rebel moon kapak

Rebel Moon: Ateşin Çocuğu = Yedi Samuray + Star Wars

Yönetmen Zack Synder’ın geçtiğimiz haftalarda Netflix’te gösterime giren Rebel Moon (İsyankâr Ay) film serisinin birinci bölümü A Child of Fire (Ateşin Çocuğu), izleyici ve eleştirmenlerden karışık yorumlar aldı. Görsellik ve aksiyon yoğunluğuna diyecek pek bir laf yok –ki bazen Midjourney’de türetilmiş bir bilgisayar oyunu mu izliyoruz yoksa film mi diye emin olunamasa da-, fakat filmi izlerken hep “bu sahnenin benzerini ben daha önce nerede görmüştüm?” duygusunu yadsımak da mümkün değil.

Kitap Bilgi Kutusu

Rebel Moon birinci bölüm resmi roman uyarlamasının Türkçe çevirisi Rebel Moon: Ateşin Çocuğu, son zamanlarda bilimkurgu alanındaki içerikleriyle dikkat çeken Eksik Parça tarafından yayımlandı.

Yazar: V. Castro | Çevirmen: Handan Sağlanmak Arlı

Aslında geçmiş işlerine bakıldığında (Örneğin Army of Dead) bu anıştırmaların bir nevi Synder’ın bir üslup tercihi olduğu çıkarımını yapabiliriz. Bu tercih, türün geçmiş örneklerine selam gönderme, postmodern anlamda metinlerarasılık olarak da yorumlanabilir. Bu yönleriyle beraber ele alındığında, Rebel Moon’u en iyi tarif edecek formülü herhâlde Akira Kurosawa’nın Yedi Samuray’ı artı Star Wars şeklinde özetleyebiliriz.

Akira Kurusawa’nın üç saati aşkın süreye sahip Yedi Samuray (1954) adlı filmi, haydutların saldırdığı fakir bir köyü korumaya çalışan samurayları anlatıyordu. Köyü korumak için bir takım oluşturulurken, haydutlar köyün sınırlarında dolaşıyor, yeni saldırıları için uygun anı kolluyordu. Zamanına göre aşkın ve şiirsel bir görselliğe sahip, aksiyon sahneleri ile göz dolduran Yedi Samuray, hâlen sinema tarihinin bir başyapıtı olarak kabul ediliyor. Rebel Moon’da da uzayda tiranlık kurmuş bir imparatorluğun haydut askerleri bir tarım gezegenindeki köye saldırıyor. Köylülerin arasında saklanan ve tiranın evlatlık kızı olan Kora (Sofia Boutella) ise imparatorluğa karşı savaşan asilerden yardım istemek için ekip toplama işine giriyor. Bu yönüyle film, Star Wars’taki temel diyalektiğin izinden gidiyor.

Yedi Samuray anlatı yapısının işe yaramasının en önemli nedenlerinden biri de, bu yöntemin yaratıcı şekillerde tanıtılabilecek ve ardından eğlenceli bir şekilde etkileşimde bulunabilecek karakter setine izin vermesi. İhtişamlı ama itibarsız aristokrat Tarak‘ı (Staz Nair) kumar borcu nedeniyle esir tutulduğu bir çiftlikte tanıyoruz ve burada dev bir kanatlı yaratık olan Bennu’yu ehlileştirmeye çalışırken görüyoruz. Öksüz kılıç ustası Nemesis‘i (Doona Bae) biraz huysuz, bebekleri gezegenindeki madencilik faaliyetleri nedeniyle ölen dev ve insansı bir örümcekle savaşırken izliyoruz. Eski bir askeri kumandan olan General Titus (Djimon Hounsou)’u ise devasa bir gladyatör amfi tiyatrosunun girişinde çökmüş, sarhoş ve perişan bir hâlde buluyoruz. Şeytani tiranlığa karşı savaşacak ekibin üyelerinin her birinin böylesi ilgi çekici ayrı bir arka plan hikâyesi mevcut, fakat yönetmen çok derine inmeden bu arka plan hikâyelerinin sadece ucundan koklatıyor.

Yönetmen, filmdeki peyzaj sahnelerinin görsel etkileyiciliği ve bunları dolduran çeşitli yaratıkların tasarımı açısından alkışı hak ediyor. İnsan suratlı dev örümceğe ek olarak, cesetler aracılığıyla konuşan ve ahtapotunkine benzer uzantılara sahip bir parazit beyin gibi dikkat çekici varlıkların yanı sıra orkların çeşitli varyasyonları da mevcut. Ancak, filmdeki alt öykülerin çoğu az miktarda drama veya ilginç çatışma sahneleri ile sonuçlandığında hayal kırıklığına yol açabiliyor. Örneğin Tarak, Bennu’yu neredeyse sorunsuz bir şekilde idare ediyor, bu da Avatar filmlerinden benzer sahnelerin soluk bir tekrarı olan uçma sekansını içeriyor. Yalapşap bir duş ve şikâyetin ardından General Titus, neredeyse dünden hazır durumda. Kora, isyancı liderleri Devra (Cleopatra Coleman) ve Darrian‘ı (Ray Fisher) savaşlarına katılmaya ikna etmeye çalıştıktan hemen sonra, Darrian askerlerine, gönüllü olanların öne çıkmasını isteyen çok klişe bir konuşma yapıyor. Bu tür anlar, bu karakterleri gerçekten tanıdığımız bir filmin doruk noktasında görebileceğimiz türden etkileyici sahnelere benziyor. Ancak filmde biliyoruz ki, hepsi de daha önce hiç görmediğimiz yüzler. Herhangi bir önceki bağlam olmadan Darrian’ın konuşması ansızın ortaya çıkıyor gibi göründüğünden, bütün o etkileyici müzik ve dramatik sahnelemenin tamamı sanki bir yerlerde bir hesap hatası var gibi hissettiriyor.

Normal koşullarda, Ateşin Çocuğu’nun sona erdiği noktada, bu karakterlere izleyiciler olarak duygusal bir yatırım yapmış ve karakterlerden daha fazlasını görmek için heveslenmiş olmalıyız. Örneğin orijinal Star Wars filmine (1977’deki, şu anda Episode Four: A New Hope olarak adlandırmamız gereken) geri döndüğünüzde Luke, Han, Leia, Chewbacca ve iki droid’i keşfetmenin heyecanını hatırlayın. Filmdeki efsanevi uzay çatışmasından önce bile onlarla vakit geçirmek ne kadar eğlenceliydi. Eğer o ilk Star Wars, Ölüm Yıldızı’na yapılan büyük saldırıdan önce sona erseydi bile, yine de Star Wars olurdu; yani bütün bir nesil için hayat değiştirici bir eser olmaya devam ederdi. Şimdi de Rebel Moon’u ve karakterlerini düşünelim. Kora’yı hariç tutacak olursak, kimdir onlar? Neden herhangi birinin başına ne geleceğine önem verelim? Bu durum, hikâyenin izleyici ile bağ kurup kuramadığına yönelik önemli sorular doğuruyor.

Bu eksikliklerine rağmen, Zack Snyder’ın iddialı ve aslında uzun süredir beklenen uzay operasının ilk kısmı yine de ortalama seyircinin göz zevkine ve beklentisine uygun bir şekilde etkileyici görünüyor. Filmin ana hikâyesi, başlangıçta uzak bir ayın idealist tarım komününde başlayıp kobalt maden gezegenlerinden, çetin çöl karakollarından ve ay dalış barlarından geçerek görselliği canlı bir şekilde tasarlanmış dünyalara doğru aceleyle örülen bir ilmek gibi gelişiyor. Dövüş sekanslarında karakterler ışın baltalarıyla birbirlerine vururken Matrix’i hatırlatan ağır çekimlere aşırı güvenen bir görüntüye sahip olsa da film, diğer daha iyi filmlerden seçilerek parça parça birleştirilmiş başarılı bir pastiş âdeta. Sofia Boutella, tarım komünüyle huzur içinde yaşayan gizemli yabancı Kora rolüyle, aksiyon yıldızı potansiyelini sonuna dek sergiliyor.

Zack Snyder’ın Star Wars’tan göze sokarcasına ve inkâra sapmadan esinlenmesi –ki zaten Rebel Moon başlangıçta Snyder tarafından yeni bir Star Wars bölümü olarak LucasFilm şirketine teklif edilmiş ama reddedilmişti-, Rebel Moon’un kaderini belirleyen bir unsur, çünkü yönetmen bilimkurgu izleyicileri olarak Lucas’ın tanımladığı ve popülerleştirdiği arketiplere olan aşinalığımıza güveniyor. Sofia Boutella’nın Kora karakteri aracılığıyla Rebel Moon, Star Wars hayranlarının zaten uzun yıllardır sorduğu bir soruya ekranda cevap veriyor: Ya Luke Skywalker (veya belki daha uygun bir şekilde Leia Organa), Darth Vader tarafından yetiştirilmiş olsaydı?

Rebel Moon, cinsel şiddetin tasvir ediliş biçimi nedeniyle de eleştirilen bir film oldu. Sam adlı bir Veldtli köylü kızın neredeyse tecavüze uğramasına kadar uzanan sahne, Kora’yı daha etkin bir rol üstlenmeye yönlendirirken hikâyenin ana akışında önemli bir dönemeç de yarattı. Zack Snyder, kadın karakterleri güçlü kılmak için onları bir saldırı tehdidiyle yüz yüze getirme formülüne çok da yabancı bir yönetmen değil, ancak burada kullanılan ölçülü yaklaşım aslında Kora’nın karakterizasyonunu anlamamıza da yardımcı oluyor. Çünkü Veldt’teki kısa süreli huzur döneminden önce Kora, tiranlığın (Imperium) bir ajanıydı ve bizzat kendisi şiddet ile baskının yürütücülerindendi, hem de en iyilerinden. Hayatını, ezilmişlerden uzaklaşarak ve aynı zamanda Motherworld’ün (Anayurt-gezegen) en acımasız liderlerini koruyarak geçirmişti. Onunla tanıştığımızda, bu hayatı geride bırakmış olmasına rağmen hâlâ şiddet kapasitesi ile boğuşuyordu. Sam’i imparatorluk askerlerinden kurtarma seçimi, henüz tamamen atlatmadığı endoktrinasyon programlamasının son kalıntısını temsil ediyor. Artık bir zamanlar desteklediği faşist güce karşı durabilme yeteneği kazandığını ve genç bir kızın özerkliğini savunarak resmen kendi özgürlüğünü de elde ettiğini ispatlıyor.

Sonuç olarak Rebel Moon, abartıldığı gibi Star Wars’un yerine konmak ya da onu aşmak amacını taşımıyor, daha ziyade Star Wars’a ait ana temaların birer yapı sökümünü hedefliyor. İçinde bulunduğu PG-13 (13 yaş ve üstü izleyiciye uygun) evrenine alternatif olarak her şeye rağmen bir tür başarıyı temsil ettiği de görülüyor. Umuyoruz ki, Rebel Moon ve önümüzdeki aylarda yine Netflix’te yayımlanacak ardıl filmi “Scargiver(Yara İzi Bırakan) ile ana akım bilimkurguda daha fazla uzay operası çeşitliliğine yer açar. Çünkü daha fazla seçeneğin kesinlikle hiç kimseye bir zararı yok.

Yararlanılan Kaynaklar:

Yazar: İsmail Yiğit

1982 Ankara doğumlu. Türkiye Bilişim Derneği’nin 2016 yılında düzenlediği bilimkurgu öykü yarışmasında “İhlal” adlı öyküsü üçüncülüğe seçildi. Fabisad'ın düzenlediği 2017 GİO yarışmasında “Satır Arasındaki Hayalet” adlı öyküsüyle öykü dalında başarı ödülü kazandı. İlgilendiği ana konular: Teknolojinin toplumsal inşası, sosyoteknik tasavvurlar, siber savaşlar, otonom silahlar, transhümanizm, post-hümanizm, asteroid madenciliği, dünyalaştırma... Ursula K. Le Guin, Philip K. Dick, Michael Crichton ve Kim Stanley Robinson, kalemlerini örnek aldığı yazarlar arasında. Parolası: “Daha iyi bir dünya pekâlâ mümkün!”

İlginizi Çekebilir

Yaşamın Metalaşması: Paradise

Kapitalizmin toplumsal yaşamdaki en büyük etkilerinden biri de hemen her şeyi metalaştırması ve metalaşan şeylerin …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et