Film İncelemeleri

Tarih: 14 Haziran 2022 | Yazar: Pedram Türkoğlu

0

Bir Efsanenin Sonu: Jurassic World Dominion

“Bir şey sona ermek için başlamıştır. Serüven uzamaya gelmez, ona anlam veren ölümüdür yalnız.” – Jean Paul Sartre

İlk Jurassic Park (1993) üçlemesinden sonra Jurassic World (2015) üçlemesi de Jurassic World: Dominion (2022) filmi ile son yolculuğuna uğurlandı. Her ne kadar Jurassic World (2015) adeta ilk filmin yeniden yapımı (remake) gibi olsa da, üzücü bir şekilde Jurassic World: Fallen Kingdom (2018) üzerine hiçbir şey koyamamıştı. Serinin son filmi Jurassic World: Dominion (2022) ise büyük umutlar vaat etti, ancak nostaljiden beslenme umudu ile beklentileri karşılayamayan çerezlik bir aksiyon filminden öteye gidemiyor. Jurassic World: Dominion (2022) filminin yönetmenliğini yine Collin Trevorrow üstleniyor. Senaryosu Collin Trevorrow ve Emily Carmichael tarafından yazıldı. Uyarlandığı hikâyenin kökeni Michael Crichton’ın efsanevi romanı Jurassic Park’a dayanıyor. Son üçlemeden “yeni” diye bahsediyoruz, ama eklenen birkaç genetiği değiştirilmiş tür dışında hikâye ve bilimkurgu fikri açısından orijinal seriden pek farkı yok.

Filmin oyuncuları arasında önceki filmlerden aşina olduğumuz Chris Pratt, Bryce Dallas Howard, BD Wong, Omar Sy yer alıyor. Ayrıca yaşlılıkları gözlerimizi dolduran efsanevi Jurassic Park (1993) kadrosu Sam Neill (Dr. Alan Grant), Laura Dern (Dr. Ellie Sattler), Jeff Goldblum (Dr. Ian Malcolm) da tekrardan hikâyeye dâhil oluyor. Tabii BD Wong (Dr. Henry Wu) aslında Jurassic Park (1993) filminde paleogenetikçi olarak ufak bir role sahipti. Fakat yeni seride antagonist olarak karşımıza çıkıyor. Filmin yapım şirketi Universal Studios ve bütçesi de yaklaşık 185 milyon dolar. Ayrıca önceki iki filmin aksine Dominion, 146 dakikalık süresi ile oldukça uzun.

SPOILER UYARISI!

Hikâye

Jurassic Park’ın kurucuları John Hammond (solda) ve Benjamin Lockwood (sağda).

Jurassic World: Fallen Kingdom (2015) filminin sonunda, volkanik patlama sonrası Isla Nublar’ın küllere karışması ile nesli tükenmiş dinozorlar gezegenin her yerine yayıldı. Olaylardan 4 yıl sonra, insanların artık gezegenimizdeki yaban hayatının bir parçası hâline gelen nesli tükenmiş hayvanlar ile birlikte yaşamayı öğrenmesi gerekiyordu. Jurassic World’ün yöneticilerinden biri olan Claire Dearing, yasa dışı ticaret faaliyetleri gösteren organizasyonlardan dinozorları korumaya çalışıyor. Claire ile Owen Grady, Nevada’daki dağların arasındaki bir kulübe evinde Maisie Lockwood’u gizlice korumaya çalışıyor. Peki kim bu Maisie? Kendisi, Jurassic Park’ın kurucularından John Hammond’un ortağı Benjamin Lockwood‘un bilim insanı olan kızı Charlotte Lockwood’un bir klonu!

Jurassic World’ün hadiselerinden sorumlu genetik şirketi InGen’de çalışan bilim insanı Charlotte, kendisinin ölümüne neden olacak “genetik hastalığı” tedavi ederek doğurduğu kızı/klonu uzun ve sağlıklı bir hayat sürebilecekti. Hatta John ile Benjamin’in ortaklıklarının bozulmasının nedeni bu klonlama işlemi olduğu söyleniyor. Çünkü John Hammond’un insan klonlanmasına karşı olduğu görüşleri var. Seride ilk kez bir dinozor türünden ziyade bir insan türünde bu konu işleniyor, ancak tarih öncesi hayvanlar için bilimsel açıdan ufuk açıcı fikirler sunan Jurassic Park serisinde böyle bir konuya değinilmesine gerçekten ihtiyaç var mıydı? Özellikle hikâyede bu kadar eksiklik varken…

Eşeysiz Üreme: Partenogenez

Jurassic Park logosuna ithafen son sahnede karşımıza çıkan Tyrannosaurus.

Önceki filmlerde Owen’ın eğittiği Blue isimli Velociraptor yeniden karşımıza çıkıyor. Üstelik herhangi bir karşı cinsiyete ihtiyaç duymadan eşeysiz (aseksüel) biçimde üremiş ve Beta isimli bir yavrusu var. Zaten Jurassic Park serisinde dinozorların genomunu tamamlamak için kurbağa DNA’sı kullandıklarını ve bazı hayvanların döllenmeye ihtiyaç duyulmadan partenogenez ile ürediği biliniyor. Jurassic Park ve Jurassic World serisi bu bilgiden yola çıkarak kurgulanmış durumda. Seride ilk kez bir primat olan insanın partenogenez ile ürediği görülüyor.

Doğada, özellikle stresli çevre şartlarında nadiren de olsa bazı hayvanlarda spontan partenogenez görülebilmekte. Yani normalde eşeyli üreyen türün, bazı değişkenlere bağlı olarak eşeysiz üreyebildiği bilinmekte. Bu durumun eşeysiz üreme genleri mevcut olan dinozorların yeni çevre şartlarına adapte olmaya çalışması sırasında görülmesi güzel bir kurgu.

Göndermeler ve Referanslar

Jurassic Park (1993) filminden Lewis Dodgson (solda) ile Jurassic World: Dominion (2022) filminden Lewis Dodgson (sağda).

Hikâyenin devamına dönelim, öncül filmlerdeki meşhur InGen şirketinin rakibi olan BioSyn (Biology Synthetics Technologies) ile bu filmde yüzleşiyoruz. Şirketin CEO’su Lewis Dodgson’u, Jurassic Park (1993) filminde Dennis Nedry’e barbasol traş köpüğü kutusu şeklindeki embriyo saklama kabı verirken görmüştük. Hatta her ikisinin de ölümünün Dilophosaurus tarafından gerçekleşmesi manidardı. Fakat iki filmde de ayrı aktörler tarafından canlandırılıyor. Yozlaşmış BioSyn şirketi, rakiplerini elemek için nesli tükenmiş devasa çekirgeleri tasarlamaktan sorumlu. Paleobotanikçi Dr. Ellie Sattler, çekirgelerin BioSyn ekinlerine saldırmadığını fark edince, bu çekirgelerden şirketin sorumlu olabileceğinden şüpheleniyor. Dolayısıyla hoşlandığı eski arkadaşı Dr. Alan Grant’i bularak ondan yardım istiyor. İlginçtir Dr. Ellie Sattler ekinlere bakarken, ilk filmde Brachiosaurus’u gördüğünde verdiği tepkiye referans bağlamında gözlüğünü çıkarıyor. Hikâyenin sonlarında Dr. Ian Malcolm’un, Giganotosaurus’un dikkatini alevli bir obje ile dağıttı bir sahne var. Söz konusu sahne, kendisinin Jurassic Park filminde telleri koparıp kaçan Tyrannosaurus’un dikkatini fişek ile dağıttığı sahneye bir referans.

Diğer yandan Owen ve Claire’ın evlat edindiği Maisie Lockwood’u ise BioSyn sonunda kaçırmayı başarıyor. Çünkü Dr. Henry Wu, Maisie’nin DNA’sını inceleyerek tedavi edilemeyen hastalıklara çare bulacağına inanıyor. Fakat Lewis Dodgson bu konuda birtakım karşı fikirlere sahip. Bu filmde Dr. Henry Wu’nun hatalarından ders çıkarmış pişman bir bilim insanına evrilmesi oldukça güzel bir seçim. Zaten InGen’in önemli bilim insanlarından Dr. Henry Wu’nun da BioSyn’de çalışmaya başladığını görüyoruz. Dr. Henry, kitaplarda önemli bir karakterken orijinal Jurassic Park filminde ufak bir role sahipti. Daha sonra Jurassic World serisinde ana antagonist (kötü karakter) olarak karışımıza çıktı. Bu filmde ise ekinleri yok eden çekirgeleri üretmekle sorumlu. Buna rağmen senaryoda yeri çok küçük. Keşke karakter gelişimini daha yakından görebilseydik.

Kara Borsa ve Yasa Dışı Ticaret

Jurassic Park (1993) filminden Dr. Henry Wu (solda) ile Jurassic World serisinden Dr. Henry Wu (sağda).

Claire, devlette çalışan tanıdığı sayesinde Beta ve Maisie’nin nerede olabileceğine dair bilgi ediniyor. Ardından ikili, İtalya’nın Malta adasına giderek oradaki dinozor kara borsasına tanık oluyor. Günümüzde dahi yaban hayvanlarının yasa dışı ticareti ve kara borsası olduğunu göz önünde bulundurursak, senaryoda bu fikre şahitlik etmemiz güzel bir dokunuş. İkili, Malta’da bir kargo uçağı pilotu olan Kayla Watts ile tanışıyor. Daha sonra BioSyn’in çalışanları ile devlet çalışanları arasında çatışma yaşanınca kara borsa merkezinde dinozorlar serbest kalıyor ve kaos yaşanıyor.

İlerleyen dakikalarda ana karakterlerimiz BioSyn’in merkezi İtalta’nın Dolomit Dağları’ndaki şirketin üssüne gidiyor. Şirket, bu bölgedeki vadide dinozorların yaşayabileceği bir koruma alanı oluşturmuş. BioSyn’in danışmanı olarak görev alan kaos teorisyeni matematikçi Dr. Ian Malcolm, Alan ve Ellie’yi şirketin merkezine davet ederek şirketin iletişim müdürü Ramsay Cole ile BioSyn’i ifşa etmeyi amaçlıyor. Böylece bütün karakterlerimiz BioSyn’in merkezinde toplanıyor.

Senaryonun Bitişi

At (Equus ferus caballus) sürüsü ile birlikte koşan Parasaurolophus sürüsü.

Ana karakterlerimiz birleşince şirketin merkezindeki alanda çeşitli dinozorlarla karşılaşıyor ve maceraları ardından Beta ve Maisie’yi kurtararak dönmeyi başarıyorlar. Ayrıca Dr. Henry Wu’yu da yanlarına alıyorlar. Daha sonra Dr. Henry, Beta ve Maisie’nin DNA’sını inceleyerek çekirge salgınını çözebilecek bir patojen üretiyor. Dr. Ellie ile Dr. Alan, Ian ve Ramsey ile birlikte BioSyn’e karşı ifade vermeden önce ilişkilerini yenileme kararı alıyor.

Diğer yandan Blue’nun yavrusu Beta, annesine kavuşuyor. Owen, Claire ve Maisie de kulübe evlerinde mutlu bir hayat sürmeye devam ediyor. InGen’in Tyrannosaurus rex’i de The Lost World: Jurassic Park (1997) filmindeki iki T. rex olan Buck ve Doe ile buluşuyor. Dünya’nın dört bir yanındaki tarih öncesi hayvanlar, gezegendeki diğer hayvanlar ile birlikte yaşadığı sanatsal kareler ile gösterildikten sonra seri sona eriyor!

Eleştiriler

Bilimsel veriler ışığında tanımlanan boyutu ile Jurassic World serisinde gösterilen boyut (silüet).

Filmin genel anlamda çok fazla eksiği var. Hatta Jurassic World filmlerinden bile eksikleri büyük. Kısaca özetlemek gerekirse film, iki buçuk saat boyunca gelişen “olaylar” silsilesinden ibaret. Orijinal üçlemedeki oyuncular bile filmi kurtaramamış diyebiliriz. Senaryoda hikâye bile diyebileceğimiz bir bütünlük bulunmuyor. Eski filmlerde insan eylemlerinin en azından yaralanma veya ölüm gibi bir bedeli olurdu. Fakat bu film yeterince cesur olmadığı için izleyicinin gerçeklik algısını bozuyordu. Bu yüzden hiçbir aksiyon sahnesinde eylemlerin olası kötü sonuçları aklımıza gelmiyordu. Eski aktörlerin oyunculukları iyi olsa da diyalogları fazlasıyla vasat kalmış.

Tarih öncesi hayvanları önceki filmlerdeki gibi bilimsel açıdan hatalı resmedileceklerini biliyorduk, ancak çıtayı yine yükselttiler. El bilekleri hatalı konumlandırılmış anatomileri orantısız olan “tüysüz” raptorlar, etrafa çılgınca saldıran türler, anlamsız davranışlar ve nicesi… Söz konusu hataların neler olduğu Yaşayan Dinozor: Avian kitabında detaylıca incelendi. Fakat bu film ile yenileri eklenmiş oldu. Prologue sahnesinde gördüğümüz uçan sürüngen Quetzalcoatlus ve üzerindeki tüy benzeri piknofiberler, aynı şekilde prologue sahnesindeki Tyrannosaurus’un üzerindeki minik tüy yapıları çok umut vericiydi. Filmde yer alan Quetzalcoatlus’un boyutu ise her zamanki gibi fazlasıyla abartılıydı. Keza diğer bir sürüngen olan Mosasaurus’un da cüssesi gerçekte seride gösterildiği kadar devasa değildi. Evet, Quetzalcoatlus, 6 metreye ulaşabildiği düşünülen yüksekliği ve 11 metreye ulaşabildiği düşülen kanat açıklığı ile yaşamış en büyük uçan hayvanlardan biriydi! Fakat filmde adeta bir ejderha gibi gösterilmiş, keza davranışları da öyle lanse edilmiş! Belki biyo-teknoloji şirketlerinin tasarladıkları türlerin neden bu kadar devasa olduğu, büyüme hormonu (GH) gibi endokrin takviyeleri sayesinde bir bahaneye bağlanabilir ancak davranışlarına bulunabilecek bir bahane yok.

Ayrıca devasa boyutlara ulaştığı bilinen böcekler, oksijen oranının %35’lere yükseldiği hesaplanan yaklaşık 300 milyon yıl öncesine denk gelen Karbonifer’de yaşıyorlardı. Kretase’de ise atmosferik oksijen oranı neredeyse günümüzdeki kadardı, hatta bazı dönemlerinde günümüzdeki %21 seviyesinden bile düşüktü. Dolayısıyla Kretase’deki trake solunumu yapan eklem bacaklılar da milyonlarca yıl önceki Karbonifer ataları kadar devasa değildi.

Kesilen Prologue Sahnesi

Mette Aumala tarafından çizilmiş Pyroraptor cinsinin bilimsel açıdan tutarlı illüstrasyonu.

Reklam amaçlı yayımlanan müthiş prologue sahnesi neredeyse filmin kendisinden kaliteliydi. Her ne kadar Blu-Ray versiyonunda ekleneceği söylense de, filmden çıkarılması gerek senaryo gerekse de seyir zevki açısından yaptıkları en büyük hatalardan biri olmuş. Gösterilen Oviraptor (her ne kadar el bilekleri hatalı olsa da) sözde ilk “tüylü” dinozor olarak karşımıza çıkacaktı. Fakat filmin kendisinde yer almıyordu bile! Bu kadar reklamı yapılan türlerin basit bir pazarlamadan ibaret olması fazlasıyla üzücü.

Yine aynı şekilde buzlarda anlamsızca ana karakterlerimize saldıran Pyroraptor’un elleri hatalı ve göz bebekleri de diğer raptorlar gibi dikey! Halbuki dromaeosauridler (raptorgiller) kuşlarla (avian dinozor) yakın akraba oldukları için pupillerinin (göz bebeği) kuşlar gibi yuvarlak olduğu düşünülüyor. Yani kedi gibi ince ve dikey bir göz bebeği sinematik açıdan hoş dursa da gerçekçilikten uzak.

Giganotosaurus ve Tyrannosaurus

Giganotosaurus (solda) ile Tyrannosaurus (sağda) karşılaştırması. Tyrannosaurus’un yoğun kemik kütlesi belli oluyor.

Gelelim filmin sözde en azılı antagonisti Giganotosaurus’a! Kendisi her ne kadar “en büyük kara etoburu” diye yansıtılmış olsa da, boyutları hemen hemen aynı olan Tyrannosaurus’un kas kütlesi ve kemik yoğunluğu nedeniyle birkaç ton daha ağır olduğu hesaplanmıştır. Üstelik yaklaşık 5.8 tonluk bir çene kuvvetine sahip olduğu rapor edilmiştir! Bu da Tyrannosaurus’u özünde daha “büyük” ve daha “iri” bir hayvan yapıyor. Dolayısıyla diş dişe mücadelede Tyrannosaurus rahatlıkla üstünlük sağlayabilir. Tabii doğada işler bu kadar basit değil, Tyrannosaurus’un alacağı ağır bir darbe onun hayatına mâl olabilir. Örneğin yırtıcılardan biri derin yumuşak doku hasarı veya uyluk/kemik kırığı gibi ağır bir travma yaşarsa hayatını devam ettiremeyeceği için ölümle sonuçlanabilir.

Bunun dışında Giganotosaurus’un dış görünüşü adeta ejderha gibi tamamen hatalı bir şekilde tasarlanmış. Yine genetik şirketinin farklı türdeki hayvanların genlerinden yararlandığı bahanesi kullanılabilir. Fakat Giganotosaurus ismi kullanılıyorsa aynı cinsteki özellikleri beklememiz doğal değil mi? O zaman öncül filmlerdeki Indoraptor veya Indominus rex gibi kurgusal türleri kurgulamak gerekir. Üstelik Giganotosaurus’un “saf kan” tasarlandığı senaryoda özellikle vurgulanıyor. Bilindiği kadarıyla Giganotosaurus’un sırtında diken benzeri osteoderm dokusu yoktur. Osteodermler, içerisinde kemik dokusu barındıran sertleşmiş deri tabakasıdır. Ayrıca her iki yırtıcının da dudaklara sahip olması gerekiyordu. Dikkat ederseniz daha “korkutucu” gözükmesi adına Tyrannosaurus gibi büyük theropodlar dişleri açıkta, dudaksız resmedilir. Bu durum bilimsel verilerle örtüşmemektedir. Görünüşü yanında davranışları da hatalıydı. Filmin son sahnesinde hiçbir motivasyonu olmadan kafasını camdan içeri sokarak insanlara saldırmaya çalışıyordu. Etolojik (hayvan davranışları bilimi) açısından yaklaşırsak gerçeğe en yakın kısmı Tyrannosaurus ile ilk karşılaşmasındaki sürtüşmeydi. Evet, doğada büyük yırtıcıların rekabetleri gerçekten de o sahnedeki gibi olur. Bir apeks yırtıcı üstünlüğünü kanıtlayınca diğer yırtıcı daha fazla hasar almamak adına bölgeden uzaklaşır.

Bilimsel Olarak Tutarlı Dinozorlar

Prologue kesitinden Moros intrepidus türü. Bilimsel olarak tutarlı gözüken tür, ne yazık ki filmde çok kısa bir süreliğine yer alıyordu.

Hiç bilimsel açıdan tutarlı tasarlanmış bir dinozor yok muydu diye sorduğunuzu duyar gibiyiz, evet vardı! Prologue sahnesinde gösterilmiş ufak bir tironozorgil türü olan Moros intrepidus enfes resmedilmişti. Gerek tüyleri, gerekse de davranışları bilimsel versiyonuna oldukça yakındı. Ayrıca ilk sahnedeki kovalamacada gördüğümüz boynuzlu Nasutoceratops cinsi de en beğendiğimiz dinozorlardan biri oldu.

Kaçırılmış büyük bir potansiyele sahip olan Quetzalcoatlus da sadece prologue sahnesinde oldukça güzel tasarlanmıştı. Üzerindeki tüy benzeri piknofiberler bilimsel verilerle örtüşüyordu. Sadece uçağa saldırdığı sahnede hem boyutu, hem de davranışları abartıldı. Uçan bir sürüngenin gördüğü yeni bir cisme delicesine saldırması oldukça mantıksızdı. Filmin başında işaret fişeği ile bölgeden uzaklaştırdıkları büyük cüsseli Apatosaurus da anatomik ve postür açısından tutarsızlıklar dâhilinde tasarlanmıştı. Buna rağmen bilinen en büyük sauropodlardan biri olan Dreadnoughtus’un postürü paleontolojik versiyonuna daha yakındı.

Hayvan Davranışları

Gezegene dağılan nesli tükenmiş dinozorların adeta “kaos” içerisinde iki buçuk saat boyunca oradan oraya delicesine saldırdıklarını görüyoruz. Her seferinde söylediğimiz gibi köpek balıkları, timsahlar ve dinozorlar film canavarları değildir! Onlar gerçekten yaşamış yaban hayvanlarıdır. Tam da bu yüzden prologue sahnesi çok heyecan vericiydi, çünkü dinozorları gerçekte var olmuş, diğer canlılar gibi üreyen ve beslenen hayvanlar olduklarını resmetmişlerdi. Bunun dışında filmin son sahnesinde tarih öncesi hayvanların günümüzdeki yaban hayatı ile birlikte yaşamaya uyum sağladığını göstermeleri nefisti! Hatta hikâyedeki tek güzel kısım neredeyse buydu…

Popülasyon sayısı artan her hayvan türü bulunduğu habitatta “istilacı tür” konumuna geçebilir. Fakat adadan kaçan dinozorların sayısı ne kadardı ki her köşe başında insanlarla çatışsınlar? Gözlerden uzak yaban hayatına karışmaları daha mantıklı olacaktı. Velociraptor, Pyroraptor, Atrociraptor cinsleri fosil kayıtlarında mevcut olan örnekler. Fakat hepsinin tüylü olması ve avuç içlerinin birbirine bakması gerekiyor. Bu filmde sadece Pyroraptor tüylü resmedilmiş, ancak elleri ve pupilleri (gözbebeği) yine hatalı. Yetmezmiş gibi durduk yere gördüğü iki insana hayatı pahasına saldırma ihtiyacı hissediyor. Zaten filmdeki raptorlar neredeyse otomobil kadar hızlılar! Yere düşseler bile bir şekilde otomobile yetişebiliyorlar. Halbuki yapılan analizlere göre bir Velociraptor’un en fazla 40 km/sa hıza ulaşabileceği düşünülüyor. Herhangi bir otomobilin ortalama hızını 80-100 km/sa gibi düşünürsek, bilimsel verilerin iki katından fazla hızlanmışlar demektir!

Hepsinden öte, nasıl oluyor da Pyroraptor dondurucu soğuktaki bir su birikintisinde balık gibi yüzebiliyor? Hiçbir dromaeosaurid türünün yarı-sucul yaşantıya uyum sağladığına dair bir bilimsel veri yok! Keşke en azından Baryonyx veya Spinosaurus gibi bir cins kullansalarmış bu sahne için… Tabii filmde birkaç sahnede yer alan spinosaurid cinsi olan Baryonyx de bilimsel açıdan hatalı tasarlanmış, ayrı bir konu.

Andrey Atuchin tarafından çizilen Nasutoceratops illüstrasyonu.

Örneğin filmin başında gece vakti bir grup arabanın üstüne koşan Nasutoceratops sürüsünü görüyoruz. Herhangi bir yaban hayvanı aşina olmadığı gürültülü ve ışıklı bir objeye saldırmaya çalışmaz. Söz konusu durumda Nasutoceratops sürünün yapacağı muhtemel davranış kaçmak olurdu. Tabii böyle bir davranışın seyir zevki nasıl olur, tahmin edebilirsiniz. Keza insan gören raptorların zıvanadan çıkmışçasına saldırması gerçeklikten fazlasıyla uzak. Yırtıcı hayvanlar rutin avları olmayan hayvanlara delicesine saldırmak istemez, bu hem enerji ekonomisi açısından verimsiz hem de davranış kalıpları açısından mantıksızdır. Aynı şekilde mağaradaki Dimetrodon’lar fütursuzca karakterlerimize saldırmaya başlıyordu. Üstelik Dimetrodon, dinozorlardan ziyade memeliler ile yakın akrabadır. Çünkü bir synapsid olan memeliler ve ataları gibi kafatasında göz çukuru arkasında tek bir deliğe sahiplerdi. Bu da onları memelilerin atalarına yakın akrabalardan biri yapıyordu! Her ne kadar davranışları hakkında ayrıntılı veriye sahip olmasak da, orta boyutlu etçil memeliler gibi davranıyor olabileceklerini hayal etmek kısmen daha mantıklı olabilir.

Son olarak Therizinosaurus’a değinmemiz lazım. Geç Kretase’de yaşamış Therizinosaurus, bir otçul dinozor cinsiydi ve gerçekten de 50 cm’ye ulaşabildiği anlaşılan tırnaklara sahipti. Filmde de kör bir Therizinosaurus ile karşılaşıyoruz, ancak her nedense önüne çıkan bir geyiği tokatlayarak fırlatıyor. Böylece anlamsızca bir geyiğin ölümüne neden oluyor. Yaban hayatında hayatta kalabilmiş “kör” bir hayvanı düşünürsek, önüne geçen en ufak bir hareketlenmeden korkup kaçması gerekiyor ki hayatta kalabilsin. Çünkü nasıl bir tehditle karşılaşacağını kestiremez, bu yüzden saldırmak yerine kaçmayı tercih etmesi daha mantıklıdır. Dediğimiz gibi hiçbir bir yaban hayvanı “mecbur kalmadıkça” bilmediği bir canlıya saldırmayı ilk seçenek olarak tercih etmez…

BioSyn Şirketi

Gabriel Ugueto tarafından çizilmiş bilimsel açıdan tutarlı Giganotosaurus illüstrasyonu.

BioSyn, InGen şirketine benzer bir genetik şirketi. Hatta Michael Crichton’un The Lost World (1995) romanında da konu edinilir. InGen’in felaketi ardından hisselerini satın almak isteyen şirket, diğer bilim insanlarının fikirlerini çalmasıyla tanınır. Aynı zamanda, ağırlıklı olarak bilim insanları yerine casus ve avukat çalıştıran bir biyo-teknoloji şirketi olmasıyla bilinir. Fakat filmde, InGen’in aksine şirketin gayesinin  tam olarak ne olduğu izleyiciye aktarılamıyor. Tuhaf kişiliği olan CEO Dodgson’un motivasyonu ikna edici değil. Gezegendeki ekinleri yok ederek, yasa dışı ticaret yaparak rakiplerinden üstün bir firma olmaya çalışması milyar dolarlık bir şirket için yeterince tutarlı değil. Hâlihazırda geliştirdikleri teknolojiler ve tedavi çalışmaları zaten firmanın ön plana çıkması için yeterli. Üst düzey teknolojilere sahip bir şirket nasıl oluyor da alev silahı ile yakma eylemi gerçekleştirebilecek bir güvenlik odasının havalandırmasına yeterli koruma desteğini sağlayamaz? Yanan çekirgeler havalandırmadan kaçarak etrafa dağılıyor ki bu kabul edilebilir gibi değil.

Sonuç olarak, Jurassic World’ün ilk filmi bile seriye daha çok katkı sağlamışken, serinin son filminin bu denli zayıf kalması çok üzücü. Elle tutulur bir hikâye olmadan klişe aksiyon sahneleri ile oluşturulmuş olaylar silsilesinden öteye gidemiyor. Elbette Jurassic Park markasının hatırına izlenmesi gereken bir yapım. En azından daha önce görmediğimiz bazı tarih öncesi canlıları görme fırsatına erişiyoruz. Özellikle de Youtube’da yayınlanan prologue sahnesi ile! Fakat yapımın kendisi cuma akşamları izlediğimiz çerezlik bir aksiyon filminden fazlası değil.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Tıp doktoru, bilim yazarı, yaban hayatı fotoğrafçısı.