bilimkurgu kulubu

Film İncelemeleri inception

Tarih: 5 Şubat 2019 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

Inception: Bir Başlangıç mı, Yoksa Bir Araf mı?

Bu yazıyı okuyanların pek çoğu, hayatında bir kez bile olsa rüya içinde rüya görmüştür. Bu durumun uyandıktan sonra insan üzerinde bıraktığı efsunlu hali tasvir etmek dahi keyifli olacaktır. O kafa karışıklığı, içten içe bastıran rüyaya tekrar geri dönme arzusu… Akıl ve bilinç sarmallarının altında yatan esrarengiz dünyanın sınırlarını merak etmemek mümkün değil. Belki de bu dünya düşündüğümüzden daha sığ bir yerde. Belki de on dokuzuncu yüzyıldan beri sürüp giden psikanaliz tartışmalarını gülünç bırakacak derecede önemsiz ve küçük. Ama tek bir şey var ki, o da oldukça tekinsiz oluşu. George Orwell’ın meşhur distopyası 1984’te, rüyasında Büyük Birader’den nefret ettiğini sayıklayan bir adamın başı epey derde girmişti. Bilinçaltı ve rüyalar, insanı bazı zamanlar çok fena hâlde ele verir. Çünkü bir insanın en savunmasız olduğu an uyuduğu andır. Bu yalnızca fiziksel anlamda değil, bilişsel anlamda da böyledir; Christopher Nolan’ın baş yapıtı sayılabilecek Inception’a göre en azından…

Inception’ın konusu tek bir şeye indirgenmeyecek kadar karmaşık, fakat biz buna alternatif dünyada geçen bir bilimkurgu diyebiliriz. Film, klasik bir bilimkurgudan çok uzakta. Ne uçan hava taşıtları var, ne de uzay madenciliği. Film aslında günümüzle neredeyse paralel. Tek bir farkla; o da rüyalar konusunda insanlığın sahip olduğu maharet… Mesela psikanalizin bir bilgisayar teknolojisi kadar geliştiğini ve çantalarda taşınan aparatlar sayesinde insanlarla aynı rüyayı paylaşabildiğinizi düşünün…

Christopher Nolan, Inception’ı yazmadan önce rüya hırsızlığı ile alakalı bir korku filmi senaryosu üzerinde çalışmıştı. Fakat bu senaryo bugün bildiğimiz Inception’a dönüştü. Yani bir bilimkurgu ve aksiyon filmine. 2010’da yayımlanan ve 160 milyon dolarlık bir bütçeye mal olan bu başyapıt, ne sıradan bir aksiyon, ne de sıradan bir bilimkurgu filmi. Sadece zaman geçirmek için izlenecek bir film de değil. Tabii sadece zaman geçirmek için de izlenebilir, fakat bu kafanızı bir hayli karıştıracaktır. Çünkü filmin konusu alelade bir akışla ilerlemiyor, sürekli düşüyormuş gibi hissettiriyor. Zaten filmdeki olayları tetikleyen şeylerden biri de bu “düşme” unsuru.

Film oldukça hareketli bir açılış ile başlıyor. Ana karakter Dom Cobb’un, ileride başına epey bela olacak saplantısı da ilk kez bize orada görünüyor. Bu saplantı, film ilerledikçe insan zihninin trajik yapısına ışık tutan bir kaleydoskoba dönüşüyor. İnsan bilincinin en savunmasız anında oraya düşen ufak bir fikir bile kök salıp büyüyebiliyor ve nihayet sağlıklı düşünceleri esir alacak kadar da güçlenebiliyor. Sahi, şu dünyada fikirlerden daha etkili başka bir virüs var mı? Bir saplantıyı, bilinçaltının diplerine yerleşmiş bir düşünceyi oradan söküp atmak için ne gerekli? İnsan kendisiyle ilgili çoğu kararı vermekte acizdir. Hatta en başa dönelim. Filmin ismi bile bununla alakalı; filmin tüm konsepti bununla alakalı, en baştaki olay, ‘inception’… Hangi rüyanın başlangıcını hatırlayabiliyoruz ki? Rüyalar birdenbire başlıyor gibi. Biz oraya bir hortumla çekilmiş gibiyiz. Peki ya hayat?

Doğumumuz, bizim gerçek bildiğimiz bu dünyadaki yaşamımızın başlangıcı. Bunun üzerinde bile karar yetkimiz yok. Güzel ya da çirkin, fakir ya da zengin olabiliriz. Nitekim yaşamımız boyunca da çok az şey üzerinde yetki sahibiyiz aslında. Buna kendi düşüncelerimiz de dahil. Bir şeyi ne kadar hatırlarsak, o hatırayı yaratan nörolojik bağlantıları da bir o kadar eskitiyoruz. Nihayetinde anı bozulmaya, sönükleşmeye başlıyor, hatta hiç olmayan şeylerle kirleniyor. Inception’ın ana teması rüyalar ve gerçeklik gibi görünse de, aslında insan bilincinin işleyişini ele alıyor. Hatta film için Inception yerine Limbo, yani Araf anlamına gelen bir isim de seçilebilirdi. Çünkü ana karakter Dom Cobb, ona azap veren hatıraları ve sahici bir araftan miras kalan pişmanlığı ile yaşamaktadır. Fakat filmin başındaki o karmakarışık sahne sonlara doğru insanı heyecanlandıran bir akışa kapılarak gerçek yüzünü göstermektedir. Cobb bu şekilde saplantısından ve ‘arafta’ sürüp giden azabından kurtulmuştur.

Bilimkurgu ile haşır neşir olan biri, Inception’ı Matrix filmi ile kıyaslamayı deneyebilir. Çünkü Matrix de kocaman bir ‘kolektif rüyadır’ aslında. Inception’da da ana temalardan biri bu ‘kolektif rüyalardır’. Hatta umutsuz afyon bağımlıları gibi, ‘rüya görmeye bağımlı olan’ insanlarla da karşılaşırız. İşte bu ayrıntılar, filmin ele aldığı dünyanın bizimkinin bir alternatifi olduğu izlenimi yaratıyor. Yani Dom Cobb kimsenin bilmediği esrarengiz bir yöntem kullanarak insan zihnine girmiyor. Dom Cobb’un meslektaşları da mevcut ve tabii onun gibilere karşı ‘bilinç altını askerileştirme’ yöntemleri icat edenler de…

Inception, Matrix’den ziyade insana daha çok Philip K. Dick’in Gökteki Göz kitabını çağrıştırıyor. Aslına bakarsanız, filmin senaryosu hakkında dizi dizi övgüler ve karmaşık olduğunu söyleyip duran bir yığın insan olsa da, aslında senaryo oldukça açık. Belli belirsiz, tedirgin edici bir gerçeklik; bir görev, bir sözleşme, bir hedef, bir rüya, bir rüya daha ve nihai bir rüya derken, onun da altına inen bir başka rüya… Sonra her şey tekrar, o belli belirsiz gerçekliğe geri dönüyor. Nitekim PKD’nin kitabında işler son derece tekinsiz ve bulanık bir hâlde, yani sahiden çetrefilli bir bulmaca var. İnsan, finalde bile filmin gerçekliğini sorgulamadan edemiyor. Özellikle son sahne, 2010’dan beri hep bir tartışma konusu oldu. Pek çok kişi hiçbir şey anlamadığından yakındı. Açıkçası bu yorumları görünce insan biraz şaşırıyor. “Bir ben mi akıllıyım?” hezeyanı yaşıyor.

Ancak film sahiden de Gökteki Göz’ü çağrıştırmıyor değil. Gerçek olan ne? Rüyalar, hatıralar ve belli belirsiz bir deliliğin resmi, PKD’ye saygı duruşunda gibi. Gelgelelim Gökteki Göz’de de tedirgin edici bir gerçeklik ve bunun kırılarak parçalanıp ‘bireysel evrenlere’ dönüşmesi işleniyordu. Inception, senaryo bakımından olduğu kadar görsellik açısından da çok iyi. Özellikle rüyalardaki dünyaların o yapay hâlleri çok iyi yansıtılıyor. İnsanın sahiden içi buruluyor izlerken. Hem oyuncuların performansı da takdire şayan. Filmdeki hiçbir şey boşa değil. Tüm repliklerin, neredeyse tüm detayların bir anlamı var. Örneğin ilk sahnelerdeki ayakkabı detayı, ilerleyen sahnelerde çok çarpıcı bir hatıraya dönüşüyor. Bazı replikler insanın derin duygular hissetmesine neden oluyor. Filmde ara ara, Dom ve Mal karakterleri arasında değiş tokuş yapan o malum dizeler mesela, “bir tren bekliyorsun…

Inception’ın kalitesi de biraz burada. Mizah, drama ve daha pek çok unsur bakımından son derece dengeli. Amerikanvari filmlerde malum, herkes bir ‘badass’. Yakışıklı, karizmatik ve dopingli.  ‘Badass’ karakterin muazzam bir mizah anlayışı vardır. Bu arkadaşa her türlü zıpırlık haktır, ne de olsa günün sonunda filmi o kurtarır. Ama Inception’da bu yok. Başroldeki oyuncu Leanardo Di Caprio… Yıllar sonra bir Oscar ödülü almış, onu da alır almaz kaybetmiş bir abimiz. Yani filmdeki en ‘badass’ adam aslında Yusuf’tu.

Şu dengesiz karakterler konusundaki serzeniş belki biraz yersiz gelebilir kimisine. Sonuçta bu tarz filmlerde senin benim gibilere yer yoktur. Inception’da geçen o repliği hatırlayalım: “Bu işte turistlere yer yok.” Yani biz böyle yüksek kalibre yapımlarda anca o geri plandaki projeksiyonlardan ibaretiz. Gerçek hayatta da böyle değil miyiz? Fakat ya rüyalarda? Rüyalarda bile bilinçaltımıza tabiyiz. Ne yazık ki onun da bir sınırı var. Üstelik bu sınır, düşündüğümüzden çok daha dar…

Etiketler: , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.