Hollywood’dan Yedi Uyurlar Hikâyesi: Time Trap

Ashâb-ı Kehf ya da Yedi Uyurlar’ı bilirsiniz. Dünyanın farklı kültürlerinde izlerine rastlanan ve halkını terk eden bir topluluğun hikâyesidir. Söylenceye göre zalim hükümdardan kaçan yedi kişi, dinlenmek için girdikleri mağarada tam üç yüz yıllık derin bir uykuya dalar. Uyandıklarında ise çevrelerini tamamen değişmiş bulurlar ve çaresiz yeniden dönerler mağaralarına… Çeşitli versiyonları olsa da, hikâye ana hatlarıyla bu olaylar silsilesini anlatır. İşte yönetmenliğini Mark Dennis ve Ben Foster’ın üstlendiği 2017 çıkışlı Time Trap’ın da buna oldukça benzeyen ilginç bir konusu var.

Hem yıllar önce kaybolan ailesinin hem de efsanevi ölümsüzlük çeşmesinin peşinde olan arkeoloji profesörü Hopper, araştırmaları sonucunda bulduğu gizemli bir mağaraya girerek kayıplara karışır. Aradan geçen birkaç güne rağmen profesörden ses seda çıkmayınca, bir grup öğrencisi onu bulmak için peşine düşer. Ancak daha mağaraya adımlarını atar atmaz tuhaflıklar peşi sıra belirir. Mağarada zamanın farklı aktığını anlamaları ve kendilerini türlü tehlikelerle dolu bir keşmekeşin içinde bulmaları gecikmez.

Oyuncu kadrosunda Andrew Wilson, Cassidy Gifford, Brianne Howey, Reiley McClendon, Olivia Draguicevich gibi pek tanınmamış isimleri barındıran ve bir milyon dolarlık mütevazı bir bütçeyle çekilen filmin en büyük alametifarikası da burada gizli. Gerçekten de izleyici üzerinde beklenti oluşturmayan ve tipik gençlik filmi izlenimi taşıyan sinsi bir kurgusu var. “Hmmm, mağaraya giren bir grup kısa şortlu genç kızın çığlık çığlığa süregiden saçma macerası… Neyse, bir yandan işlerimi hallederken bir yandan da göz ucuyla izlerim,” diye başladığınız film, çok geçmeden size işi gücü bıraktırıp kendini izlettirmeye koyulunca ilk şokunuzu da yaşamış oluyorsunuz.

İşin ilginç yanı ise lakayıklıktan pürdikkat kesilme aşamasına geçtiğiniz o ince çizginin tam olarak nerede başladığını bilememeniz. Ama film bir şekilde sizi içine çekmeyi ve meraklandırmayı başarıyor. Bu tuzak anlatının bilinçli bir tercih mi, yoksa kendiliğinden gelişen amatörce bir akış mı olduğu çok belirgin değilse de, izleyiciyi ters köşe yapan bir kurgunun varlığı su götürmez. Film, içinde zamanın çok ama çok yavaş aktığı bir mağaraya girmenin doğurabileceği her türlü zamansal hileyi devreye sokarak adeta gardınızı düşürüyor. Birkaç saat önce girdiğiniz mağaradan çıktığınızda bıraktığınız dünyanın yaşanmaz hâle geldiğini hayal edin. Ya da mağaranın içinde ta taş devrinden kalma yabanıl insanlarla karşılaştığınızı…

Zaten daha girerken kullandıkları halatların kopmasıyla mağarada mahsur kalan gençleri görünce derin bir “Öeehh” çekmekten kendinizi alamıyorsunuz. Hatta 2005 yapımı The Descent benzeri ikinci sınıf bir gerilim filmi izlemeye hazırlanıyorsunuz. Ancak halatların eskiyip çürüdüğü için koptuğunu anlamanızla işler bir anda ilginçleşmeye başlıyor.  Yine de film, birbiri ardına savurduğu tüm kroşelerine rağmen o vakur “teenage” duruşundan ödün vermiyor! Hatta istifini bile bozmuyor. Evet, hâlâ ikinci sınıf bir gençlik filmi izliyorsunuz. “İnsan gerçekten hayret ediyor,” hâliyle…

İnternette yapacağınız ufak bir gezinti sonucu bu hayretin izlerini taşıyan bir yığın izleyici yorumuyla karşılaşmanız mümkün. Siz de göreceksiniz ki çoğu kişi filmi neden beğendiğini bile bilmiyor. Herkesin filme dair kucak dolusu eleştirileri var. Doğru. Ve çoğu eleştiri de haklı gerekçelere dayanıyor. Bu da doğru. Ancak bu eleştiriler filmin beğenilmediği anlamına gelmiyor. Aksine izleyicilerin ezici çoğunluğu filmden keyif aldığı fikrinde. Umulmadık anda güzel bir hediye almanın şaşkınlığı da diyebiliriz buna. Hatta alttan altta, “Tam da yerinde bitti iyi mi? Keşke devamı çekilse de izlesek,” demeden edemiyorsunuz. Hakikaten de filmin finali bir yığın senaryoya müsait. Tabii bu düşüncelerinizi alçak sesle ve yalnızca kendinizle paylaşıyorsunuz ki, ikinci sınıf bir gençlik filmini beğendiğiniz anlaşılıp karizmanız çizilmesin!

Uzun lafın kısası, hiçbir beklenti içine girilmeden izlendiğinde film mutlaka sizi cezbetmenin bir yolunu buluyor. O nedenle beklentiden kaçınarak izlemekte fayda var. Gerçi henüz izlemediyseniz bu yazı sizi ister istemez belli bir beklentiye sokmuş olabilir. Heyhat, geçmiş olsun! Neyse, siz en iyisi bu yazıyı da görmezden gelin.

İyi seyirler…

Yazar: İsmail Yamanol

Amatör bir düş gezgini, saplantılı bir bilimkurgu hayranı. Kuruculuğunu ve genel yayın yönetmenliğini üstelendiği Bilimkurgu Kulübü'nde at koşturmayı sürdürüyor.

İlginizi Çekebilir

star trek - Tomorrow is Yesterday kapak

Bir Star Trek Kehaneti: Tomorrow is Yesterday ve Ay’a Yolculuk

Daha önceki yazılarımızdan birinde bilimkurgu için şu ifadeleri kullanmıştık: “Bilimkurgu bize sınırsız hayal edebilme imkânı …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin