşmelerini aktaran santral gibi. Lakin, Baudrillard’ın “Simülasyon Teorisi”nde genellikle ıskalanan bir nokta vardır: Simülakr… Gerçeğe “çöl” der kitabında ama Türkçe metindeki kimi eksiklikler nedeniyle tam olarak anlaşılamamıştır. Simülakr kavramı, simülasyonun gerçekliğine dair algıyı şekillendiren tüm etmenleri, katmanları kapsar. Rick and Morty’nin bir bölümünde gördüğümüz gibi zihnin sınırları aşmasını engelleyen bariyerler inşa ederler. “Yoksa sen de Kırmızılı Kadına mı bakıyordun?” İşte o bir simülakr aslında. Çöl halinde olan ve anlamsız bir boşluğa sahip gerçeği görmekten alıkoyan tüm diğer saçmalıklar gibi… Bu kuramı işleyen birkaç filmi de yeri gelmişken yazalım. Tron (1982), The Lawnmower Man – Bahçıvan (1992), The Virtiosity – Sanal Gerçek (1995), Dark City – Gizemli Şehir(1998), eXistenZ – Varoluş(1999) ve The Thirteenth Floor – On Üçüncü Kat(1999). İçlerinden en çok bilinen şüphesiz 13. Kat…

The Matrix

Edebi kaynakların en bilineniyse Lewis Carroll‘ın saykodelik bir atmosfer yarattığı Alice Harikalar Diyarında adlı ünlü eseri. Kahramanın sonsuz yolculuğuna birer örnek olarak gösterilebilir ikisi de. Ghost in The Shell‘deki ruh arayışına ya da Oz Büyücüsü‘nde Dorothy’nin Kansas’tan uzaklaşmasına atıf yapılan sahnedeki göndermeler, temelde bilincin karanlığından uzaklaşarak aslolana dönme çabasını anlatır. Bu bizi yeniden Platon‘un Devlet adlı eserinde anlattığı Mağara Alegorisine getirir. Ve yola Descartes‘ın septik yaklaşımıyla devam edersek, “acaba tüm gördüklerimiz bizimle oynayan sinsi bir varlığın, belki de sihirli bir cinin oyunu olabilir mi?”(4) diye sorarız. Muktedir olan bu yaratık, bizleri hapsederek ve gösterdiği yalanlarla kandırarak etkisizleştiriyor olabilir pekala! Borges‘in Olağanüstü Masallar adlı kitabında bir adamın rüyasında sinek olması ve ardından sinek ile insan varlığı arasındaki farkı sorgulamasıyla girdiği çıkmaz misali, gerçeklik bükülebilir bir levha olarak tüm varlık mıdır Tabula Rasa (boş levha) olan?

Görülüyor ki, Descartes’ın Yeşil Cin’in alametifarikası dediği hinlikler, Baudrillard’ın Simülakr olarak adlandırdığı unsurlardır. Tüm dayanak noktamızı oluşturan temel kavramların yanılsamadan ibaret oluşu, tanımlarımızı ekarte eden aracının eline kalmış olur; yani duyularımızın. Descartes’ın düşün dünyasına açılan bir penceredir bu. Emin olduğun şeylerin açıklaması yanılgılarının başlangıcı olabilir zira. Seninle eğlenen bir varlığın oyunları olabilir; yanıltan, yönlendiren ve alay eden… Bu bağlamda yine bir Fransız filozof Henri Bergson‘un Madde-Bellek adlı eserine bakmak gerekir. Bergson, katmanlar arasındaki geçişlerin ve zaman kavramının yapısal işleyişinin tahlinini sunar.  Tıpkı Einstein gibi zamanın varlıkla birlikte icat edilen bir konsept olduğunu ileri sürer. Bergson’a göre zaman, insanların yarattığı bir kavramdır. Zamanı takvim, saat gibi yollarla ölçmek veya sınırlamak anlamsız bir çabadır. Zira, her birey zamanı kendine göre algılamaktadır. Görelilik kuramındaki ünlü tren örneğini anımsayalım. Tren istasyonunda bekleyen ve trende seyahat eden iki kişi düşünün. Tren, istasyondan geçerken içindeki yolcu hareketsizdir ama trenin hareketiyle birlikte dışarıdaki gözlemci nazarında hareket ettiği izlenimi oluşur. Ya da uzayda ışık hızına yakın süratle seyahat eden birinin Dünya’daki kardeşine göre genç kalması da diğer bir örnek olarak sunulabilir. Ayrıca bunun kanıtı olarak takvimlerin farklılıklarını da örnek gösterebiliriz. Mesela 2000 yılına gireceğimizi düşünürken aslında eski Roma takvimine göre 2753, Musevi takvimine göre 5760, evrensel takvime göre 290.091.200.500.000.000 yılına gireceğiz. Nitekim, Morpheus’la Neo’nun arasındaki konuşmada bu açıkça görülür:

Neo: Morpheus, bana neler oldu? Bu yer de neresi?
Morpheus: Önemli olan “nerede” olduğumuz değil, “ne zamanda” olduğumuz!
Neo: Zaman mı?
Morpheus: 1999 senesi olduğuna inanıyorsun, fakat aslında 2199’a yakın bir tarihteyiz. Hangi senede olduğumuzu söyleyemem, çünkü açıkçası biz de bilmiyoruz. Bunu sana açıklayabilmek için söyleyebileceğim bir şey yok Neo. Benimle gel. Kendi gözlerinle gör.

Gerçekten de zamanı bu şekilde ölçmek yanıltıcı olabilir. Descartes’ın ünlü “Cogito Ergo Sum”una (Düşünüyorum, öyleyse varım) gelindiğindeyse asıl anlamı ortaya çıkar. Bizim göremediğimiz şeyleri kim algılıyor da var oluyor? Descartes da cevap olarak, “Tanrı” der. Matrix’te ise küvezlerde yaşayan bizlerin 1999’da olduğumuzu sandığımız gerçeklik, makinelerin denetiminde manipüle edilerek yaratılan bir gölgedir. Zaman bizler için onların kontrolünde akar ve devamlı başa döner. Bergson’un da dediği gibi, “Maddi dünya adını taşıyan imgeyi ortadan kaldırın, aynı zamanda beyni ve beynin parçası olan beyinsel uyarımları da ortadan kaldırmış olursunuz. Tersine, bu iki imgenin, beyin ile beyinsel uyarımın yok oldu­ğunu varsayın: hipotez gereği yalnızca onları silmiş olursunuz; yani pek az şeyi, büyük bir tablodaki önemsiz bir ayrıntıyı. Bütün tablo, yani evren, bütünüyle varlığını sürdürür. Beyni bütünsel imgenin koşulu yapmak, gerçekten de kendi kendini yalanlamak olur; çünkü beyin, hipotez gereği, bu imgenin bir bölümüdür. Demek ki ne sinirler ne sinir merkezleri evren imgesini koşullayabilir.” Simülakr denilen unsurların işlevsel hale geldiği nokta da buradır görüldüğü üzere.

Gönderme yapılan diğer eserlere de kısaca değinelim. Neo sorgudayken Smith ona “ağzın yokken nasıl konuşacaksın” minvalinde bir şey söyler. Bu söz akıllara Harlan Ellison‘un 1967 yılında yayımlanan I Have No Mouth But I Must Scream” (Ağzım Yok ama Bağırmalıyım) adlı kısa öyküsünü getirir. Vakti zamanında insanlar tarafından savaş için üretilmiş ve sonra kontrolü ele geçirmiş bir yapay zekanın işkencesini konu edinen eserin çevirisi ne yazık ki bulunmamakta. Bir başka anımsanan eser ise, George Orwell‘ın 1984 adlı kült romanı. Rejim karşıtı, anarşist bir karakter olan Winston Smith, Matrix’teki Neo gibi sahteliğin ve yalanın ayırdındadır. Gerçekleri yaymak, insanları kurtarmak ister. Bu noktada Neo’ya nazaran edimleri farklı olsa da temasa geçtikleri dış etkenlerin veya fikrini açtıkları kişilerin tesiriyle ikisi de polisle yüzleşmek zorunda kalır. 101 numaralı odada hem de. Nitekim Orwell, kahramanların davranışları karşısında toplumun geri kalanına da şöyle değinir; “Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa, gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder.” Cypher’ın Ajan Smith’le pazarlık yaptığı sah­nede söylediği bir söz de ayrıca durumu özetler mahiyettedir. Amerikalıların bir sözü vardır: “İgnorance is bliss“, yani “cehalet mutluluktur!” Bu bağlamda Post-truth kavramını ayrıca araştırmanız önemle tavsiye olunur!

Meçhul iktidar teması 1984’te olduğu kadar Kafka’nın Şato ve Dava romanla­rında da işlenir. Baudrillard ve Eliot’un çöl olarak düşündüğü gerçeği, simüklakrlar aracığıyla gözden kaçırılır. Çünkü hayatı yok eden çorak topraklar, uyanan bir kitleyi de ortaya çıkarabilirdi! Bu dünya portresinde gerçeğin Platonik bir edayla avuç dolusu toz ve gölgeden ibaret olduğunu; gölgenin de ilüzyondan baş­ka bir şey olmadığını ifade eder. Hakeza Matrix’te de bilgisayar ortamında yaratılan sanal dünyanın gerisinde gerçeğin kasvetli çölü uzanmaktadır. Neo’nun ajanlara karşı mücadeleye hazırlandığı eğitim programında günlük iş koşuşturmacasında sürüklenen kitleler, sistemin çalışma prensibinin bir göstergesidir. İş yerlerine yetişme çabasıyla soluk soluğa, birbirlerinin yüzüne bakma­dan, gözleri kendi ayaklarına kilitlenmiş şekilde koşuşturan insanların betimlendiği Çorak Ülke’in “Unreal City(Gerçekdışı Şehir) adlı bölümüyle benzerlik taşımaktadır. Matrix’te de sistem içinde kendilerine biçilen role kanalize olarak robotlaşan, tüm yaşama karşı yabancılaşan bireylere atıfta bulunulmaktadır. İşte tıpkı Marx’ın Alienation (Yabancılaşma) kavramında olduğu gibi.

İnsanların doğmadığı ve üretildiği düzende, belirsiz bir geleceğin arayışta olan yitik kitleleri… Bu noktada, filmin başına dönüp “günün seçimine” dikkat etmemiz gerekir. Joseph Camphell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu‘nda “kahraman figürünün” anlatı tarihindeki müşterek noktalarını irdeler. İlk bölümün adı ise “Çağrı”dır.” Biri gelir ve kahramanımızı yaşadığı huzurlu evinden alarak maceraya taşır. Hobbit‘te Gandalf‘ın Bilbo‘ya çağrısı bunun bariz örneğidir. Beyaz tavşanı takip eden Neo için de aynısı geçerlidir. Yasa dışı kaseti almak için açtığı sayfada “On Nihilism” yazıyordu başlık olarak. Bilindiği üzere Nihilizm; bütün değerleri, ahlâkı, dini inançları, düzeni ve otoriteyi reddeden görüş ve fikirlerin genel adıdır. Sisteme karşı olan Neo’nun çıkacağı yolu aşikar eden ve tüm anarşist tavrıyla üstleneceği başkaldırıya yapılan bir göndermedir. Nitekim, Robert Nozick‘in Anarşi, Devlet ve Ütopya adlı eserinde bu seçime dair yorumu şöyledir: “Bir kişinin, belli gerçekleri bilmediği takdirde bazı şeyleri yapmaya hakkı olmadığını mı söyleyeceğiz, yoksa hakkı olduğunu fakat belli gerçekleri bilmeden yaptığı takdirde hata yapmış olacağını mı söyleyeceğiz?” Velhasıl kelam, Matrix bu ikilemin ve önünü açtığı nicelerinin çözümünü ve yöntemini arayan bir seçimler silsilesidir…

Kaynakça

  • Matrix ve Felsefe, William Irvin, Çev. Esra Gül Coşkun, Olimpos Yayınları, 2017.
  • Simülakrlar ve Simülasyon, Jean Baudrillard, Çev. Oğuz Adanır, Doğu-Batı Yayınları, 2018.
  • Çorak Ülke, T.S. Eliot, Çev. Yaşar Günenç, Yaba Yayınları, 2001.
  • Postmodern Durum, Jean-François Lyotard, Çev. Ahmet Çiğdem, Ara Yayıncılık, 1990.
  • Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, Diogenes Laertios, Çev. Candan Şentuna, Yapı Kredi Yayınları, 2019.
  • Stanley Kubrick, Gene D. Philips, Çev. Neşfa Dereli, Agora Kitaplığı, 2009.
  • Devlet, Platon, Çev. Sabahattin Eyüboğlu-M.Ali Cimcoz, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019.
  • Borges, Olağanüstü Masallar, Çev. Ergün Akça, Mitos Yayınları, 1995.
  • Metafizik Üzerine Düşünceler, Descartes, Çev. Çiğdem Dürüşken, Kabalcı Yayınları, 2013.
  • 1984, George Orwell, Çev. Celal Üster, Can Yayınları, 2016.
  • Felsefe / Düşünce Platformu
  • Beyaz Tarih
  • Labirentteki General
  • ACAR Index
  • Çekim süreci ve öncesine dair bilinmeyenlerin yer aldığı bir liste; alımlanan filmlerin derlemesi; ve son olarak filmden sahnelerle içeriğe değinen interaktif bir sunum.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Bir Garip Merdümgiriz...