bilimkurgu kulubu

Film İncelemeleri enter nowhere

Tarih: 17 Kasım 2021 | Yazar: Can Kaçan

0

Issızlığın Ortasında: Enter Nowhere

Yönetmenliğini Jack Heller’in üstlendiği Enter Nowhere, eski korku filmi geleneklerinin tekrar tekrar canlandırıldığı bir zamanda taze ve yenilikçi olmaya çalışmasıyla öne çıkıyor. Aslında yapım, ne eski klasik korku filmlerinin yeni bir uyarlaması ne de devamı niteliğinde. Ancak korku türüne ilişkin beklentilerimiz ve bağlamsal bilgilerimizle oynayarak turnayı gözünden vuruyor. Filmin başlarında, tipik hayatta kalma hikâyesinin bütün klasik öğeleriyle bombardımana tutuluyoruz: Eski püskü bir kulübe, ormanın derinliklerinden gelen rahatsız edici sesler, gizemli figürler, ıssızlığın ortasında bozulan arabalar…

Birbiriyle alakasız gibi görünen üç yabancı, ormanın derinliklerindeki terk edilmiş bir kulübede buluşuyor ve buradan kurtulmanın çarelerini arıyor. Ancak içinde bulundukları orman, adeta bir labirent misali kaçmalarına izin vermiyor ve tabii her başarısız girişimin ardından tansiyon da gitgide yükseliyor.

90’ların başında “Çığlık” filminin yaptığı gibi, Enter Nowhere de görüntüleri, metinleri ve hedef kitlesi konusunda oldukça bilinçli. Bu da yapımcıların, türün gereksinimlerini iyi bildiğini ve seyircinin bu tarz bir filmden beklentisinin ne olduğunu doğru tahlil ettiğini gösteriyor. Başlarda karakterlerimiz Jody (Sara Paxton), Samantha (Katherine Waterston) ve Tom (Scott Eastwood), içinde bulundukları çıkmazı anlamaya çalışırken tamamen aciz görünüyor.

Ancak beklenmedik bir şey oluyor ve film, o alışageldiğimiz “slasher” doğasından koparak anlatıyı farklı bir yöne büküyor. Ormandan çıkmanın bir yolunu bulmaya çalışan kahramanlarımız, önce Nazilere ait gizli bir yer altı sığınağı keşfediyor, ardından da 2. Dünya Savaşı’nın son günlerinde hayatı için savaştığına inanan dengesiz bir askerle karşılaşıyor. Çok geçmeden de aslında karakterlerimizin farklı zamanlardan geldiği ortaya çıkıyor. Deliverance ve The Hills Have Eyes kıvamında başlayan film, seyircisini ters köşe yaparak birdenbire The Twilight Zone ve Quantum Leap’in canlandırıcı, büyüleyici alanına giriş yapıyor.

Muhtemelen Enter Nowhere’in doruk noktası, farklı zaman dilimlerinden gelen insanların iletişim kurmadaki zorluğunu hünerlice anlatabilmesi. Bariz olandan kaçınan film, bu sayede karakterlerinin politik ve sosyal bağlamına vurgu yapma şansı yakalıyor. Hikâye geliştikçe, birbirleriyle alakasız gibi görünen karakterlerin neden bulundukları zaman ve mekânda bir araya getirildiğinin gizemi de yavaş yavaş ortaya çıkıyor.

Diğer korku-gerilim filmleri ile kıyaslandığında, Enter Nowhere’de tasvir edilen muhafazakar sosyal ideoloji, çağdaş korku filmlerinde pek de karşımıza çıkan bir nokta değil. Gerçekten de çoğu “slasher” filmi, bir grup gencin psikopat ve dengesiz yetişkinlerce avlanmasını merkeze alır. Sembolik olarak bu filmlerde genç neslin suçları, büyükler tarafından sadistçe cezalandırılır. Başka bir deyişle, geleneksel aile değerleri baskıcı, aldatıcı ve tehlikeli olarak görülür.

Sonuç olarak Enter Nowhere (Kulübe), “bütçesi düşük etkisi büyük” filmlerden biri olmayı hakkıyla başarıyor ve özellikle işin içine zaman mevhumunu da sokarak muadillerinden kolayca sıyrılıyor. Film bittiğinde, “Keşke çok daha tatmin edici bir prodüksiyona sahip olabilseydi,” demekten kendimizi alamıyoruz. Ancak bu hâliyle bile, geleneksel slasher filmlerinden biri olmadığını ve kesinlikle izlenmeyi hak ettiğini söylemek mümkün.

Etiketler: , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Asimov ve Stargate hayranı...