bilimkurgu kulubu

Film İncelemeleri

Tarih: 13 Şubat 2021 | Yazar: Buğra Şendündar

0

Sınıfsal Ayrımcılık: Space Sweepers

Rus yapımı Sputnik 1’in 1957’de yörüngeye oturtulmasından bu yana binlerce insan yapımı obje uzaya gönderildi; şu anda bin beş yüze yakın uydu aktif durumda. Dolayısıyla görev süresi dolmuş olan uydular ve roket parçaları birer uzay çöpü olarak yörünge üzerinde büyük bir risk oluşturuyorlar. Ayrıca, 1 santimetreden küçük ve 10 santimetreye kadar sayısız cisim başıboş bir şekilde uzayda yer alıyor; gözlemlenmelerinin zor oluşu her an bir facia yaşanmasına davetiye çıkarıyor. Birçok uzay ajansı, uzay çöplerinin temizlenmesi konusunda hali hazırda çalışmalarını sürdürüyor.

Güney Kore yapımı olan Space Sweepers, Victory ismindeki uzay gemisiyle çöp toplayıcılığı yapan ekibin maceralarına odaklanıyor. Güney Kore’nin ilk Uzay Operası oluşuyla da dikkat çeken yapım, geçtiğimiz günlerde Netflix’te yayımlandı. 2092 yılında, ormanların ve bitkilerin iyice yok olmasıyla Dünya neredeyse çölleşmiştir. Yerküreyi terk eden UTS şirketi, yörüngede bir yaşam alanı kurmuş, ancak sadece şirketin uygun gördüğü bireyler bu ütopik dünyaya kabul edilmiştir. Şirketin kurucusu James Sullivan’ın (Richard Armitage) nanorobotik teknolojisi ile yarattığı UTS Yerleşim Bölgesi, görünüş olarak Düz Dünyayı andırmaktadır, fakat Dünya yörüngesinde her biri uydu olan işçi sınıfının yaşadığı devasa fabrikalar, tersaneler ve alternatif bölgeler de mevcuttur. Geçmişlerinde çeşitli suçlara bulaşmış olan Victory gemisinin mürettebatı, borç batağındadır ve para kazanabilmek için daha fazla uzay çöpü toplamaları gerekmektedir.

Birçok devlete bağlı uzay enkazı temizlik gemileri, hurda olmuş ganimetleri toplamak için birbirleri ile sıkı bir yarış içindedir. Bir gün Tae-ho (Song Joong-Ki), Captain Jang (Kim Tae-ri), Robot Eob-dong (Hae-Jin Yoo) ve Tiger Park’tan (Seon-kyu Jin) oluşan ekibimiz, büyük bir mücadele sonucunda ele geçirdikleri hurda bir geminin içinde küçük bir kız çocuğu bulur. Haberlerde Dorothy diye anıldığını ve terör saldırılarında patlatılmak üzere üretilmiş bir android olduğunu öğrenen ekibimiz dehşete düşer. Sonrasında paraya çevirecekleri bir fırsat olarak gördükleri gizemli kız, büyük bir vicdan muhasebesi yapmalarına neden olur.

Güney Koreli yönetmen Sung-hee Jo, kendini çok ciddiye almayan, klişelere sırtını dönmeyen, referanslar içeren, seyir sevki yüksek –deyim yerindeyse– eğlencelik bir işe imza atmış. 2092’nin Dünyası Blade Runner’ı, “Yerçekimsiz Küre” uydusu Death Star’ı ve Sullivan’ın ütopik dünyası BioShock Infinite oyununun uçan şehrine andırmaktadır. Sullivan’ın uzaydaki yerleşim bölgesinde halka devasa bir hologram olarak seslendiği sahne, gene simgesel anlamda BioShock ile benzerliğe sahip. Yönetmen, Tae-ho’nun yıllar önce evlatlık kızını kaybetmiş olmasından dolayı Dorothy’e karşı alevlenen babalık hisleri, Sullivan’ın Dünya’nın kaderi konusundaki şeytani planının bir ses kaydı sayesinde “halkı”na dinlettirilmesi ve küçük kız çocuğunun ekibin içindeki iyiliği gün yüzüne çıkarması gibi aşına olduğumuz klişeleri çekinmeden kullanan Sung-hee Jo, derinlikli bir yol izlemeyip “öykü konusunda garantici” bir yolu tercih ediyor; işin eğlence tarafı ile ilgileniyor. Ki bunu da başarıyor. Zaman zaman durum komedisine yönelen yapım, bunu zıt karakterlerin içine düştükleri durumlar ile yapmaya çalışıyor.

Teknoloji şirketi UTS’nin, Dünya ekonomisinin kaynaklarını umarsızca istismar etmesi, zengin ile yoksul ayırımını bıçak gibi kesmiştir. Para ve insan kaynaklarının sömürülmesi UTS Yerleşim Bölgesi’nin sakinlerinin refahı içindir. Sullivan, nanobotlar sayesinde organik bir yaşam alanı yaratabilmektedir, fakat bunun için büyük bir iş gücüne ihtiyacı vardır; bir sonraki dünyalaştırma projesi ise Mars gezegenidir. UTS’de “sadece en namuslu vatandaşlar” ile yoluna devan ettiğini belirten Sullivan, seçilmişlerin peygamberi olma yolunda ilerlemektedir. Uzay Muhafızları ismindeki ordusu da kirli işlerini yapmasına yardımcı olmaktadır. Richard Armitage’in “kötü adam” yorumu, tiplemenin biraz ötesine geçebilmiş; kalın bir ses tonu, mimiklerin az kullanımı ve bunlara kötü bir takma sakalın da eşlik edilmesiyle birlikte, karton bir karakter olmaktan uzaklaşamıyor.

Her biri anti-kahraman profiline cuk oturan Victory ekibi, kült anime dizisi Cowboy Bebop evreninden çıkıp gelmiş gibi. Kelle avcılarının çılgın maceralarını anlatan anime, aynı zamanda bir uzay operasıydı. Bir kadın, bir robot ve iki erkekten oluşan çöp toplayıcı ekibimiz, kirli işlere bulaşmaktan hiç çekinmiyor. Eob-dong, kumarbaz, cinsiyeti konusunda kafası karışık, ama erkek sesinden vazgeçemeyen bir robot; Kaptan Jang, eski bir suikastçi; Tiger Park, büyük bir uyuşturucu kartelinin üyesi; Tae-ho ise daha fazla insan öldürmemek için UTS’nin ordusundan atılmış. Para için gözünü kırpmadan her şeyi yapacak olan bu kadro, küçük bir kızı sahiplenirken bile onu fidye karşılığı babasına verme konusunda herhangi bir sakınca görmüyorlar. Vergi sisteminin acımasızlığı, sınıf ayrımın aşırı derecede açılmış olması, Kara Tilkiler adı verilen bir örgütün ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Tüm medya organlarınca terörist olarak kabul edilen bu oluşum, UTS ve ordusuna karşı savaşmaktadır.

UTS Yerleşim Bölgesi, Bioshock Infinite evreniyle benzerlikler gösteriyor.

Yan karakterlerin derinliksizliği ve Koreli oyunculara eşlik eden uluslararası oyuncuların “rol yapamıyor” olmaları göze çarpan en büyük problem. Olay örgüsünün tahmin edilebilirliği ve sıklıkla “son anda” kurtarılma ya da hayatta kalma anları rahatsız etmiyor değil. Komedi unsurlarının ön planda olduğu ve sinemasal referansları ile dikkat çeken bu uzay operası, keyifli bir iki saat geçirmek isteyenlere hitap ediyor. Robot Eob-dong’un renkli kişiliği ve elinde mızrağı ile hurda ve düşman avladığı sahneler, uzayı adeta bir okyanusa dönüştürüyor. Kendilerini birden insanlığın kurtarıcısı olarak bulan çılgın ekibin maceraları, seri olarak devam edecek gibi görünüyor. Belki de yepyeni sinemasal referanslarla…

Etiketler: , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

1979 İstanbul doğumlu. Sinemaya olan ilgisi daha yedi yaşındayken dedesiyle sabahlara kadar film izlemekle başlar. Daha önce çeşitli mecralarda sinema üzerine makale ve eleştiriler kaleme aldı. Günümüzde, Bilimkurgu Kulübü'nde yazarlık serüvenine devam ediyor. Ona göre sinema, insanın kendini keşfetmesidir.