bilimkurgu kulubu

Film İncelemeleri

Tarih: 13 Nisan 2019 | Yazar: Emre Bozkuş

0

Çelik Yumruklar: Real Steel

Robotlar, hayatımızı kolaylaştırması ve yetersiz kaldığımız noktalarda bizlere yardımcı olması için geliştirdiğimiz mekanik araçlar. Belirli alanlarda hizmet vermeleri için programlanabilirler. Çünkü işlevsel yönden daha verimli olmanın yolu budur. Böylece uzman oldukları konuya dair daha detaylı bir gelişim gösterme imkanına kavuşurlar. Yönetmenliğini Arrival, Müzede Bir Gece ve Stranger Things gibi yapımlardan aşina olduğumuz Shawn Levy’nin üstlendiği 2011 yapımı Real Steel filmi de bahsi geçen fikri temel alıyor. Richard Matheson‘ın bir kısa hikayesinden uyarlanan film, robotların insanlar yerine paralı dövüşlere katıldığı yakın bir geleceği anlatıyor. Robotlar bu hususta yapılandırılıyor, geliştiriliyor ve üzerlerinden de para kazanılıyor.

Charlie Kenton (Hugh Jackman) da robot dövüşü işlerinden para kazanmaya çalışan eski bir boksör. Yıllar önce yaşadığı talihsiz sakatlık sebebiyle profesyonel kariyerini noktalayan Kenton, ailesinden uzakta gezgin hayatı yaşıyor. Eşini kaybedişi üzerine yollara düşmüş, her şeyi ardında bırakmıştır; buna oğlu Max de dahildir. Filmin öyküsü de oğlu Max ile geçireceği zorunlu bir zaman diliminde yaşadıklarına odaklanıyor. Max dünyadan ve özellikle babasından uzaklaşan zeki bir çocuk. Bir robotunu kaybeden Charlie, Max ile hurdalıkta yeni bir robot yapmak için parça ararken ezkaza eski bir robota denk geliyor. Bu robotla yollarının kesişmesi de olayların gelişmesine sebep oluyor. Baba ile oğul birlikte kaybettikleri yılların biriktirdiği ne varsa ortaya döküyor ve yüzleşiyor. Ve elbette bu sancılı bir süreç oluyor…

Başrolde Hugh Jackman’ın yanı sıra Lost ve Ant-Man gibi yapımlardan da tanıdığımız Evangeline Lily de var. Charlie’nin yakın arkadaşı Bailey rolünde gördüğümüz Lily, boks yıllarından beri sürekli olarak yanında bulunmuş ve destek vermiştir. Aktif boks kariyerinde, talihsiz vedasında, eşini kaybedişinde ve robot dövüşü işine girişinde de daima yanında olmuştur. Fakat kendisinin rolü gereği pek öne çıktığını söyleyemeyiz. Asıl şaşırtan ve mutlu eden gerçek, Max karakterinin üstüne yüklenen vazifeyi hakkıyla ifa etmesi. Çocuk oyuncu olarak başarısı takdire şayan. Dakota Goyo, yer yer Hugh Jackman’ın da önüne geçerek boyundan büyük bir iş başarıyor. Hatta hikayenin izleyiciye aktarılma noktasında katkısı daha fazla.

Öte yandan filmin sunduğu ortam, ele alınan tarihin yakın bir gelecek olması sebebiyle çok da farklı değil. Ayrıca yine klişelere sırtına yaslayan bir yapımla karşı karşıyayız. Boks filmlerinin klişeleşmiş sahneleri, duygusal replikler ve aynı mesajlar… Hollywood sineması senaryo fakirliği yaşadıkça görsel efektlere sarıyor. Bunun sonucu olarak da ortaya çıkan yapımlar şaşaalı karton kuleler olmaktan öteye geçemiyor. Robotların dövüşçü olarak ele alındığı bir filmde izleyicinin beklentileri de aşağı yukarı bellidir. Ya vahşi bir dövüş ya da bu vahşi dövüşün eleştirisi. Fakat filmde ikisini de kenara iterek yapılmaya çalışılan şey yalnızca samimiyetsizliği aşikâr ediyor. Duygusal sahnelerin, aile bağlarının öneminin vurgulanmasının herkesin nazarında değeri tartışılmaz. Fakat sanatın gücü mesajını verme yetisinde saklıdır. Dolayısıyla filme dair ilk eleştiri de bu hususta yapılmalı.

İkinci olarak, karakterlerin geçmişlerine dair verilen bilgiler maalesef yeterince bağ kurma imkânı tanımıyor. Hikâye anlatıcılığının önemi de burada ortaya çıkıyor. Bir insanın geçmişinin anlatılmasındaki amaç, izleyicinin ya da okurun onunla bağ kurmasını sağlamaktır. Bu geçerli bir yöntem. Ancak uygulanması zorunlu değil elbette. Mesela kafkaesk tarzın mimarı Franz Kafka, karakterlerinin geçmişine dair bilgi vermeden onların okurla bağ kurmasını sağlayabilmiştir. Dava’nın kahramanı K. ile ilgili bildiklerimiz bu açıdan çok sınırlı olmasına ve yargılandığı dava belirsizce anlatılmasına rağmen yine de kendisiyle gayet net bir şekilde bağ kurabiliriz. Bunun sebebi yazarın ya da diğer deyimle anlatıcının hakimiyeti ile ilgili. Real Steel’in yaşadığı sorun da bu. Anlatım güzel bir fikri kolaycılıkla sunuyor. Evet, malzeme zengin olabilir ama sunum da belirleyici. Şayet sunumu ıskalar ve hitap etmek istediğiniz kitleye aktaramazsınız durum yaştır.

Bir de konunun robotlarla ilgili değinilmesi gereken bir yönü var. Teknolojinin beklenen ile istenilen arasındaki gelişim farkı bilinen bir gerçek. Yıllar önce gelişmesi beklenen alanlar değişen şartlarla birlikte güdük kalırken, aslında öngörülerde tahmin dahi edilemeyen alanlarda inanılmaz gelişmeler kat edilebiliyor. Robot teknolojisi de hayatımızın her yerinde bizlere kolaylık sağlamak adına sürekli yatırım bir yapılan bir sektör. Milyarlarca dolar ve binlerce insan her geçen gün büyüyen bu sektörün içinde zamanlarını daha iyisini yapabilmek için harcıyor. Fakat hikâyeyi kaleme alan Richard Matheson’un gözünden baktığımızda “acaba” diyoruz. “Acaba böyle olabilir mi? Onca yatırımın ve emeğin ardından yalnızca şiddet güdüsünü tatmin için harcanan metal yığınlarına mı dönüşecekler?” Film tanıtımlarının bıraktığı ilk izlenim, Transformers ile Rocky’nin bir karışımını izleyeceğimizi düşündürtüyor. Ancak bu yükselen beklenti hayal kırıklığına da sebep olabilir. Robotlara dair düşünülen şeyler en başta da değindiğimiz üzere daha hayati noktalarda hayatımızı kolaylaştırmak. Yangınlarda, sellerde ve diğer tüm afetlerde hayat kurtaran robotlar yerine para için parçalanan robotlar görmek elbette pek de hoş bir tat bırakmıyor.

Velhasıl, robotlarla ilgili filmlere ilgisi olanlar beklentiyi yüksek tutmadan izleyebilir. Neticede karşınıza Philip K. Dick ya da Isaac Asimov hikayelerinden ziyade sinematografik dokunuşlarla yaratılmış iyi aile robotu Babür de çıkabilir. Burada önemli olan nokta tam olarak ne beklediğiniz. Eğer, “Klişelerle aram iyi. İşe yaramasalardı zaten klişe olmazlardı,” diyorsanız ve şayet boks benzeri dövüş filmlerine de ilgi duyuyorsanız izlemenizi tavsiye edebiliriz. Ayrıca Hugh Jackman’ı Wolverine dışında bir karakterle görmek de farklı bir his uyandıracaktır.

Etiketler: , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Okumayı öğrendiği günden beri, okumayı yaşamakla bağdaştıran bir düş emekçisi. Edebiyat, Tarih, Felsefe ve Sosyoloji gibi geniş yelpazede yaptığı okumalar neticesinde birikenleri, kelimelerin ruhuna adayan bir gezgin.