bilimkurgu kulubu

Film İncelemeleri logan's run

Tarih: 26 Şubat 2019 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

Distopyadan Kaçış: Logan’s Run

23. yüzyıl. Dünya beşeri faktörlerden dolayı harap olmuş, geriye “hiçbir şey” kalmamıştır. Yalnızca bir şehir, tüm insanlığın umudu ve mevcudiyeti ile birlikte kubbelerin altına konmuş, orada kendi kendine yeten yapay bir eko sistem ile varlığını sürdürüyor. Burada hayat günümüzde sıradan bir insanın hayal dahi edemeyeceği kadar hoş, keyifli ve tamamen kusursuz. Ne bir dert var ne de tasa. Her şey sadece olması gerektiği gibi. İnsanlar avuçlarının içine konmuş bir yaşam saati ile doğuyor. Bu bir kristal. Kristal, hayatlarının belirli evrelerine göre renk değiştiriyor. Yeşil, sarı, kırmızı… Son Gün gelene kadar dert edecek hiçbir şey yok. Son Gün gelse de hoş, zaten insanlar geri dönüştürülüyor.

İnsanlar bu şehirde sadece otuz yaşına kadar yaşıyor. Son Gün yaklaştığı zaman avuçlarının içindeki kristal kırmızı kırmızı yanıp sönmeye başlıyor. “Yenilenip” yeniden doğmak adına Atlıkarınca denen bir ritüel ile intihar ediyorlar. Bu tören kocaman bir kristalin üzerinde gerçekleşiyor. Son Günü yaşayanlar o çembervari kristalin etrafında toplanıyor ve adeta bir hortum ile gökyüzüne doğru çekiliyor. Döne döne yükselirken birden bire bir infilaka maruz kalıp ölüyorlar. Bu olay hiç de korkutucu ve de baskı sonucu olan bir şey değil aslında. Şehirdeki herkes Son Günü kutsal kabul ediyor ve resmen o günü yaşamak için can atıyor. Yenileneceklerini düşünüyor ve genç hayatlarının tadını çıkararak, Atlıkarınca’yı seyretmeye geliyorlar. Bir gün orada, o kristalin etrafında olacaklarını biliyorlar içten içe, ama hâlâ vakitleri var nasıl olsa…

Karakterimiz Logan 6, bir Sandman. Sandman da nedir? Aslında bu kelimenin Türkçe’ye mantıklı bir çevirisi yok. Çocukların gözlerine kum serperek onları uyutan kurgusal bir peri-adam diyebiliriz. Bu yüzden “kumadam” diye çevirmek ve metni asimetrik bir hale getirmek yerine, “Sandman” demeyi tercih ediyoruz. Gelgelelim Logan’ın en iyi arkadaşı Francis de kendisi gibi bir Sandman. Bu ikili, tıpkı diğer meslektaşları gibi öteki vatandaşlardan farklı, siyah süitler giyiyorlar. Şatafatlı evlerde yaşıyorlar. Herkesten hürmet görüyorlar. Çünkü şehirdeki en güçlü sınıf onların sınıfı. Her şeyin düzgün işlediğini onlar kontrol ediyor. Ellerinde korkunç ışın tabancaları var. En büyük eğlenceleri ve en önemli görevleri “kaçak” kovalamak…

Şehirdeki bazı insanlar “otuz yaşında” ölecek olmayı kabullenemiyor. Çünkü aslında Atlıkarınca’da öldükten sonra bir daha yeniden doğmayacaklarını düşünüyorlar. Nitekim bir Atlıkarınca ritüeli sırasında Logan ve Francis, büyük bir coşku ve keyif ile intihar edenleri seyrederken, aniden bir kaçak ile ilgili sinyal alıyorlar. Ritüel alanından hızla çıkıp kaçak ile bir kovalamacaya girişiyorlar. Silahlar peş peşe patlıyor, zavallı kaçak köşeye sıkışıyor ve Logan tarafından öldürülüyor. Logan, kaçağın üzerinden bir “ankh” sembolü alıyor. Daha sonra cesedin temizlenmesi için rapor gönderiyor. Bir robot geliyor, kaçağın cesedi üzerine bir çeşit kimyasal püskürtüyor ve vücut korkunç bir aşınmaya uğrayarak yok oluyor. Öyle biri sanki hiç var olmamış. Biraz sonra Atlıkarınca’dan çıkan kalabalığı görüyoruz. Kaçağın öldürüldüğü yerden geçip gidiyorlar.

Bu kovalamaca sahnesi filmin en tedirgin edici kısmlarından biri olabilir. Çünkü Logan ve Francis’in o keyifli halleri, rahatsız edici mimikleri, dansa benzeyen ritmik hareketleri ve bir insanın av konumundaki çaresizliği sahiden etkileyici görünüyor. Aynı zamanda mekan tasarımı da son derece ilginç. Bir Antik Mısır tapınağını alıp, biraz Yunan esintileri ile kucaklayın ve daha sonra post-modern bir batı dünyasında bunu bir lego gibi yeniden kurun. İşte şehrin her kısmı neredeyse böyle. 70’lere ait o retrofütüristik hava ile karışan antik bir his. İnsanların giydiği süitler de nitekim bu kanıya son derece uygun. Bronz Çağı Yunanistanı’nın kıyafetlerini alıp sentetik bir üslupla yeniden yorumlamışlar sanki.

Logan, kovalamaca ile geçen bir günün ardından evine dönüyor ve “çevirme” denen aşağılık bir platform sayesinde seks yapabileceği bir partner aramaya koyuluyor. Çevirme, dijital bir ekran gibi. Bir nevi tek taraflı Tinder diyebiliriz. Ekranı kaydırdığınızda yeni partneriniz beliriyor. Partneri seçebiliyor ve dilediğiniz an oradan çıkarabiliyorsunuz. Nitekim Logan, Jessica denen bir kızı görüp beğeniyor. Çevirmeden de çıkarıyor. Ama bir sorun var; kız o mevzuyu istemiyor. Logan tam bir Sandman duyarsızlığı ile “yoksa kadınlardan mı hoşlanıyorsun?” diye soruyor. Kız masum ve tatlı gözlerini incinmiş gibi kaçırarak “hayır,” diyor. Logan’ın sabrı taşıyor. Sahi sorun ne o zaman? Kız kendini üzgün hissettiğini ve bunun daha ilk deneyimi olacağını söylüyor. “Çevirmeye kendimi koyarak hata ettim,” diyor. Logan sanki insaf edecek gibiyken, Francis yanında iki tane kız ile çıkageliyor.

Logan, Jessica’yı unutup Francis’in kızlara yumuluyor. Jessica da o sıra kaçıyor. Bir sonraki sahnede Logan, tüm şehrin kontrolünden sorumlu bilgisayara “ankh” sembolünü tanımlatmaya çalışıyor. Fakat bilgisayar Logan’a “Tapınak” denen bir yerden bahsediyor. Burayı imha etme görevini veriyor ona. Tapınak, şehrin dışında ve şehirden çıkmak en büyük yasak. Logan daha dört yılım var, neden kaçayım ki diye soruyor. Bilgisayar ise Sandman’i anında dört yıl yaşlandırarak, Son Gün’e yaklaştırıyor. Yılların Sandman’i Logan bir kaçak olmak üzere artık. Buradan sonra Jessica ile yolları tekrar kesişiyor. Çünkü Jessica kaçaklardan oluşan ve Tapınak’ı arayan bir yeraltı örgütünün üyesi. Filmin esas hikayesi de böylece başlıyor. Logan geçmişi ile hesaplaşabilecek mi? Jessica ona ihanet edecek mi ve Tapınak’ı bulabilecekler mi? İnsan bu tarz soruları merak ederek izliyor ve en nihayetinde bir ütopyanın darmadağın oluşunu seyrediyor.

William F. Nolan‘ın aynı adlı romanından uyarlanan filmde bilgisayarı ya da şehri kimin kurduğu ile ilgili bilgi verilmiyor. Şehrin insanları gençliğe adeta tapıyor, ağır bir nüfus kontrolü içerisinde yaşıyorlar ve bundan aslında çoğu kişi memnun. Ne çok kalabalık ne de ürkütücü bir şekilde seyrek bir nüfus var. Ahali ekseriyetle retrofütüristik bir moda anlayışına sahip. Jessica karakteri de naif bir Yeşilçam kızını andırıyor. Zaten filmin 1976 yılında çekilmiş olduğunu bilerek izleyince insan adeta o dönemin insanlarının güzellik ve estetik anlayışının, teknolojiye olan bakış açılarının ve geleceğe dair korkularının bir alegorisini görüyor.

Bizler de şimdi düş kuruyor, bir şeyler yaratıyoruz. Birçok üretimde günümüz şartlarının etkisi mevcut. Fakat kırk yıl sonraki insanlar için bu gün yazılmış en dehşetli distopya, biraz komik, biraz da hüzünlü bir anıdan ibaret kalacaktır. Örneğin film 70’lerdeki “Me Generation” insanlarına bir eleştiri olabilir. Filmde bolca gym, bolca keyif alanı ve de sadece arzuları tatmin etmeye yönelik sürüp giden bir hayat görüyoruz. Ama bu hayatlar, bireyler mi yoksa sadece kolektif bir yaşam histerisine kapılmış insan öbekleri mi diye sormadan edemiyor insan. Bir diğer eleştiri ise devlet destekli ötenaziye olabilir. Öte yandan film hedonist bir ütopyayı işliyor. Seks tamamen özgür, insanların kariyer derdi yok, yaşamlarında büyük acılar ve kederler yok; vücut geliştirme ve gençliğin hızı ile gücüne dair bolca tapınım var. Aynı zamanda sert bir konformist ve tüketim toplumu oluşturulmuş filmde. Şehirdeki dev alışveriş merkezi ve onun etrafında dönen hayat böyle bir izlenim yaratıyor.

Karakterlerin saç şekilleri ve özellikle kadın karakterlerin giydiği mini elbiseler de 70’lerin etkilerini gösteriyor. Filmde dikkat çeken bir diğer ayrıntı müzik. Film, şehrin içindeyken arka plan müziği bir bilgisayarın dijital seslerini andırıyor. Unutmayalım ki tüm şehir bir bilgisayarın kontrolü altında. Bu bilgisayarın da kendine has kadınsı bir sesi var ki, dünyadaki en sıradan şeyi bile sanki kutsal bir kelammışçasına söyleyebiliyor. Aynı zamanda filmde kullanılan silahlar da ilginç bir detay yaratıyor. Örneğin Francis ve Logan’ın birer tabancası varken, kaçaklardan oluşan yer altı örgütünün ucundan rahatsız edici bir kimyasal fışkırtan mızrakları var. Film daha pek çok detayla dolu ve her detaydan bir mesaj çıkarmak mümkün. Örneğin şehrin her yanına yayılan o kapsül benzeri ulaşım ağı, belki de ütopyanın merkeziyetçi anlayışını temsil ediyor. İnsanlar hangi yaşam evresinde olursa olsun ya da kim olurlarsa olsunlar tek bir merkeze bağlılar. Aynı zamanda şehirde bolca kristal bulunuyor. İnsanların avuçlarındaki yaşam saati kristal, Atlıkarınca ritüelinin yapıldığı yer de kristal…

Kısacası film son derece nostaljik bir tada sahip, öyle ki insan hiç yaşamadığı bir çağın nostaljisini hissedebiliyor. Üstelik Logan’s Run önce sisteme hizmet eden, sonra sistemi yıkan kahraman klişesinin başlangıç noktalarından biri…

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.